Hamidiye suyun kısa öyküsü... Abdülhamit susuzluğa nasıl çare buldu?
Bir şehri önce susuzluk öldürmez; hafızasını, suyunu ve vicdanını kaybettiğinde, o şehir artık haritada sadece bir isimden ibarettir. Bugün Bursa’nın yaşadığı tam da budur
Türkiye’de en son su krizi yaşayacak şehir hangisi diye sorulsa muhtemelen Bursa deriz.
Lakin tablo korkunç!
Bursa’da barajlar tamamen boşalmış durumda.

Bugün Bursa barajlarının boşalması bize sadece bir çevre felaketini değil, devletin suya karşı tarih boyunca taşıdığı sorumluluğu da yeniden hatırlatıyor. Çünkü bu topraklarda su krizi ilk kez yaşanmıyor; aksine, her defasında bir medeniyeti ya dirilten ya da çökerten eşik olarak karşımıza çıktı.
Bu durumun meydana gelmesinde iki aktör öne çıkıyor. Birincisi belediyeler ve ikincisi kaynak sularını mafyavari yöntemlerle ele geçiren ve suların doğal beslenme kanalını kesen su firmaları daha doğrusu kartelleri.
Belediyelerin mevcut durumu ile alakalı ciddi şayia ve soru işaretleri bulunuyor.
Membaa, kaynak sularına ise şirketlerin hunharca çökmesi ise yeteri kadar anlaşılmadı. Özellikle Türk olmayan ve bilhassa İsrail ile bağlantısı olan boykot şirketlerinin bu sınırsız yetkileri nasıl elde ettikleri cevapsız sorular arasındadır.
“Açık söz ahmaklara söylenir!” der büyüklerimiz. O yüzden bugünü konuşmak yerine Sultan Abdülhamit’in Hamidiye Sularını kurma hikâyesini anlatarak meramımızı anlatalım.

Abdülhamit su şirketlerinin kuşatmasını kırıyor
1881 senesinde Duyun-ı Umumiye İdaresi ile İstanbul, Bursa ve Edirne gibi önemli şehirlerin su işletmelerine kayyumlar getirmişti.
Su insanın ekmekten dahi öncelikli gereksinimidir.
Koca imparatorluk içecek suyunu elin yabancısına teslim etmişti. Sultan Abdülhamit buna bir son vermek istiyordu.

Hz. Muhammed çölün ortasında bir su medeniyeti kurmuşken onun halifesi tebaasına suyu ya ulaştıramıyor yahut kayyumun eline bırakmıştı. Elbette Sultan Abdülhamit bunu kabullenmeyecek ve harekete geçecekti.
Onun bu hamlesi bugün dahi gündelik hayatımızı etkilerken politikayı belirlemeye devam edecekti.
İstanbul suyunun dağıtımı yalnızca bu türden sıkıntı ve yolsuzluklarla değil, teknik arızalar ve suyun kirliliği sebebiyle de sık sık gündeme geliyordu. 1878 yılında Ruslarla yapılan 93 Harbi sonrası İstanbul’a on binlerce muhacir geldi. Bu muhacirlerle beraber suyun İstanbul ahalisine ulaştırılması ciddi bir krize dönüştü.
1897 yılında Kağıthane’deki su tesislerin afet sonrası zarar görmesi Taksim suyunu besleyen Balaban kaynağının taşması üzerine Sultan Abdülhamid, mevcut kaynakların onarılmasıyla işin nihai çözüme kavuşturulamayacağını anladı. Bunun için önce komisyonlar kurdurup raporlar yazdırdı.

Su, idare için namus meselesidir
Sultan Abdülhamid’e sunulan raporlar yeni bir su yolunun inşa edilmesini gerekli kılıyordu. Sultan Abdülhamid projenin her şeyden daha önemli olduğunu belirterek su yolunun inşası için kurulan ekibin başına çok güvendiği isimlerden biri olan Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa’yı getirdi. Abdurrahman Paşa’nın ekibini de bizzat Sultan Abdülhamid oluşturarak çok güvendiği isimler olan Emin Bey, İstihkâm Feriki Berthier Paşa ve Sarayın kimyageri Sarl Bongofski Paşa’yı bizzat projeye tayin etti.
Abdülhamit, suyun namus meselesi olduğunu biliyor ve bu işi çözmek için en yakınlarını görevlendiriyordu.
Komisyon 1899 yılında çalışmalara başladı. Yapılan fizibilite çalışmaların sonucunda Kemerburgaz’ın güney kısmında bulunan Karakemer ve Korukkemer’de bulunan suyun nitelik açısından tam da aranan su olduğuna karar verildi. Durum Sultan Adülhamid’e bildirildi ve gerekli onay alınarak hızlıca harekete geçildi.
Hendeshane-i Mülkiye-i Şahane Müdürü olarak görev yapan Hulusi Bey, evvela projeye dahil edildi. Ardından bu iş için Avrupa’dan çok büyük makineler ve borular sipariş edilerek getirtildi.
Makineler geldikten kısa bir süre sonra Cendere Terfi İstasyonu duvar inşası tamamlanmıştı bile. 1902 yılının mayıs ayında test edilen sistemin çalışması İstanbul ahalisini büyük bir sevince gark etti. Su bizzat Sultan Abdülhamid’in katılımıyla büyük törenlerle şehre verildi. Öyle güçlü bir su yolu sistemi kurulmuştu ki bu yola fikrin sahibi ve projenin gerçek yürütücüsü olan Sultan Abdülhamid’in adı verilerek Hamidiye Su Menbası ismi verildi.
Hamidiye su hattı tamamlandıktan sonra İstanbul’da bu sudan yararlanan tam 148 çeşme inşa edilmişti. Halk Fransız kayyumlardan su dilenirken ya da İstanbul’un kaliteli suyu kaçırılırken biranda çeşmelerden gürül gürül sular akmaya başlayacaktı.
2002 yılına gelindiğinde Hamidye Su 100. Yılını geride bıraktı ve Ak Parti İstanbul Büyük Şehir Belediyesini kazanınca tarihi mirası ve potansiyelini göz önüne alarak Kadir Topbaş’ın başkanlığında Hamidiye suya muazzam bir yatırım yaptı. Kısa sürede Hamidiye Su yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da bir markaya dönüşerek 30’dan fazla ülkeye ihraç yapan bir markaya dönüştü.

