Bir Siyasi Partiden Daha Fazlası: AK Parti'nin 25 Yıllık Hikâyesi
14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti, bugün 25. kuruluş yıl dönümünü kutluyor. Dile kolay, çeyrek asır. Üstelik bu 25 yıl, Türkiye’nin ve içinde bulunduğu coğrafyanın son derece çalkantılı, krizlerle ve büyük kırılmalarla dolu bir dönemine karşılık geliyor. Küresel ekonomik krizlerden bölgesel savaşlara, 15 Temmuz darbe girişiminden terör saldırılarına, salgından 6 Şubat depremlerine kadar çok sayıda büyük sınamanın yaşandığı bir dönemde bir siyasi hareketin 25 yıl boyunca ülke siyasetinin merkezinde kalması, üzerinde durulması gereken başlı başına önemli bir olgudur. AK Parti, kuruluşundan yalnızca 15 ay sonra, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmiş ve o tarihten bu yana yapılan bütün genel seçimlerde birinci parti olmayı başarmıştır. Dolayısıyla AK Parti’nin 25 yıllık hikâyesi yalnızca bir siyasi partinin uzun iktidar hikâyesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin son çeyrek asırdaki büyük toplumsal dönüşümünün de hikâyesidir.

Bu uzun dönemin en ayırt edici özelliği, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın toplumun geniş kesimleriyle kurduğu olağanüstü güçlü güven ilişkisidir. Siyasi partiler zaman içerisinde yıpranabilir, teşkilatlar değişebilir, politikalar eleştirilebilir, seçmenlerin partiye yönelik tutumlarında dalgalanmalar yaşanabilir. Nitekim AK Parti de bu 25 yıl boyunca bunların hiçbirinden azade olmadı. Ancak seçmenin Cumhurbaşkanımızla kurduğu ilişki, klasik parti-seçmen ilişkisinin çok ötesine geçti. Vatandaşın önemli bir bölümü zaman zaman AK Parti ile Sayın Cumhurbaşkanımızı birbirinden ayırdı; partiye yönelik eleştirisini, Erdoğan’a yönelik güveninden ayrı tuttu. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde çok az lidere, belki de hiçbir lidere nasip olmayacak ölçüde kalıcı bir güven ve bağlılık ilişkisi ortaya çıktı.
Bu ilişkinin yalnızca karizmatik liderlikle açıklanması eksik kalacaktır. Asıl mesele, geniş toplumsal kesimlerin Erdoğan’ı kendilerinden birisi olarak görmeleri ve Erdoğan’ın siyasi yürüyüşü ile kendi hayat hikâyeleri arasında güçlü bir bağ kurabilmiş olmalarıdır. Uzun yıllar kendilerini devletin ve merkezin uzağında hisseden, eğitimden bürokrasiye, ekonomiden kültüre kadar pek çok alanda önünde görünür veya görünmez sınırlar bulunan kesimler, ilk kez siyasi merkezin kendilerine açıldığını gördüler. Başörtüsü yasaklarının ortadan kaldırılmasından katsayı uygulamasının sona erdirilmesine, eğitim ve sağlık hizmetlerinin ülkenin en ücra noktalarına kadar ulaştırılmasından sosyal politikaların yaygınlaştırılmasına kadar birçok adım, vatandaş açısından yalnızca teknik bir kamu politikası değişikliği değildi. Bunların her biri aynı zamanda “Bu ülke benim de ülkem, bu devlet benim de devletim” duygusunu güçlendiren gelişmelerdi. Dolayısıyla, AK Parti’nin toplumsal tabanının dayanıklılığını anlamak için en fazla buraya bakmak gerekiyor.
AK Parti döneminin ikinci temel özelliğini “erişimin kitleselleşmesi” olarak tanımlamak mümkündür. Son çeyrek asırda eğitimden sağlığa, ulaştırmadan enerjiye, sosyal politikalardan dijital altyapıya kadar hemen her alanda hizmet kapasitesi geçmişle mukayese edilemeyecek ölçüde büyüdü ve toplumun çok geniş kesimlerinin kullanımına açıldı. Bir ülkede hastane, okul, üniversite, yol veya havaalanı yapmak elbette önemlidir; fakat asıl toplumsal dönüşüm, daha önce bu imkânlara ulaşamayan insanların bunlara erişebilmesiyle gerçekleşir. Eğitim bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Okul öncesinden ortaöğretime ve yükseköğretime kadar okullaşma oranlarının kitleselleşmesi, derslik ve öğretmen sayısındaki büyük artış, yükseköğretimin bütün illere yayılması ve özellikle kız çocuklarının eğitime erişimindeki tarihî dönüşüm yalnızca eğitim sisteminin kapasitesini artırmadı, aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal yapısını da değiştirdi.

