Yükseköğretimde Yeni Sorunumuz: Arz-Talep Uyumsuzluğu

Mahmut Özer

Mahmut Özer

2026 YKS sonuçlarında üzerinde özellikle durulması gereken göstergelerden biri, lise son sınıf öğrencilerinin yükseköğretime geçişinde son yıllarda giderek belirginleşen değişimdir. Bu değişimin birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki boyutu bulunuyor. Birincisi, YKS’ye giren ve yerleştirmeye esas puanı hesaplanan lise son sınıf öğrencilerinin giderek daha büyük bir bölümünün hiç tercih yapmamasıdır. İkincisi ise lise son sınıf öğrencilerinin herhangi bir yükseköğretim programına yerleşme oranının istikrarlı biçimde düşmesidir.

Dolayısıyla, 2026 YKS sonuçlarını yalnızca üniversitelerin doluluk oranları üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Bir üniversitenin veya sistemin toplam doluluk oranının yüksek olması, liseden yeni mezun olan gençlerin yükseköğretime erişiminin yüksek olduğu anlamına gelmemektedir. Toplam arz, program bazındaki arz, öğrencilerin talep ettiği programlar ve öğrencilerin bu programlara erişebilecek başarı düzeyleri birlikte değerlendirilmelidir. Tam da bu nedenle karşımızdaki tabloyu iki ayrı soruyla incelemek gerekiyor. Birinci soru şudur: Lise son sınıf öğrencilerinin yükseköğretime yerleşme oranı 2015’te %53 iken neden 2025 ve 2026’da %28’e kadar gerilemiştir? İkinci soru ise şudur: YKS’ye giren ve tercih yapma hakkı elde eden lise son sınıf öğrencilerinin tercih yapmama oranı neden aynı dönemde sürekli artarak %54,3’e ulaşmıştır? Bu iki sorudan yalnızca birine cevap vermek yükseköğretimde arz-talep bağlamında yaşanan dönüşümü anlamaya yetmeyecektir.

vhjvh

2026 yılında YKS’ye giren ve yerleştirmeye esas puanı hesaplanan 766 bin 971 lise son sınıf öğrencisinin yalnızca 350 bin 354’ü tercih yapmıştır. Bir başka ifadeyle, tercih yapabilecek durumda olan öğrencilerin %45,7’si tercih yaparken %54,3’ü herhangi bir tercih yapmamıştır. Daha da önemlisi bunun yalnızca 2026 yılına özgü bir durum olmamasıdır. Tercih yapmayanların oranı son dönemde örneğin 2022’de %40,62 iken 2023’te %44,8’e, 2024’te %50,19’a, 2025’te %51,5’e ve 2026’da %54,3’e yükselmiştir. Dört yıl içerisinde yaklaşık 14 puanlık bir artış söz konusudur. Dolayısıyla geçici bir dalgalanmadan değil, giderek güçlenen bir davranış değişikliğinden söz ediyoruz. Ancak burada önemli bir noktaya özellikle dikkat etmek gerekiyor. Yerleştirmeye esas puanı hesaplanan bir öğrencinin tercih yapma hakkına sahip olması, bu öğrencinin istediği veya makul bulduğu herhangi bir yükseköğretim programına yerleşebilecek puana sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla %54,3’lük tercih yapmama oranından hareketle “Üniversitelerde yeterli kontenjan var ama gençler gitmek istemiyor” sonucuna ulaşmak da yanıltıcı olacaktır.

Diğer taraftan, aynı dönemde lise son sınıf öğrencilerinin yükseköğretime yerleşme oranları da ciddi biçimde düşmektedir. Lise son sınıf öğrencilerinin herhangi bir yükseköğretim programına yerleşme oranı 2015 yılında %53’e kadar yükselmişti. Yani o tarihte her iki lise son sınıf öğrencisinden yaklaşık biri liseden mezun olduğu yıl bir yükseköğretim programına yerleşebiliyordu. Ancak bu oran 2016’da %49,2’ye, 2017’de %34,9’a, 2022’de %33’e, 2024’te %32’ye ve 2025 ile 2026’da %28’e geriledi. Daha çarpıcı olan ise 2026 yılında lise son sınıf öğrencilerinin yalnızca %15,7’sinin dört yıllık bir lisans programına yerleşebilmesidir. Oysa bu oran 2015 yılında %26 idi.

