Ülkemizde Toplumsal Dönüşümün Yansımaları
Ülkemiz son dönemde eğitimden sağlığa, ulaşımdan altyapı ve enerjiye kadar hemen hemen tüm alanlarda çok önemli bir büyüme ve dönüşüme tanıklık etmiştir. Uzun dönem bu alanların her birinde artık kronik bir sorun oluşturan hizmetlere erişim önündeki engeller kaldırıldığı gibi gerekli arz kapasitesini oluşturabilmek için devasa yatırımlar yapılmıştır. Bu dönemde her alanda kitleselleşme fazı yaşanmış ve büyük kitlelerin hizmetlere erişimleri kolaylaşmış ve artmıştır. Elbette, 20-25 yıl gibi kısa sürede yaşanan bu çok derin dönüşümlerle toplumsal dönüşüm oldukça ivmelenmiştir.
Bu nedenle bu dönüşümün sağladığı iyileşmeler kadar yol açtığı sorunları tespit edip yüzleşmek oldukça önemlidir. Böylece, ortaya çıkan yeni sorunları da çözebilme imkânı olabilecektir. Bu kapsamda bulguları oldukça dikkat çekici olan, İlke Vakfı tarafından ülkemizde demografik ve toplumsal dönüşümün farklı alanlardaki yansımalarıyla ele alan oldukça kapsamlı bir rapor (‘Toplumun Görünümü 2025-Demografik ve Toplumsal Dönüşüm, İstanbul, 2026’) yayımlandı. Rapor söz konusu dönüşümün nüfus, hanehalkı ve aile, sağlık ve yaşlanma, eğitim, ekonomi, çalışma hayatı ve istihdam, refah ve eşitsizlik, göç, hukuk, kültür ve sanat, çevre ve enerji alanlarındaki yansımalarını ayrıntılı bir şekilde değerlendiriyor. Dolayısıyla, raporla ülkemizin son dönemde yaşamış olduğu derin dönüşümü veriye dayalı olarak hatasıyla sevabıyla değerlendirebilme imkânı elde edilebiliyor. Bu nedenle hem İlke Vakfına hem de her bir bölümün oluşturulmasına katkı veren araştırmacılara teşekkür ediyoruz.
Nüfusumuz Yenilenemiyor ve Yaşlanıyor
Raporun ilk bölümü son zamanlarda sıklıkla dile getirilen bir sorunumuzu ele alıyor. Nüfusumuz yenilenemiyor, dolayısıyla yaşlanıyor. Çünkü doğurganlık hızı özellikle son dönemde nüfusun yenilenebilmesi için gerekli eşiğin altına düştü. Raporda da değinildiği gibi son dönemde üç önemli gösterge daha görünür oldu: İlk evlilik yaşının büyümesi (ileri yaşlara ertelenmesi), dolayısıyla doğumların ileri yaşlara ertelenmesi ve doğum sayısındaki azalma. İlk evlenme yaşı 2025 yılında erkeklerde 28,5’e, kadınlarda ise 26’ya yükseldi (sh.22). Yine aynı tarih itibariyle doğum yapan annelerin ortalama yaşı 29,4’e, ilk doğum anne yaşı da 27,5’e yükseldi (sh.23).