Benzer bir dönüşüm sağlık alanında yaşandı. Sağlık hizmetinin yalnızca büyük şehirlerde ve belirli kesimler için ulaşılabilir olduğu yapıdan, vatandaşın bulunduğu her yerde sağlık hizmetine ulaşabildiği çok daha kapsayıcı bir sisteme geçildi. Ulaştırmada bölünmüş yollar, köprüler, tüneller, hızlı tren hatları ve havalimanları yalnızca fiziksel altyapıyı geliştirmedi,şehirler ve bölgeler arasındaki mesafeleri de kısalttı. Enerji altyapısındaki büyüme de aynı dönüşümün başka bir boyutudur. Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde son 25 yılda Türkiye’de esas olarak büyük bir “erişim devrimi” yaşandığını söylemek mümkündür.
Bu erişim devriminin siyasi ve toplumsal sonuçları, yapılan yatırımların kendisinden bile daha önemlidir. Çünkü uzun yıllar çevrede kalan toplumsal kesimler bu hizmetler üzerinden merkeze doğru hareket etmeye başladı. Anadolu’nun küçük bir ilçesinde doğan bir genç üniversiteye ulaşabildi; üniversiteden akademiye, bürokrasiye veya iş dünyasına geçebildi. Daha önce ekonomik, kültürel veya coğrafi nedenlerle merkezin dışında kalan ailelerin çocukları toplumsal hareketlilik imkânı elde ettiler. Başka bir ifadeyle Türkiye, uzun yıllar yeterince değerlendiremediği insan kaynağını kalkınma sürecine çok daha geniş ölçekte dâhil etmeyi bu dönemde başardı. Ülkenin bütün müktesebatı, bütün insan kaynağı ve bütün coğrafyası kalkınmanın parçası hâline geldi. Dolayısıyla, çeyrek asırlık bu büyük hikâyeye geriye dönüp bakıldığında rakamların ve eserlerin ötesinde çok daha temel bir dönüşüm görülmektedir: Türkiye artık sahip olduğu bütün insan kaynağını, bütün coğrafyasını ve bütün toplumsal kesimlerini kalkınma sürecine katabilen bir ülkeye dönüşmüştür.
AK Parti döneminin kalıcı etkilerinden biri tam da budur. Kalkınmanın toplumsal tabanı genişlemiştir. İstanbul, Ankara, İzmir gibi birkaç büyük merkezden ibaret bir ekonomik ve toplumsal dinamizm yerine Anadolu şehirlerinin tamamının altyapı ve üretim kapasiteleri güçlendirilmiştir. Ulaştırma ve iletişim altyapısının gelişmesiyle çevre-merkez ilişkisi yeniden şekillenmiş, bu süreç yeni bir orta sınıfın büyümesine, yeni girişimci kesimlerin ortaya çıkmasına ve daha önce kamusal alanda yeterince temsil edilmeyen kesimlerin görünürlük kazanmasına imkân sağlamıştır.
Aynı yaklaşımın sonuçları Türkiye’nin üretim ve teknoloji kapasitesinde de görülebilir. Savunma sanayiinde İHA ve SİHA’lardan millî gemilere, hava savunma sistemlerinden uydu ve haberleşme teknolojilerine kadar uzanan bu dönüşüm ve kapasite artışı bunun en görünür örneklerinden birisi, belki de en önemli sembolü olmuştur. Burada önemli olan yalnızca ortaya çıkan ürünler de değildir. Çok daha önemli olanı, üniversitelerden mühendislik şirketlerine, teknoparklardan KOBİ’lere kadar giderek genişleyen bir ekosistemin aynı hedef etrafında harekete geçirilebilmiş olmasıdır.
Türkiye’nin dış politika anlayışındaki değişim de bu özgüven dönüşümünden bağımsız değildir. Son 25 yılda Türkiye, bölgesindeki gelişmeleri uzaktan izleyen bir ülkeden, kendi tezlerini ve önceliklerini daha güçlü biçimde ortaya koymaya çalışan bir aktöre dönüştü. Bunun maliyetleri, gerilimleri ve tartışmaları elbette oldu. Ancak Türkiye’nin uluslararası sistem içerisindeki konumunu yalnızca başkalarının çizdiği sınırlar içerisinde tanımlamak yerine kendi kapasitesine dayanarak daha özerk bir alan açmaya çalışması, bu dönemin belirgin özelliklerinden biri oldu. Dolayısıyla, savunma sanayiindeki yerlileşme hamlesinden enerji politikalarına, ulaştırma koridorlarından Afrika ve Asya açılımlarına kadar daha pek çok politika bu arayışın farklı tezahürleri olarak görülebilir.