Dolayısıyla yükseköğretimde aynı anda iki farklı fakat birbiriyle ilişkili süreç yaşanmaktadır: Gençlerin giderek daha büyük bir bölümü tercih yapmamakta, tercih sürecine girenler de hesaba katıldığında lise son sınıf öğrencilerinin toplam yükseköğretime yerleşme oranı giderek düşmektedir. Bir başka ifadeyle, bir tarafta mevcut yükseköğretim arzının bir bölümünü talep etmeyen gençler bulunurken diğer tarafta talep edilen programlara erişemeyen gençler bulunmaktadır. Asıl üzerinde durulması gereken nokta tam da bu ikisinin aynı anda gerçekleşmesidir. Bu tablo, yükseköğretimde artık yalnızca toplam kontenjan sayısı üzerinden yapılacak bir arz-talep değerlendirmesinin yeterli olmadığını göstermektedir. Aslında gelinen noktada yükseköğretime erişimin anlamı değişti. Dün sorun herhangi bir yükseköğretim programına erişebilmekken bugün sorun öğrencinin değerli bulduğu yükseköğretim programına erişebilmesine dönüşmüştür.fghjxmh

Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren gerçekleştirilen devasa yükseköğretim genişlemesi, uzun yıllar boyunca birikmiş erişim talebini karşılamak amacıyla gerçekleştirilmişti. Üniversite sayısı 70’ler seviyesinden 200’ün üzerine çıkarılırken mevcut üniversitelerin kapasiteleri de önemli ölçüde artırıldı. Böylece geçmişte yükseköğretimin temel problemi olan yetersiz arzın aşılması hedeflendi. Bu genişleme çok değerli katkılar sağladı. Ancak gelinen noktada yükseköğretim sisteminin karşı karşıya olduğu bu bağlamda temel sorun, yükseköğretime yönelik gençlerin taleplerindeki niteliğin sürekli artması ve yükseköğretim sistemi tarafından sağlanan niceliksel arz ile bu niteliksel talep arasındaki uyum veya uyumsuzluğun giderek çok daha önemli hâle gelmesidir.

Bu nedenle tercih yapmayanların oranındaki artış ile yerleşme oranındaki düşüşün aynı dönüşümün iki farklı göstergesi olduğu görülmektedir. Gençlerin bir bölümü istediği programa puanı yetmediği için erişememekte, önündeki diğer seçenekleri ise tercih etmeye değer bulmadığı için hiç tercih yapmamaktadır. Böylece aynı öğrenci açısından ‘erişememe’ile ‘tercih yapmama’ birbirine bağlanmaktadır. Öğrenci üniversiteden bütünüyle vazgeçmemekte, sadece erişebildiği üniversite ile erişmek istediği üniversite arasındaki mesafe nedeniyle o yıl sisteme girmemeyi tercih etmektedir. Bu ihtimal özellikle bir yıl daha hazırlanma davranışını önemli hâle getirmektedir. Bir başka deyişle, öğrenci istediği programa yerleşemeyeceğini gördüğünde herhangi bir programa girmek yerine yeniden YKS’ye hazırlanmayı tercih etmektedir. Bu davranış yaygınlaştıkça yükseköğretim sistemi açısından oldukça ilginç bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Bir tarafta bazı yükseköğretim programlarında kontenjan bulunurken diğer tarafta yüz binlerce genç sistemin dışında kalıp bir sonraki yıl yeniden sınava girmektedir. Dolayısıyla mesele basit anlamda arz eksikliği değil, arzın gençlerin talep yapısıyla örtüşmemesidir.

Bu noktada gençlerin yükseköğretimden beklentilerindeki değişimi de hesaba katmak gerekiyor. Ülkemizde uzun yıllar boyunca yükseköğretime erişim sorunu yaşandı. Üniversite sayısının ve kontenjanların sınırlı olduğu dönemlerde üniversiteye girebilmek başlı başına büyük bir başarıydı. Üniversite diploması daha iyi bir işe, daha yüksek gelire ve daha yüksek toplumsal statüye ulaşmanın en güçlü araçlarından biri olarak görülüyordu. Öğrencinin temel sorusu ‘Üniversiteye girebilecek miyim?’ idi. Bugün ise bu soru artık değişti. Gençler artık yalnızca ‘Bir üniversiteye girebilir miyim?’ diye sormuyor, ‘Hangi üniversiteye ve hangi bölüme girebilirim ve bu bana nasıl bir gelecek sağlayacak?’ diye soruyor. Bir başka deyişle,yükseköğretim talebi artık yalnızca erişim üzerinden değil, erişilecek programın niteliği ve sağlayacağı muhtemel getirisi üzerinden şekilleniyor.