Sultan Abdülhamit’in suyu politikanın hep göbeğinde oldu
Elbette Hamidiye su başarısı kadar dün de bugün de siyasi meselelerin içerisinde oldu.
Cemalettin Bildik, dönemin İstanbul basınında adı bilinen, kalemi sivri gazetecilerindendi. 1950 seçimlerinin hararetli havası sürerken, onun “Suda da hile var: Hamidiye damacanasına Terkos karıştırılıyor!” başlıklı yazı dizisi İstanbul sokaklarında adeta soğuk bir duş etkisi yaratmıştı.
O yıllarda şehrin suyu, henüz musluklardan değil; mahalle mahalle dolaşan at arabalarının taşıdığı cam ya da galvaniz damacanalarla evlere giriyordu. Halkın gözünde “içilir tek su” Hamidiye idi. Terkos ise çeşme suyu, yani mecbur kalmadıkça sofraya sokulmayan sudu. Fakat belediye içindeki bazı memurların gözü mühürde, gönlü kazançta kalmıştı. Kontroller gevşetilmiş, damacanaların üzerindeki kurşun mühürler bozulmadan açılıp yeniden takılarak içine Terkos doldurulmuş, halka Hamidiye diye satılmıştı.
Bu mesele öyle basit bir “sucu kandırmacası” değildi. Adnan Menderes ve Demokrat Parti'nin İstanbul’a dair en büyük vaatlerinden biri, tam da bu rezaleti bitirmek; Hamidiye’yi yeniden şehrin onuru ve yegâne içme suyu yapmak idi.
Cemalettin Bildik, bu su meselesini yalnız bir habercilik refleksiyle değil; ince mizah, hafif öfke ve politik bir zekâyla şöyle anlatıyordu:
“Arabacı arabayı apartman kapısına dayadı, sırtındaki damacanayı indirirken sordum:
— Damacanayı boş bırakınca yenisini getiriyor musunuz?
— Getiririz beyim, kira da istemeyiz.
— Peki bu su Hamidiye suyu mu? Adam, gözlerimin içine baka baka damacananın ağzındaki mühürlü kurşunu gösterdi:
— Mühür buradaysa, su Hamidiye’dir. Belediyenin kontrolü var beyim… Eve girdim, damacananın başına çöktüm. Mühür yerinde, lakin teli kopmuş. Kurşun sallanıyor ama bağ kopuk! Bu ne menem belediye kontrolüdür? Sakın bize Terkos’u Hamidiye diye yutturmaya kalkmış olmasınlar?”
Bildik dört gün sonra aynı sucuyla yüzleşir; adam önce inkâr eder, ardından eliyle “beş parmağın beşi bir olmaz” işareti yapıp şöyle der:
“Herkes hile yapar ama ben değil. Tel kopmuştur beyim. Bu defa size sağlamını getirdim.”
Ve Bildik, ironi yaparak şu cümleyi okurun yüzüne bırakır:
“Akşam eve geldim. Damacananın başına geçtim… Ve evet, yine tel kopuktu!”
Bu küçük görünen hadise, İstanbul’da büyük bir tartışmayı tetikledi. Belediye’nin denetimsizliği, suyun tadındaki değişim, Hamidiye’nin itibarının zedelenmesi derken, seçim mitinglerinde su meselesi en az ekmek kadar konuşulur olmuştu. Tıpkı bugün olduğu gibi, Hamidiye suyu yalnız bir içecek değil; Sultan Abdülhamid’in eserlerinden biri olarak hafıza, düzen ve devlet terbiyesinin sembolüydü. Ve o günlerde olduğu gibi bugün de; bir damacanadan sızan su değil, idare edenlerin itibarına sızan güvensizliktir asıl mesele.
Velhasıl Bursa’ya dönelim. Acaba belediye olan yetkili kurum o canımız kaynakları firmalara verirken yeteri kadar şeffaf davranmış mıdır?
Ardından bu suların tüketiminde firmaların kapitalist iştahlarını denetlemiş midir?
Bugün Bursa’da kuruyan yalnız dereler değil; hafızamız, basireti uyuşmuş belediye idaremiz ve bir milletin suyla kurduğu asırlık haysiyet bağının kendisidir. Sultan Abdülhamid’in “su, devletin namusudur” diyerek kurduğu Hamidiye, yalnız bir kaynak değil; devleti ayakta tutan iradenin sembolüydü. Şimdi aynı coğrafyada, aynı millet, aynı topraklarda yeniden bir eşikteyiz: Suyu kaynağı ve hangi kirli devletlere hizmet ettiği belli olmayan şirketlere mi bırakacağız, yoksa geçmişte olduğu gibi bir medeniyet meselesi olarak mı ele alacağız?