Metrekareye Değil, Başımıza Yağıyor!

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

Gökten ne kadar yağdığını saymaktan, yerde ne yaptığımızı konuşmaya sıra gelmiyor

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu | İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü

Cuma gecesi Doğu Karadeniz'e yağmur yağdı. Meteoroloji önceden “sarı kodlu” uyarı vermişti. Sabah haber bültenleri yine o bildik cümleyle açıldı: “Metrekareye 100 kilogram yağış düştü!” Rize'nin İyidere ilçesinde menfezler tıkandı, caddeler göle döndü, araçlar suya gömüldü. Karadeniz Sahil Yolu'nu su bastı. İyidere'de ve Pazar'da dereler taştı, bodrum katlara su doldu, çay bahçelerinin üstündeki yamaçlarda irili ufaklı heyelanlar oldu. Ardından ekipler iş makineleriyle sahaya indi, temizlik ve su tahliyesi başladı. Yani film, her zamanki gibi, baştan sona aynı senaryoyla oynadı.

Önce insan: Evini, iş yerini, aracını su basan, geceyi korku içinde geçiren Rizeli ve Trabzonlu hemşehrilerimize yürekten geçmiş olsun diliyorum. Ama geçmiş olsun demek yetmez. Asıl borcumuz, bunun neden her sonbahar tekrarlandığını dürüstçe konuşmaktır.

100 kilogram dediğiniz, bir karış su

Önce şu sihirli rakamı bir masaya yatıralım. Metrekareye 100 kilogram yağış, 100 milimetre demektir. Yani yere düşen suyun hiçbiri akmasa, sızmasa, yerde 10 santimetre yüksekliğinde su birikir. Bir karış bile etmez. Rize ise Türkiye'nin en çok yağış alan ilidir. Yılda metrekareye 2 tonun üzerinde yağış düşer ve en yağışlı mevsimi sonbahardır. Bir günde 100 kilogramı aşan yağış Rize için görülmemiş bir şey değildir. Dedelerimiz de bu yağışları gördü.

O hâlde soralım: On santimetrelik su bir ilçenin caddelerini nasıl göle çevirir, otomobilleri nasıl yutar? Cevabı haberin içinde, gözümüzün önünde duruyor, ama kimse altını çizmiyor: “Menfezler tıkanınca...” Caddeyi göle çeviren gökten düşen 10 santimetre değildir. Geniş bir alana düşen suyu daralttığımız, tıkadığımız, önüne bina, dolgu ve yol koyduğumuz tek bir noktaya yığan bizleriz. Denizin dibindeki bir ilçede suyu denize ulaştıramıyorsak, kabahati bulutta aramanın âlemi yok.

Günah keçisi: İklim

Her selden sonra aynı koro sahneye çıkar. Mikrofonu alan “iklim değişikliği” der, “asrın yağışı” der, “metrekareye şu kadar yağdı, bu kadar yağdı” der. Sanki daha önce bin kez yağmamış gibi! Bunun adı “cambaza bak” oyunudur. Herkes ipin üstündeki cambaza, yani göğe bakarken yerde olup biten gözden kaçar. Bu tekrar masum değildir. Çünkü suçlu gökyüzü olunca yeryüzünde kimse sorumlu olmaz. İklimi mahkemeye çıkaramazsınız, ihale dosyasını soramazsınız, imar planındaki imzasını gösteremezsiniz. Dere yatağına verilen ruhsatı, yatağın ortasına dikilen köprü ayağını, üstü kapatılan dereyi, olmayan mazgalı, yamaçtan dereye dökülen hafriyatı konuşmak ise zülfüyâre dokunur. O yüzden en kolayı, hep birlikte havaya bakmaktır.

İşin tuhafı şu: İklim değişikliğini ağzından düşürmeyenler ona karşı tedbir de almıyor. İklim değişikliğine gerçekten inanan bir yönetici, yarın daha şiddetli yağacağını bildiği için bugün deresini genişletir, menfezini büyütür, mazgalını yazdan temizler. Biz ise tıkalı mazgalı su bastığı anda, kameralar önünde, belimize kadar suyun içinde açmaya çalışıyoruz. Buna afet yönetimi denmez. Buna olsa olsa afet seyirciliği denir.

İklim değişiyor, evet. Asıl bu yüzden...

Yanlış anlaşılmasın, iklim değişikliği bir bahane olabilir ama bir yalan değildir. Isınan atmosfer her 1 °C için yaklaşık yüzde 7 daha fazla su buharı taşıyor. Karadeniz sonbahara eskisinden daha sıcak giriyor. Aynı hava sistemi artık daha kısa sürede daha şiddetli yağış bırakıyor. Çıta her yıl biraz daha yükseliyor.

Ama bundan çıkacak sonuç, söylenenin tam tersidir. İklim değişikliği bizim mazeretimiz değil, ağırlaştırıcı sebebimizdir. Dünün yağışına göre bile dar yapılmış menfez, yarının yağışını hiç taşıyamaz. İklim yeni bir yanlış üretmiyor. Bizim eski yanlışlarımızı alıyor ve her seferinde daha sert biçimde yüzümüze vuruyor. Bir kentin selden ne kadar etkileneceğini yağışın miktarı belirlemez, suya ne kadar yer bıraktığımız belirler. Su hafızasını kaybetmez. Elli yıl sonra bile gelir, yatağını geri ister. Yağış bir doğa olayıdır, afeti ise biz üretiyoruz.

Kafamızı yere çevirince görülecek işler

Çözüm bir sır değil, yalnızca zahmetli ve gösterişsizdir. Dere yatakları ve taşkın alanları yapılaşmaya kesin olarak kapatılmalıdır. Suyun yolunu kesen dolgular, dar menfezler ve köprüler yeniden düzenlenmeli, üstelik geçmişin değil geleceğin yağışına göre boyutlandırılmalıdır. Her dere, kaynağından denize döküldüğü noktaya kadar tek bir havza olarak planlanmalıdır. Yamaçlarda kontrolsüz yol açmaya, kazıya ve dereye hafriyat dökmeye son verilmeli, riskli yamaçlardaki yapılar bilimsel incelemeyle güvenli yerlere taşınmalıdır. Kentlerde yağmur suyu kanalizasyondan ayrılmalı, betonun arasında suyun sızacağı ve bekleyeceği alanlar bırakılmalıdır. Mazgal, menfez ve dere temizliği yağmur başlayınca değil, yıl boyunca yapılmalıdır. Yağış radarları, dere seviye sensörleri ve heyelan izleme sistemleri birlikte çalışmalı, hangi mahallenin ne zaman ve hangi yoldan tahliye edileceği önceden belli olmalıdır.

Ve başarının ölçüsü değişmelidir. Arama kurtarma ekibi ve iş makinesi sayısıyla övünmek afet yönetimi değildir. Asıl afet yönetimi, o ekiplere ihtiyaç bırakmayacak risk azaltma yatırımıdır.

Gazeteci dostlarıma da bir ricam var: Bir dahaki selde “metrekareye kaç kilo düştü” diye sormayın. “Bu su neden denize ulaşamadı, bu menfezi kim bu kadar dar yaptı, bu dere yatağına kim ruhsat verdi” diye sorun. Artık yağış metrekareye değil, biraz da çarpık kentlere düşsün. Meteorolojinin metrekaresine değil, çarpık kentine bir bakın! Çünkü o yağış metrekareye değil, yanlışlarımızla birlikte hepimizin başına düşüyor. Havaya baktığımız yeter. Biraz da yere bakalım.

Yorumlar

Yorum Yaz
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.