Enerji Geçişinin Karanlık Yüzü: Trump’ın Nadir Metaller Savaşı

Mahmut Özer

Mahmut Özer

Dünya yapay zekâ teknolojisiyle önceki kırılmalardan çok farklı bir teknolojik kırılmaya tanıklık ederken derinden devam eden iki dönüşümü de eşzamanlı yaşamaktadır: enerji geçişi ve dijitalleşmenin derinleşmesi. Enerji kaynaklarında geleneksel enerji kaynaklarının payını sürekli azaltmayı ve temiz enerji kaynaklarını ana enerji kaynakları olarak öne çıkartmayı hedefleyen enerji geçişi artık çoğu ülkenin hedefleri arasında yer alıyor. Dijitalleşmenin derinleşmesi ise bir geçişten ziyade teknolojik gelişme ivmesinin kaçınılmaz sonucu. İlginç bir şekilde her iki dönüşümün de dayanağı, dolayısıyla bağımlı olduğu şey nadir metaller ve nadir toprak elementleri. Son dönemde Amerika’dan Çin’e ve Avrupa kıtasına kadar liderlerin açık bir şekilde politik tutumlarının temelinde bu metaller ve elementlerin ele geçirilmesinin yer alması şaşırtıcı olmasa gerek.

Dolayısıyla, son dönemin iki önemli dönüşümü olan enerji geçişi ve dijital teknolojilerin yaygınlaşmasının bağımlı olduğu nadir metaller ve nadir toprak elementlerine erişim ve tedarik zincirlerini güvenceye alma, günümüzün ticari savaşların arka planını oluşturmaktadır. Enerji geçişi ve dijital teknolojilerin genişlemesi artık çok somut bir maden-jeopolitik siyasetine dönüştü. Bir başka deyişle, bu denklemde nadir toprak elementleri ve daha geniş anlamıyla kritik mineraller enerji geçişi ve dijital teknolojilerin altyapısını oluştururken Çin, bu altyapının ana tedarikçisi olan önemli bir aktör.

Çin’in bu kapsamda sadece bu metallerin ana tedarikçisi olmaması, ayrıca bu metalleri kullanan yüksek teknolojide de üstünlüğü ele geçirmesi Batı açısından artık bir varlık sorununa dönüştü. Dolayısıyla, Batı siyaseti Çin’i bu bağlamda diz çöktürme ve paylaşıma açık hale getirmenin ötesinde bu kaynaklara sahip olan diğer ülkelerle ilişkilerini güçlendirerek tedarik güvenliğini sağlamaya odaklanmaktadır. Bu siyasetin izleri en çok Trump’ın politikalarında izlenebilmektedir. Trump’ın çizdiği çerçevenin diline bakıldığında yeşil dönüşüm ya da iklim liderliği vurgusunun olmadığı, tam tersine sorunu tedarik zincirleri ve ulusal güvenlik bağlamında değerlendirdiği açık bir şekilde görülmektedir. Dolayısıyla, nadir toprak elementleri, mıknatıslar, yarı iletkenler, bataryalar, savunma sistemleri ve veri merkezleri gibi alanlarda bağımlılık yaratan her kritik girdiyi, klasik enerji arz güvenliği kadar stratejik görmektedir.  Son dönemde nadir metaller vurgusunun ABD kamu söyleminde belirginleşmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil.

Bu yeni perspektif, Trump’ın dört hedefi aynı anda takip ettiğini göstermektedir. Birincisi, Çin’in kontrol ettiği kritik mineral darboğazını kırmak veya en azından pazarlık edilebilir hâle getirmek. İkincisi, tedarikte yaşanan kırılmayı yeni maden anlaşmaları sağlayarak onarmak. Üçüncüsü, enerji geçişindeki bağlayıcı taahhütleri azaltıp sanayiyi daha serbest bir alana çekerek maliyetleri aşağıda tutmak. Dördüncüsü ise, nadir metallerle ilgili ilk üç hedefi gerçekleştirmeye çalışırken klasik enerji kaynaklarına yönelik talepten de vazgeçmemek. Trump bu dört hedefini gerçekleştirmek için öncelikli olarak ana hedefe, yani Çin’e odaklanıyor. Çin’e karşı ticaret baskısını giderek artıyor. Buradaki hedef, Çin’in nadir metallere yönelik bağımlılık silahını kullanmasını maliyetli hâle getirmek.

