Doktora Neden Bir Memleket Meselesidir?
Eski Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer'in "Doktora Neden Bir Memleket Meselesidir?" yazısı...
İkinci Dünya Savaşı sonrası beşeri sermaye ve meritokrasiye yapılan aşırı vurgu, eğitimin tüm ülkelerde yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bu yaygınlaşma eğitimde kitleselleşmeyi getirerek büyük kitlelerin eğitime erişebilmelerini kolaylaştırmıştır. Bu eğilim sadece temel ve ortaöğretimi kapsamamış, yükseköğretim de bundan nasibini almıştır. Ülkeler yükseköğretimi dar bir kesimin erişiminden çıkartarak geniş kitlelere açma politikasını uygulamaya koymuşlardır. Bir başka deyişle yükseköğretim artık elit bir eğitim olmaktan çıkartılarak kitlesel bir eğitime dönüştürülmüştür. Bu dönüşümle işgücü piyasasında yükseköğretim mezunu çalışan oranları artık ülkelerin ekonomik gelişmişliğinin bir göstergesi olarak kullanılmaya başlamıştır.
Çoğu gelişmiş ülkede ikinci Dünya savaşı sonrası başlayan bu süreç ülkemizde gecikmeli olarak 2000’li yıllar sonrasında başlatılmıştır. Bu yıllarda yükseköğretimde net okullaşma oranları %10’lar seviyesinde seyretmekte olup yükseköğretim sistemi tam bir elitist görünüme sahiptir. Yükseköğretime talep sürekli artmasına rağmen bu talebi karşılamaya yönelik arz üretimi çok kısıtlı kalmıştır. Bu nedenle gelişmiş ülkelerdeki eğilime uygun olarak yükseköğretim arzını artırmak için her ile bir üniversite politikasıyla üniversite sayısı hızla artırılmaya çalışılmıştır. Bu politika doğru bir politikadır. Ancak, bu politikanın sürdürülebilir kılınması için yeni açılan üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacının yeterince karşılanması gerekmekteydi. Yani, ülkemizde tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı bu büyümenin talep ettiği ile uyumlu ve orantılı olması gerekiyordu. Yani tek başına doktora mezun sayısının artması da yeterli değildi, ayrıca açılan bölümlerin çeşitliliği ile de uyumlu olması gerekiyordu.
Yükseköğretimdeki bu kitleselleşme politikası maalesef doktora mezun sayısında nitelikli ve uyumlu bir artışla desteklenemedi. 2000’li yılların başında 2 binler seviyesinde olan doktora mezun sayısı artırılmaya çalışılmasına ve bu artışı teşvik edecek politikalara (örneğin 2017 yılında başlatılan 100/2000 YÖK Doktora Programı) rağmen sürdürülebilirliği sağlayacak seviyelere maalesef ulaşamadı. Tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı 10 binleri ancak yeni geçebildi. Oysa yükseköğretimde bizdeki gibi kısa sürede hızla genişlemeyen ve dolayısıyla acil öğretim üyesine ihtiyacı olmayan gelişmiş ülkelerde bile tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı bizimkinin çok üzerinde olduğu gibi bu oran uzun yıllardır aynı seviyede seyretmektedir. Örneğin, Almanya’da son 40 yıldır doktora mezun sayısı istikrarlı bir şekilde 20 binlerin üzerinde gerçekleşmiştir.
Hal böyle olunca yeni kurulan üniversiteler ihtiyaç duydukları öğretim üyesini temin edemeyerek beklenen yükseköğretim arzını sağlayamadılar. Bu durumda yükseköğretimde kapasite üretimi için mevcut (özellikle 1992 yılı öncesi kurulan) üniversiteler ve açıköğretim programları kullanıldı. Oysa bu büyümenin amacı, yükseköğretim arzının ağırlıklı ve giderek artan bir şekilde yeni kurulan üniversitelere kaydırılarak özellikle uzun geçmişe sahip üniversitelerin lisansüstü eğitime ve araştırmaya daha fazla odaklanabilmelerine imkân verilmesiydi. Bu istenen düzeyde sağlanamayınca bu üniversitelerdeki öğrenci kapasite artışları öğretim üyelerinin ders yüklerini artırdığı için araştırma performanslarını da olumsuz etkiledi.
Diğer taraftan, doktora eğitimi her alanda mevcut bilginin geliştirilmesi, genişletilmesi ve zenginleştirilmesine çok önemli katkı sunmaktadır. Akademiya bir taraftan dünyadaki gelişmeleri takip ederken diğer taraftan içinde yaşadığı toplumun problemlerini kendisine problem kabul ederek çözümlerine katkı vermeye çalışır. Dolayısıyla, derdini özelde içinde yaşadığı toplumun dertleri oluşturur. Çoğu zaman bu dertler sadece içinde yaşanılan toplumu değil, daha geniş coğrafyaları ilgilendirir. Böylece ülkenizin sorunlarına çözümler üretebilme kapasitenizi sürekli geliştirirken dolaylı olarak dünya sorunlarının çözümlerine de katkı verebilirsiniz.
