TÜSİAD'ın elindeki kirler:Darbe destekçisi sermayenin milletle kavgası

Mehmed Mazlum Çelik

Mehmed Mazlum Çelik

Bu Ülkenin Sessiz Vesayeti Sermaye Oligarşisinin kısa tarihi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın eleştirdiği Boğaz sermayesi tartışması yabana atılacak bir mesele değil. Önce Beyefendinin ifadelerini yeniden hatırlayalım;

"Türkiye'de son 23 yılda yapılan yatırımlara baktığımız zaman ya devlet eliyle yapılmış ya da devlet teşvikleri kadar yapılmış. Onun ötesinde yapan varsa yoksa bizim KOBİ'lerimiz, Anadolu kaplanlarımız. Yani büyük sermaye maalesef biriktirdiği parayı biriktirmeye devam ediyor. Asrın felaketi olduğunda TÜSİAD neredeydi? TÜSİAD çıkıp da 'Biz de şöyle 50 bin konutu TÜSİAD üyeleri olarak yapıyoruz.' diyemez miydi? Ne oldu, biriktirdiğiniz paralar nereye gitti? Yatırım yapmıyorsun. Hadi gel bu memlekette depremzedenin 50 bin tane konutunu sen yap, bak devlet 500 bin tane konutu yapıyor. Yine elini cebine daldıranlar bir şekilde 'yandaş' diye yaftalananlar. Onlar yine gelip vatandaşın yanında yer alıp, vatandaşın konutlarını yapmaya koştular. Dolayısıyla bu ülkede sermaye sahibi, özellikle büyük sermaye sahibinin günahı, vebali çok. Ne fakir fukaranın, garip gurabanın yanında dururlar, ne devletin yanında dururlar, ne de girişimcinin yanında dururlar. Oradaki eksikliğin biraz giderilmesine ihtiyacımız var."

Öyle bir mesele ki insan nereden başlayacağını şaşırıyor. Bilal Bey’in bıraktığı boşlukları ve verdiği mesajı daha iyi anlamak için bizim burjuvanın kısa barbarlık tarihini yakından bilmemiz gerekiyor. Yoksa bu sözler havada kalacak ve asıl mesaj yerine tam anlamıyla ulaşamayacak.

Her şey Kara Kemal ile başladı

Birinci Dünya Savaşı başladığında ülke ciddi bir iaşe sorunu ile karşı karşıya kaldı. Ülkedeki gıda ve erzak dağıtımı krizini çözmek için hükümet yerli üreticiyi destekleme kararı aldı ve Kara Kemal eliyle küçük tekeller oluşturdu. Savaş sırasında Heyet-i Mahsusa-ı Ticarriye ismi ile hayata geçirilen kurumla esnafı örgütledi.

Kara Kemal, bu sayede birçok yerli kuruluşun savaş boyunca ayakta kalmasını sağlarken yine tekelleşmenin getirdiği rant, hızla zenginleşen bir tüccar sınıfı ortaya çıkartmıştır. Bu sınıf savaş sonrasında da gücünü korumuştur.

23 Ağustos 1915 yılında Milli Mahsulat Anonim şirketi kuran Kara Kemal; koyun, yün, tahıl gibi ürün alım satımlarını tek elde toplamıştır. Bu şirket daha sonra Bağdat’a kadar uzanmış ve sayısız sektörü içine alarak büyümüştür. Bir diğer adımda Milli İthalat Kantariye Anonim Şirketini kurmuş; şeker yağ, pirinç kahve gibi temel gıda maddelerinin ithalat ve ihracatını tekeline almıştır. Başta İstanbul’da ortaya çıkan ekmek sorununu çözmek için Milli Ekmekçiler Anonim Şirketi’ni kurmuş ve bu alanı da kendi tekeline almıştır. Yine Kara Kemal’in istediği tüccarlar büyüyor, istemediği tüccarlar batıyordu. Milli Mensucat Anonim Şirketini kurmuş, bu kez pamuktan kenevire kadar birçok sektörü kendi himayesinde hareket eden bir tekele almıştır. Kurduğu bu devasa ağın ekonomisini de bizzat yönetmek için Milli İktisat Bankası’nı kurdurtmuştur. Kara Kemal’in bu süreçte yürüttüğü hemen hemen tüm işlemlerde en sadık adamı Memduh Şevket Esandal’dır. Kara Kemal pek çok işin takibini ona yaptırmıştır.

Fakat ortaya Boğaz sermayesinin köklerini atacak, başkasının malını bu millete satarak zenginleşenler sınıfını ortaya çıkaracaktı. Savaş yıllarında ortaya çıkan bu zihniyet ülkenin en karanlık zamanlarında güçlenecek Darbelerden siyasi krizlere kadar her meselenin içinde olacaktı.

Bu sermaye zararda millete ortak ve milli olurken kazançta yabancılaşacaktı.