Bu değişimin muhtemel nedenlerinden birisi üniversite mezuniyetinin istihdam ve gelir açısından sağladığı avantajlara ilişkin beklenti olabilir. Gençler bugün mezuniyet sonrasındaki iş imkânlarını geçmişe göre çok daha yakından takip etmektedir. Hangi bölüm mezunlarının iş bulmakta zorlandığını, hangi alanlarda ücretlerin beklentilerin altında kaldığını ve üniversite mezunlarının nasıl işlerde çalıştığını kolaylıkla görebilmektedirler. Dört yıl okuyup mezun olduktan sonra istihdam konusunda ciddi belirsizlik yaşayacağını düşünen bir öğrenci açısından yalnızca ‘bir üniversiteye yerleşmiş olmak’ giderek daha az anlamlı hâle gelebiliyor. Dolayısıyla üniversite diplomasının kendisi ile diplomanın temsil ettiği ekonomik getiri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki gençler tarafından çok daha fazla sorgulanıyor. Geçmişte yükseköğretime girmek büyük ölçüde başlı başına bir amaç iken bugün yükseköğretim daha fazla bir yatırım kararı gibi değerlendirilmektedir: Dört yıl okuyacağım, bunun karşılığında ne elde edeceğim? Bu soruya tatmin edici cevap veremeyen programların kontenjanlarının mevcut ve yüksek olması, bu programlara yönelik talebin de mevcut ve yüksek olacağı anlamına gelmemektedir.

Belki de üniversite dışındaki alternatiflerin çeşitlenmesi de bu süreçte gençler tarafından dikkate alınmaktadır. Mesleki eğitim, doğrudan çalışma hayatına geçiş, girişimcilik, dijital ekonomi, yazılım, e-ticaret ve çeşitli sertifika programları gençlere geçmişe göre daha fazla seçenek sunmaktadır. Bu alternatiflerin her birinin uzun vadede ne kadar güvenli ve sürdürülebilir olduğu ayrıca tartışılabilir. Ancak tercih davranışı açısından belirleyici olan gencin bunları nasıl algıladığıdır. Eğer gençler dört yıllık bir üniversite programının kendilerine sağlayacağı getirinin alternatif yolların sağlayacağından daha yüksek olduğuna ikna değilseler üniversite tercihlerini erteleyebilirler veya tamamen farklı bir yol seçebilirler.Bütün bunlara bir de yükseköğretime geçişteki rekabet eklendiğinde mesele daha karmaşık hâle gelmektedir. Özellikle öğrencilerin yoğun olarak talep ettiği üniversite ve programlara giriş için gerekli başarı düzeyi yüksek kaldığında, öğrencinin önünde iki seçenek bulunmaktadır: Daha az istediği bir programa yerleşmek veya bir yıl daha hazırlanarak istediği programa ulaşmayı denemek. Bu durumda ikinci seçeneğin giderek yaygınlaşması yalnızca YKS üzerindeki baskıyı artırmamakta, lise eğitiminin son yıllarını ve hatta LGS’yekadar uzanan sınav rekabetini de beslemektedir.

Sonuçta 2026 YKS verilerinin verdiği mesaj lise son sınıf öğrencilerinin son dönemde yükseköğretim tercihlerinde yeni ve güçlü bir eğilimin ortaya çıktığı ve bu eğilimle eş zamanlı olarak yükseköğretime erişim oranlarının da istikrarlı bir şekilde düştüğüdür. 2015 yılında her iki lise son sınıf öğrencisinden yaklaşık biri bir yükseköğretim programına yerleşebilirken bugün bu imkâna ancak yaklaşık dört öğrenciden biri ulaşabilmektedir. Aynı zamanda tercih hakkına sahip öğrencilerin yarısından fazlası mevcut seçeneklerden hiçbirini tercih etmemektedir. Bu iki gösterge birlikte okunduğunda yükseköğretimde basit bir kapasite probleminden çok daha karmaşık bir arz-talep uyumsuzluğu ile karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Bu kadar önemli bir sorunun arka planını veriye dayalı olarak anlayabilmemiz için tercih yapmayan öğrenciler üzerinde kapsamlı araştırmalar yapılmalıdır. Bu öğrencilerin ne kadarı istediği programa puanı yetmediği için tercih yapmamaktadır? Ne kadarı erişebildiği programların niteliğini veya istihdam imkânlarını yetersiz bulmaktadır? Ne kadarı ekonomik nedenlerle tercih yapmamaktadır? Ne kadarı bir yıl daha hazırlanmayı planlamaktadır? Ne kadarı doğrudan çalışma hayatına yönelmektedir? Tercih yapmama davranışı öğrencinin YKS başarı düzeyine, lise türüne, sosyoekonomik durumuna ve yaşadığı bölgeye göre nasıl değişmektedir? Bu soruların cevapları bilinmeden sağlıklı bir yükseköğretim arz politikası geliştirmek oldukça zor görünüyor.

Yorumlar

Yorum Yaz
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.