Bu zincirleme etki ile doğurganlık düzeyi hızla düşerken nüfusumuzun ortanca yaşı ve yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı artmaktadır. Nüfusun ortanca yaşı 34,9’a yükselmiş ve 15 yaş altı nüfus oranı 2007-2025 döneminde %26,4’ten %20,4’e düşerken aynı dönemde 65 yaş ve üzeri nüfus oranı %7,1’den %11,1’e yükselmiştir (sh.20). Yaşlı nüfus oranı 1990 yılında %4,3 iken bu oran 2000 yılında %5,7’ye, 2007 yılında %7,1’e ve nihayet 2025 yılında %11,1’e yükselmiştir (sh.37). Elbette bu olumsuz durumun 5 yaş altı nüfusun azalmasına etkisi de artık ortaya çıkmış olup TÜİK verilerine göre 2024 yılında toplam nüfusun %5,9’unu oluşturan 5 yaş altı nüfusu 2025 yılında %5,6’ya düşmüştür. Diğer taraftan, doğum oranlarının yüksel olduğu Doğu illerinde dahi doğum oranlarının önemli miktarda düşme eğiliminde olması oldukça düşündürücüdür. Dolayısıyla, demografi ile ilgili sıkıntı her alanda kendisini göstermeye başlamıştır. Raporda da vurgulandığı gibi bizim gibi benzer süreçlerden geçmiş ülkelerde de aynı eğilimler ortaya çıkmasına rağmen bizde bu etkilerin daha kısa sürede ve daha dramatik bir şekilde ortaya çıkışının nedenlerini masaya yatırmamız gerekmektedir.
Annenin eğitim durumuna göre doğurganlık hızının incelendiği 2019-2024 verilerine bakıldığında annenin eğitim düzeyinin belirleyici bir faktör olduğu görülmektedir (sh.23). Eğitim düzeyi arttıkça doğurganlık hızı düşmektedir. Ancak, bu düşüş ilginç bir şekilde lise mezunu ile üniversite mezunu arasında anlamlı bir fark oluşturmamaktadır. Örneğin 2019 yılında lise mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,5 çocuk iken üniversite mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,56 çocuk olarak gerçekleşmiştir. Benzer şekilde 2024 yılında lise mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,31 çocuk iken üniversite mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,22 çocuk olarak gerçekleşmiştir. Asıl dramatik düşüşün aslında okuma yazma bilmeyen/okul bitirmemiş anne grubunda gerçekleştiği görülmektedir. Örneğin, 2019 yılında bu gruptaki bir annenin doğurganlık hızı 3,65 çocuk iken 2024 yılında aynı grup için doğurganlık hızı dramatik bir şekilde 2,65 çocuğa düşmektedir. Raporda bu farka değinilmediği için bu eğilimin nedenlerinin ciddi olarak araştırılmasına ihtiyaç vardır.
Ayrıca yaşlılık döneminde beklenen sağlık sorunlarıyla ilgili de önemli sorunlar görülmektedir. Doğuşta beklenen ortalama yaşam süresinin giderek arttığı görülmektedir. Örneğin, 2002 yılında beklenen ortalama yaşam süresi 72,5 yıl iken bu süre 2025 yılında 78,1 yıla yükselmiştir (sh.38). Ortalama yaşam süresi iyileşmesine rağmen sağlık içerisinde geçirilmesi beklenen sağlıklı yaşam süresi değerinin 57,6 yıl olması, beklenen yaşam süresi ile farkı yaklaşık 20,5 yıla çıkartmakta ve bu önemli sürenin sağlık sorunlarıyla geçirebildiğine işaret etmektedir (sh.39). OECD ülkelerinde 2013 yılında 6,45 olan sağlık hizmetlerine başvuru sıklığı 2023 yılında 6,5 olarak oldukça yakın bir seviyede gerçekleşirken (AB ülkelerindeki oranlar da OECD ülkelerindekine benzerdir) ülkemizde aynı tarihlerde bu oran 8,2’den 12,2’ye yükselmiştir (sh.43). Dolayısıyla, ülkemizde sağlık hizmetlerine başvuru sıklığının uluslararası göstergelere göre oldukça yüksek olması, ortalama yaşam süresine göre sağlıklı yaşam süresinin görece kısalığından kaynaklanmaktadır.