ABD yardımlarını milli menfaatin önüne alan bir sermaye

1946 İstanbulu’nun Nisan ayı, baharın tüm güzelliklerini içinde taşıyordu; fakat İstanbulluların gözlerinin içini güldüren asıl haber okyanus ötesinden gelmişti. Hayatını kaybeden Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün’ün naaşı ABD donanmasının medar-ı iftiharı olan “Missouri Zırhlısı” ile İstanbul’a getiriliyordu.

İstanbul bir şenlik yerine dönmüştü, artık ‘Rus tehdidi’ karşısında Türkiye yalnız değildi. Zaten bizi; bütün dünyaya özgürlük, refah ve güven telkin eden ABD’den başka koruyacak başka bir güç de yoktu. Geminin yanaşacağı limanda tüm hazırlıklar yapıldı, bayraklar donatıldı ve afişler asıldı;

“Hoş Geldiniz Dostlarımız/ Welcome our Frends”

“Sizlerle Buluştuğumuz İçin Çok Memnunuz/We are very glad to meet you”

Missouri Zırhlısı, İstanbul limanına demirlediğinde Türkiye de politik rotasını belirlemiş oldu. Bu yeni istikamette; Türkiye Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in gösterdiği hedeften gidilecek, aydınlık ve medeniyet yolu yine Batıdan geçecekti; ama bir farkla artık Türkiye bağımsız olmayacaktı. Amerikan hayranlığının ulaşabileceği korkunç boyutları henüz Missouri Zırhlısı yanaştığı anda yaşananlar ortaya koymuştu; Türkiye, ‘Küçük Amerika’ olabilmek adına her şeyinden vazgeçmeye hazırlanıyordu.

Türk halkının ABD’lilere olan coşkusu okyanusun öte tarafında da karşılıksız kalmayacaktı. Yalnızca bir yıl sonra, yani tarihte bugün, 22 Mayıs 1947 senesinde ABD Başkanı Harry Truman Türkiye’yi de kapsayan geniş bir askeri yardım kampanyası metnini “Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Kanunu” basının huzurunda imzaladı. Bu yardımı ABD’nin ünlü Dış İşleri Bakanı Marshall organize edecekti. Bu imzadan sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Başkan Truman, ABD Kongresinden Türkiye ve Yunanistan’a yapılmak üzere 400 milyon dolar talep ettiğinde tüm Türkiye’de hayat kısa süreliğine de olsa durdu. Tüm gözler ABDli politikacıların vereceği karara çevrilmişti. Özellikle ABD Başkanı’nın kongrede yaptığı konuşma yürekleri okşamış ve tüm gazetelerin manşetlerini süslemişti.

Türkiye’yi ABD’ye bu denli yakınlaştıran en önemli gerekçe SSCB’nin cüretkâr talepleriydi. Kars ve Ardahan’ı talep eden Moskova, Boğaz’ın statüsünün yeniden ele alınarak bölgeden kendisine üst verilmesini açıkça dile getiriyordu. ABD’nin bu yardımı özellikle Türk ordusunun modernizasyonu için hayati bir önem taşıyordu. Savaş çoktan bitmiş olmasına rağmen hala yüzbinlerce asker en iptidai yöntemlerle silah altında tutuluyordu ve bu da Türk ekonomisini bitirmenin eşiğine getirmişti.

Kanunun ABD kongresinde onaylanmasından sonra Türk medyasında geniş yankı buldu.

Kara Kemal’in adamı ve bu işleri iyi bilen CHP Milletvekili Memduh Şevket Esendal şu sözleri sarf edecekti;

“Türkiye, Anglo-Amerikan politikası ile kendi menfaatleri arasında sıkı bir beraberlik olduğuna esasen kani idi.”

Hükümet ve muhalefet bir ağızdan yardımların Türkiye için önemi üzerinde dururken bu yardımların sebep olacağı sorunları da düşünen isimler de vardı. Örneğin Demokrat Parti ve Millet Partisi’nde önemli görevler almış eski Bakanlardan Nurettin Ardıçoğlu yardımlara en sert tepki veren isimlerin başında geliyordu. Ardıçoğlu yardımları iktisadi emperyalizm olarak yorumluyordu;

“Halk Partili idarecileri tarihteki ibret levhalarını unutmuşlar. Atatürk’ün partisi olduğunu ikide bir tefahür vesilesi olarak ileri süren bu zevat şimdi bizzat Atatürk’e ve onun inkılabına ihanet ediyorlar. Yabancı sermayenin arkasında iktisadi emperyalizm bulunduğunu, kapitülasyonların olduğunu görmek için çok derin bir nüfuzu nazara ihtiyaç yoktur.

Bu sürecin haklılığı Demokrat Parti ileride kendisi ile çelişmesiyle anlaşılacaktı. Yerli traktör fabrikaları kapatıldı. Makine sanayi engellendi. Uluslararası şirketler yayıldı. Yerli burjuvazi komisyoncuya dönüştü.