Bu çeyrek asır aynı zamanda Türkiye’nin çok ağır sınamalardan geçtiği bir dönem oldu. Küresel ekonomik krizler, Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci, terör saldırıları, 15 Temmuz darbe girişimi, Suriye savaşı ve milyonlarca insanın Türkiye’ye göçü, Covid-19 salgını, küresel tedarik zinciri krizleri ve nihayet 6 Şubat 2023 depremleri… Bunların her biri tek başına bir ülkenin siyasi ve ekonomik dengelerini sarsabilecek büyüklükte hadiselerdi. Dolayısıyla AK Parti’nin 25 yılını değerlendirirken yalnızca normal zamanlarda gerçekleştirilen yatırımları değil, krizler karşısında devlet kapasitesinin nasıl korunduğunu ve yeniden üretildiğini de hesaba katmak gerekiyor.
Elbette Türkiye artık 2002’nin sorunlarıyla karşı karşıya değildir ve özellikle son çeyrek asırdaki dönüşümün ürettiği yeni sorunlarla yüzleşmektedir. Eğitimde artık temel mesele erişimden ziyade erişilenin kalitesi ve erişilenler arasındaki kalite farklarıdır. Sağlıkta erişim meselesinin yerini hizmet kalitesi ve sistemin sürdürülebilirliği almaktadır. Gelir dağılımı, hayat pahalılığı, konut, gençlerin gelecek beklentileri ve toplumsal hareketlilik yeni dönemin temel başlıklarıdır. Bir dönem kalkınmanın en önemli avantajlarından biri olan genç nüfus, bugün hızla düşen doğurganlık nedeniyle yerini yaşlanma riskine bırakmaktadır. Yirmi beş yıl önce insanların temel talebi hizmete ulaşmaktı; bugün hizmetin niteliğinin sorgulandığı bir evredeyiz. Üniversiteye girebilmek bir zamanlar başlı başına büyük bir hedefti; bugün gençler üniversitenin kendilerine nasıl bir gelecek sağlayacağını soruyorlar. Bir zamanlar yolun, hastanenin, okulun yapılması büyük bir beklentiyi karşılıyordu; bugün vatandaş daha yüksek yaşam kalitesi, daha fazla ekonomik güvence, daha iyi iş, daha adil fırsatlar ve kendisini ifade edebileceği daha geniş alanlar talep ediyor. Dolayısıyla ikinci çeyrek asrın siyaseti, ilk çeyrek asrın başarılarını tekrarlayarak değil, o başarıların ortaya çıkardığı yeni toplumsal gerçekliği doğru okuyarak, hızla çözüm üreterek ve bu çözümleri büyük kitlelere yayarakkurulabilecektir.
AK Partinin kurucu dinamikleri bu tip faz geçişlerini okuyabilme ve cevap üretebilme kapasitesine sahiptir. Çünkü AK Parti 2001’de mevcut toplumsal fazı ve değişimi doğru okuyabildiği ve bu değişimin taleplerini siyasete taşıyabildiği için büyük bir toplumsal karşılık üretebilmiştir. Böylece, devletin kapılarını geniş toplum kesimlerine açmış, hizmetleri kitleselleştirmiş, çevreden merkeze doğru büyük bir toplumsal hareketliliğin önünü açmıştır. Şimdi ise Türkiye başka bir toplumsal dönüşümün eşiğindedir. Eğitim düzeyi yükselmiş, şehirleşmiş, dijitalleşmiş, dünyayla çok daha fazla temas eden, beklentileri çeşitlenmiş yeni kuşaklar ortaya çıkmıştır. Yapay zekâdan demografik dönüşüme, iklim değişikliğinden yeni çalışma biçimlerine kadar önümüzdeki çeyrek asrın meseleleri geçmiştekilerden oldukça farklıdır. Dolayısıyla AK Parti açısından 25. yıl dönümü yalnızca geçmiş başarıların hatırlandığı bir kutlama vesilesi değil, Türkiye’nin yeni toplumsal gerçekliğinin anlaşılması ve önümüzdeki çeyrek asrın dilinin kurulması için de önemli bir fırsattır.

Dolayısıyla, 25 yılın ardından artık mesele yalnızca nereden nereye geldiğimizi anlatmak değildir. Asıl mesele, bu büyük birikimin üzerine Türkiye’nin ikinci çeyrek asrını sağlıklı bir şekilde nasıl inşa edeceğimizdir. İlk 25 yılın hikâyesi büyük ölçüde engelleri kaldırmanın, erişimi genişletmenin, kapasiteyi büyütmenin ve toplumun çevrede bırakılmış kesimlerini merkeze taşımanın hikâyesiydi. İkinci 25 yılın başarısı ise bu kazanımları daha yüksek kaliteye, daha adil fırsatlara, daha güçlü üretime ve yeni kuşakların beklentilerine cevap veren yeni bir toplumsal dinamizme dönüştürebilme kabiliyetine bağlı olacaktır. Kısacası, önümüzdeki dönemin temel sınaması da Türkiye’nin şu andaki dinamiklerini yeniden doğru okuyabilmekten geçmektedir.
Yorumlar