Yalnız Yaşama Eğilimi Artıyor
Demografik yapıda ortaya çıkan eğilimler hanehalkı ve aile yapısına da elbette yansımaktadır. Hanehalkı büyüklüğünde görülen istikrarlı düşüş ve hanehalkı sayısında görülen dramatik artış aile yapısının önemli bir dönüşümden geçtiğine işaret etmektedir. Bu kapsamda 2010 yılında ortalama hanehalkı büyüklüğü 3,84 iken bu değer 2025 yılında 3,08’e düşerken 2010 yılında 19,3 milyon olan hanehalkı sayısı 2025 yılında 26,97 milyona yükselmiştir (sh.27). Bir başka deyişle, konut sayısı artarken konutta yaşayan sayısının azalması küçük ölçekli veya yalnız yaşama eğiliminin giderek arttığına işaret etmektedir.
2014-2025 yılları arasında hane halkı kompozisyonundaki değişim aile yapısında yeni eğilimlerin ortaya çıktığını göstermektedir (sh.29). Bu kapsamda örneğin eşler ve çocuklardan oluşan çekirdek aile oranı bu dönemde %45,7’den %37,5’e düşerken tek kişilik hanehalkıoranı %13,9’dan %20,5’e yükselmiştir. Tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan aile yapısının giderek yaygınlaştığı (%7,6’dan %11,3’e yükseldiği) görülmektedir. Dahası, bu önemli değişimler olurken sadece eşlerden oluşan çekirdek ailelerin söz konusu dönemde %14 civarında sabit kalması, bölüm yazarının da ifade ettiği gibi çocuk sahibi olmadan sürdürülen evliliklerin tercih edilmeye devam ettiğine işaret etmektedir.
Benzer eğilimler evlenme ve boşanma dinamiklerinde de görülmektedir. Raporda 2010-2025 yılları arası bu kapsamda incelenmiş, söz konusu dönemde evli oranının istikrarlı bir şekilde düştüğü, hiç evlenmemişlerin oranının yükseldiği ve boşanma oranlarının arttığı görülmektedir. Dahası, evlenme hızı düşüş gösterirken boşanma sürekli bir artış eğilimine sahiptir. Raporda ifade edildiği gibi bu zıt yönlü hareket, ‘evliliklerin sürdürülebilirliğinin zayıfladığını ve aile yapısında çözülme riskinin arttığını ortaya koymaktadır’ (sh.32). Dolayısıyla, tüm eğilimler aile yapımızın bozulduğu ve dönüştüğüne işaret etmektedir. Nesiller arası değerlerin aktarılabildiği geniş aileler çözülmekte, bir zamanlar eleştirilen çekirdek aile yapısı bile daha fazla parçalanmakta, tek ebeveynli veya yalnız yaşam biçimleri giderek yaygınlaşmaktadır. Aile yapısı geleneksel modelden uzaklaşarak uluslararası eğilimlerle uyumlu bir çeşitliliğe evrilmektedir.
Karmaşıklaşan Toplumsal Sorunlar
Ülkemizde refah ve eşitsizlik ile ilgili zorlu bir döneme girildiği görülmektedir. Aslında son dönem homojen bir şekilde tek bir fazın yaşandığı bir dönem değildir. Tam tersine iki fazın iç içe geçtiği görülmektedir. 2000’li yıllardan itibaren eğitim, sağlık, ulaştırma, enerji vs. tüm alanlarda kitleselleşme fazı yaşanarak bu hizmetlere erişim kolaylaşmışken ve refah daha geniş kitlelere yayılırken özellikle 2010’lar sonrası dönemde erişilen hizmetlerin kalitesi ile ilgili sorunların ortaya çıktığı ve erişimin tek başına anlamını yitirdiği yeni bir faz yaşanmaya başlanmıştır. Bu yeni faz kalite fazı olup eşitsizliklerle doğrudan ilgilidir. Benzer dönüşüm dinamikleri raporun diğer