Üstelik bu komisyoncular her askeri darbe ve siyasi krizin şakşakçısına dönüşecekti.

Demokrat Parti iş işten geçmeden Petrol arama şirketleri, uçak fabrikası girişimleri ve Milli sanayi hamlesi yapmaya kalktı. Kendisini ilk terk eden ve Cuntaya ilk selam duracaklar bu komisyoncu Boğaz Sermayesi olacaktı.

Onlar omurgalarını kriz ortamına göre yapılandırmıştı. Türkiye’nin bağımsızlığı onlar için büyük bir tehdit algısıydı. Türk sermayesi ancak ABD ve İngiltere’den alacağı onay ve komisyona bağlıydı yalnızca.

12 Mart Muhtırasının arkasında Boğaz sermayesi vardı

12 Mart muhtırası yayınlandığında ilk alkış tutan Boğaz sermayesi olacaktı.

İşçi hareketleri bastırıldı. Finans ve büyük ithalat lobileri parladı. Yabancı ortaklıklar hızlandı. Devlet Planlama Teşkilatı felç edildi.

Batının komisyoncuları istediklerini fazlasıyla almışlardı.

En büyük ironi solcular muhtıranın kendilerini destekleyen generallerce yapıldığını düşünmeleriydi.

Özal’ın sermayeyi millîleştirme çabası ters tepti

12 Mart 1971 askeri muhtırası Süleyman Demirel’i iktidardan düşürüp yerine bir teknokrat kabinesi olan Nihat Erim hükümetlerini getirdi. Darbecilerin yasaklılar listesine koydukları isimlerden birisi de Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak görev yapan Turgut Özal’dı.

Yeni hükümet, Turgut Özal ile çalışmak istemediğini kesin bir dille kendisine iletti. Türkiye’de aktif bir çalışma yapamayacağını anlayan Özal, Dünya Bankası’nın kendisine yaptığı iş teklifini kabul ederek Türkiye’den ayrılma kararı aldı. Havalimanında oldukça kötü bir muameleye uğrayan Özal’ın yurt dışına çıkışına izin verilmedi; daha sonrasında hükümet Özal’ın gitmesine izin verdi.

Turgut Özal ABD’de yaklaşık 2,5 sene kalmıştı, bu süre zarfında Amerikan serbest piyasası ve demokrasisine hayran kalmıştı. Bilgisi, birikimi artan ve ufku genişleyen Özal’ı yurda döndüğünde eski arkadaşı Sakıp Sabancı, Sabancı Holdinge transfer etti. Sabancı kardeşlerden başka kimsenin giremediği yönetim kurulu toplantısına sadece Özal dahil olabiliyordu. Sabancı, Turgut Özal’la büyüdü; fakat Özal daha sonra buradaki görevinden ayrılarak kendisinin de ortaklığını yaptığı bir demir-çelik işine girdi. Burada da önemli başarılar elde etti.

Özal’ın bu sektördeki başarıları sürerken ağabeyi olarak gördüğü Demirel, siyasette tekrar ipleri eline almayı başardı. Demirel 1979 yılında Özal’ı süper yetkilerle donatılmış bir müsteşar olarak tekrar göreve getirdi. Bu atama Özal’ın Cumhurbaşkanlığına kadar yükselecek yolda kaderini değiştirmişti.

Özal sermayeyi millileştirmeye çalışırken Boğaz sermayesi gömlek değiştiriyordu.

1980 Darbesi milli sermayeye tüy dikti

24 Ocak Kararları ile sermayeyi ehlileştirme teşebbüsü ortaya çıktı.

Fakat sıcak para ekonomisi, yabancı sermaye bağımlılığı, kurların serbest bırakılması üretimden kopuş ile Türkiye adeta bir sanayi mezarlığına dönüştü.

Buna rağmen Turgut Özal’ın Başbakanlığı süreci ile sermaye komisyonculuktan çıkıp sistemle milli şekilde uyum sağlanmaya zorlanmıştı. Sermaye buna engel olmak için 1990’larda medya kartel ilişkisi kurarak devleti yeniden terbiye edecek gücü kendisinde bulmuştu.

Bu güç ile 2001 Krizinde bankalar battı; ama bankaların doğrudan veya dolaylı sahipleri gücüne güç katarak güçlendi.

Sayın Bilal Erdoğan, TÜSİAD ismini vererek bu bahsettiğimiz düzendeki failleri doğrudan muhatap alarak düzene çomak sokuyor. 1980 Darbesine en hızlı uyum sağlayan, 28 Şubat sürecinin en örgütlü kötülerinden birisi olan bu yapının 367 Krizinde hemen hemen her gün çıkıp demeç verdiğini biliyor ve hatırlıyoruz.

Devirdikleri Başbakan sayılarıyla övünen bu zihniyetin ne asrın felaketi ne de milletin yaşadıkları ekonomik zorluklar umurlarında olur mu?