Diğer taraftan, tedariki çeşitlendirmeye ve müttefiklerle mineral anlaşmaları yapmaya odaklanıyor. Bu kapsamda Avustralya ve Asya-Pasifik hattındaki arayışların yoğunlaştığı görülüyor. Trump Ukrayna meselesini dahi bu bağlamda bir fırsata dönüştürmek istiyor. Çünkü Ukrayna, yalnızca Rusya’ya karşı bir jeopolitik cephe değil, aynı zamanda nadir toprak elementleri açısından stratejik kaynaklara sahip bir ülke. Dolayısıyla, Trump’ın Ukrayna barışı tartışmalarında nadir toprak elementlerini doğrudan gündeme getirmesi, bu yeni yaklaşımı yansıtıyor.

Ayrıca, Paris Anlaşması gibi iklim çerçevelerinden geri çekilerek içeride düzenleyici maliyetleri azaltmaya çalışıyor. Dolayısıyla, enerji geçişi meselesi de Trump’ın yaklaşımında alışıldık iklim söyleminden belirgin biçimde ayrılıyor. İklim değişikliği tamamen dışlanmıyor; ancak enerji dönüşümü, ahlaki ya da evrensel bir hedef olarak değil, jeopolitik riskler üreten bir süreç olarak ele alınıyor. Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri hızla yayılırken bu dönüşümün Çin’e stratejik üstünlük kazandırması temel kaygıyı oluşturuyor. Bu nedenle Paris Anlaşması ve benzeri bağlayıcı iklim rejimleri, Amerikan sanayisi ve güvenliği açısından maliyet üreten çerçeveler olarak arka plana itiliyor. Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı bu bağlamda enerji geçişinin maden altyapısını kontrol edemeden hızlandırılmasına yönelik zaman kazandıran bir müdahale olarak okunabilir.

Amerika’nın yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi nadir toprak elementleri ve kritik mineraller bağlamında okunduğunda, klasik anlamda askerî tehditlere odaklanan bir metinden ziyade, enerji geçişi ve dijital teknolojilerin altyapısını oluşturan kaynaklar üzerinden şekillenen yeni bir güç mücadelesine işaret ettiği görülecektir. Belgenin satır aralarında açıkça görülen en önemli dönüşüm, Çin’e bakıştaki zihinsel kırılma. Çin yalnızca askerî ya da ideolojik bir rakip olarak değil, küresel tedarik zincirlerinin dar boğazlarını kontrol edebilen bir aktör olarak tanımlanıyor. Nadir toprak elementlerinin çıkarılmasından ziyade, işlenmesi ve rafinaj kapasitesinin büyük ölçüde Çin’de toplanmış olması, bu ülkeyi sistemin bağımlı olduğu kritik bir aktör hâline getiriyor. Dolayısıyla, Trump yönetiminin uyguladığı tarifelerin ve ticaret baskılarının popülist ya da geçici refleksler olmadığı, tam tersine nadir metaller ve nadir toprak element rezervlerine yönelik kalıcı tepkiler olduğu açık.

Özetle, Trump’ın Paris anlaşmasından çekilmesi, Çin tarifeleri ve Ukrayna barışı etrafındaki mineral pazarlıkları, tek tek okunduğunda farklı başlıklar gibi duruyor görünse de aynı dili yansıtıyor: kritik minerallerde bağımlılığı azaltmak ve bağımlılık yaratan ülkeleri pazarlık masasına oturtmak. Kısacası, klasik enerji kaynaklarına sahip olmaya yönelik dip dalga halen devam ederken nadir toprak elementlerinin de artık ulusal güvenlikler açısından stratejik bir konuma çekildiği yeni bir döneme giriyoruz.