bölümlerinde de farklı boyutlarıyla izlenebilmektedir. Raporda ifada edildiği gibi eşitsizlik, 2014’ten sonraki dönemde tekrar yükselme eğilimi göstermektedir (sh.83). Benzer şekilde, son dönemde toplam gelirin en büyük kısmının istikrarlı bir şekilde en yüksek gelir grubunda yoğunlaştığı görülmektedir (sh.91): ‘…Toplam gelirin yaklaşık yarısının en üst %20’lik dilimde yoğunlaşması, orta ve düşük gelir gruplarının aldığı gelir payının durgunluğunu teyit etmektedir…’
Tam da bu noktada ortaya çıkan en büyük sorun, avantajlar ve dezavantajların ekonomi ve eğitim araçları üzerinden nesilden nesile aktarılma eğiliminin giderek güçlenmesidir. Raporda verilen 2023 verilerine göre gelir durumu önemli oranda nesilden nesile aktarılmakta, bireylerin sosyoekonomik başlangıç koşulları gelecekteki gelir seviyesini güçlü bir şekilde etkilemektedir (sh.85-86). Benzer şey eğitim seviyesi için de geçerlidir. Bireylerin eğitim seviyelerinin anne-babalarının eğitim seviyeleri ile ilişkisinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir. Raporda örneğin 2024 yılı verileri paylaşılmıştır (sh.57). Buna göre, 2024 yılı itibariyle ortaöğretim altı eğitime sahip babaların çocuklarının %27,4’ü yükseköğretim mezunuyken aynı eğitim seviyesindeki annelerin çocuklarının %28,7’si yükseköğretim mezunudur. Anne veya baba yükseköğretim mezunu olduğunda ise çocukların yükseköğretim mezunu olma oranlarındaki dramatik artış oldukça dikkat çekicidir. Babası yükseköğretim mezunu bireylerin %80,3’ü yükseköğretim mezunu iken annesi yükseköğretim mezunu olan bireylerin %84,4’ü yükseköğretim mezunudur.
Eğitim uzun yıllar boyunca kuşaklar arası sosyal hareketliliğin en önemli aracı olarak görülmüş olmasına rağmen rapordaki göstergeler eğitimin bu işlevinin zayıflamaya başladığını, ailelerin sosyoekonomik konumunun çocukların eğitim ve gelir düzeyi üzerindeki etkisinin yeniden güçlendiğini göstermektedir. Bu durum fırsat eşitliği açısından yeni politika araçlarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle yeni politikalarla müdahale edilmediğinde ekonomi ve eğitim seviyesi açısından avantaj da dezavantaj da kuşaktan kuşağa aktarılmakta olup eğitim ve diğer enstrümanların sosyal hareketliliği besleme kapasitesi giderek zayıflamaktadır.
Diğer taraftan, raporda yoksulluk göstergelerinin yükseköğretim mezunları üzerindeki baskısını gösteren veriler oldukça dikkat çekmektedir (sh.87): ‘…2015 yılından bu yana en dikkat çekici artış yükseköğretim mezunlarının yoksulluk riskine ilişkindir. Gerek göreli yoksulluk gerekse de daha yoğun yoksulluk riski bakımından yükseköğretim mezunlarının riski ciddi oranda artmış görünmektedir. Bu süreçte, yükseköğretim mezun sayısındaki artış, ücretlerin verimlilik düzeyi kadar artmaması ile hizmetler sektöründeki parçalı yapı ve esnek çalışma modelleri gibi birçok neden söz konusu riskin artışında önemli faktörler arasında sayılabilir…’ Yukarda 25-29 yaş grubunda yükseköğretim mezunu oranının son 15 yılda ne kadar dramatik arttığına değinmiştik.
Son dönemde küresel etkilerin de eşlik ettiği ekonomik sıkıntılarla yükseköğretim mezunu bu genç grubun deneyimlediği ekonomik sıkıntılar gelecek beklentisi ile ilgili kırılmalara yol açabilme potansiyeli taşımakta olup sorunun dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ilk alarm yeni bir beyin göçü dalgası ile ortaya çıkmaktadır. Raporda açıkça vurgulandığı üzere son dönemde yükseköğretim mezunu genç nüfusun yurtdışına göç etmeye çalıştığı yeni bir eğilimle karşı karşıyayız. Ülkemizden gidenler içinde Türk vatandaş oranı 2020 yılında %18,5 iken bu oran 2023 yılında %40,8 seviyesine yükselmiştir (sh.98). Ülkemiz 2024 yılı itibariyle net göç veren bir ülke haline gelirken dış göçün odağında 25-29 yaş grubundaki genç ve eğitimli nüfusun yer alması oldukça dikkat çekicidir (sh.97). Bu konuda da on yıl öncesi fazdaki profil değişmiştir (sh.99-100): ‘…On yıl öncesinin “bölgesel cazibe merkezi ve hedef ülke” profili, yerini nitelikli insan kaynağını batıya uğurlayan ve transit geçişlerin odağında yer alan “kaynak ve köprü ülke” kimliğine bırakmıştır. Özellikle 20-34 yaş grubundaki üretken nüfusun ve Türk vatandaşlarının dışa yönelimindeki ivme, göçü yalnızca bir nüfus hareketi olmaktan çıkarıp, ülkenin beşeri sermaye kaybı ve gelecek projeksiyonları açısından hayati bir mesele haline getirmiştir…’
Özetle, raporda farklı alanlarla ilgili verilerin işaret ettiği gibi ülkemiz son dönemde her alanda ciddi bir büyüme ve dönüşüm yaşarken yeni bir faza taşınmış, ancak bu yeni fazda karmaşıklaşan ve birbirini besleyen yeni sorunlarla karşılaşmıştır. Erişimde başarı sağlayan politika araçlarının kaliteyi artırmak için aynı ölçüde yeterli olmaması yeni fazın temel karakteristiğidir. Yeni sorunlarımızın uluslararası örüntülerle benzerliği şaşırtıcı değildir. Çünkü her uluslararası örüntü veya eğilimin ülke içerisinde bir izdüşümünün olması mümkündür. Ancak, burada kritik olan yeni sorunların çözülebilir ölçekte tutulup tutulamama kapasitesidir. Çünkü artık yeni fazda sorunlar hızla büyüdüğü gibi diğer alanlardaki sorunlarla etkileşerek dönüşme ve karmaşıklaşma potansiyeli de taşımaktadır. Yeni fazda her bir sorun alanı tek bir yetki alanını ilgilendirmemektedir. Tam tersine tüm yetki alanlarını ilgilendirmektedir. Bu nedenle bu yeni fazın sorunlarını çözebilmemiz için eksi refleksler yetersiz kalmakta, yeni beceriler ve yetkinliklere ihtiyacımız artmaktadır. Bir başka deyişle, erişim fazından kalite fazına geçişte ortaya çıkan sorunları çözebilmek için bütüncül politika fazının gerektirdiği bilgi, beceri ve yetkinlikleri hızla kazanmak gerekmektedir.
Dolayısıyla, asıl mesele artık tek tek sorunları çözmek değildir. Çünkü doğurganlık, yaşlanma, eğitim, istihdam, göç, aile yapısı ve gelir dağılımı birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmıştır. Bir alandaki iyileşme diğer alanları doğrudan etkilemekte; bir alandaki zayıflama ise zincirleme biçimde yeni sorunlar üretmektedir. Bu nedenle yeni dönemde politika üretiminin de aynı ölçüde bütüncül olması gerekmektedir. Demografi, eğitim, ekonomi, sağlık, sosyal politika ve teknoloji artık birbirinden ayrı değil, aynı toplumsal dönüşümün birbirini tamamlayan bileşenleri olarak ele alınmalıdır. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunları tek tek göstergeler üzerinden değil, ortak bir dönüşüm hikâyesi içinde yeniden okumaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle Türkiye'nin önündeki temel mesele birbirini besleyen bu çok katmanlı dönüşümü doğru okuyarak bütüncül ve uzun vadeli kamu politikaları geliştirebilmektir.
Yorumlar