Uluslararası Rekabetin Vazgeçilmezi
Türkiye son dönemde oldukça büyümüş ve bölgesinde güçlü bir ülke olarak yoluna emin adımlarla devam etmektedir. Her alanda yaşanan devasa büyüme ile gelinen nokta yeni bilgiler gerektirmektedir. Yaşanan bu büyümenin sürdürülebilir olması için yükseköğretimin bu büyümeyle aynı faza girmesi ve yapabileceği tüm katkıları yapması gerekmektedir. Güçlü ülkelerin en ayırt edici özelliği, ülkelerin stratejik alanları ile yükseköğretim sistemlerinin araştırma kapasitesi olarak öne çıkan alanlarının örtüşmesidir. Örneğin Çin’in son dönemde mühendislik, nano-teknoloji ve yaşam bilimleri alanlarında rekabet gücünün artması bu alanlarda yükseköğretim kurumlarının da küresel ölçekte artık daha baskın hale gelmeleriyle eş zamanlı gerçekleşmiştir. Bu baskınlık söz konusu alanlardaki patent sayılarındaki artışlarla da uyumludur. Dolayısıyla, yükseköğretim sistemleri ülkelerinin önceliklerini kendilerine öncelik kabul ederek kalkınma ve büyümenin ana itici gücünü oluşturmaktadır. Benzer dinamik kapasitenin ülkemiz için de oluşturulması ve sürekli tahkim edilmesi gerekmektedir.
Ülkemizin özellikle yüksek teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin son dönemde önemli bir miktarda artmış olması, işgücü piyasasında yüksek teknoloji alanına yapısal bir geçiş evresinde olduğumuzu gösteriyor. Bu geçiş, yüksek teknoloji alanında Ar-Ge harcamalarında, firma sayılarının, istihdam ve ihracat oranlarının artışlarında açıkça görülüyor. Özel sektörün yüksek teknoloji alanlarındaki payının sürekli artması da çok önemli bir gelişme olarak dikkat çekiyor. Özel sektörün bu bağlamda hem ulusal hem de uluslararası fonlardan sağladığı desteklerin de giderek arttığı görülüyor. Dolayısıyla, yükseköğretim kurumlarının özellikle doktora eğitimi ve yayınların niteliğini artırma ve fikri mülkiyet kültürünü geliştirmede performans ve verimliliklerini artırmaları ülkemizin ar-ge ve inovasyon kültürünü tahkim edecek ve yüksek teknoloji alanına söz konusu yapısal geçiş evresini sürdürülebilir kılacaktır. Örneğin, Almanya’nın tüm disiplinlerden doktora mezun sayısının son 40 yılda her yıl 25-30 bin bandında gerçekleşmiş olması Almanya’nın yükseköğretim sisteminin bu kapsamda yaptığı katkının ne kadar büyük ve ne kadar istikrarlı olduğunu göstermektedir. Bizde bu sayı daha yeni 10 binlerin üzerine çıkabilmiştir.
Günümüzde yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşması işgücü piyasalarında yeni ve güçlü dalgalara yol açmıştır. Bu dalgalar mevcut iş pozisyonlarından çoğunu yok ederken devam edebilen pozisyonlarda yeni beceri setleri ortaya çıkartmaktadır. Dahası, yeni ortaya çıkan veya çıkacak olan meslek veya iş pozisyonlarındaki beceri beklentileri oldukça yüksektir. Dolayısıyla, yeni durumda doktora mezunu olabilmek oldukça önemli avantajlar sağlayabilecektir. Bu kapsamda kapasitenin olması ve güçlendirilmesi yeni teknolojilere dayalı bir ekosistemin oluşmasında ihtiyaç duyulan insan kaynağının karşılanmasını hızlandıracaktır.
Diğer taraftan, doktora mezunları, bir ülkede yükseköğretimin öğretim üyesi ihtiyacını karşılamanın ötesinde inovasyon ekosisteminin vazgeçilmezleri olup yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve küresel rekabette büyük katkı sağlamaktadır. Doktora mezunları işletmelerin katma değeri yüksek üretim süreçlerinde de büyük avantaj sağlamaktadır. Diğer taraftan, özellikle yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşması lisansüstü eğitimin önemini tekrar gündeme getirmiştir. Doktora eğitimi gelişmiş ülkelerde artık geçmişe göre oldukça yaygınlaşmaktadır. Doktora eğitimi ile beyaz yakalılar yapay zekânın istihdamda yol açacağı olumsuz etkilere karşı daha dayanıklı kılınmaya çalışılmaktadır. Kısaca, bir ülkede doktora mezunlarının sayısı ve niteliği, o ülkenin bilim, teknoloji, ekonomi ve toplumsal refahı açısından gelecekteki başarısının önemli göstergelerinden birisini oluşturmaktadır.
Medeniyet Dili ve Doktora Meselemiz
Diğer taraftan, ülkemiz tarihi geçmişiyle barışık ve bu müktesebatı kullanarak yeni bir dil geliştirme iradesini sıklıkla dile getirmektedir. Bu dile getirişin gerçekten umut verici yeni bir dile evrilebilmesi için her alanda bu hassasiyetlere dayalı içerik üretilmesi gerekmektedir. Batı medeniyetinin en büyük avantajı, özellikle son iki yüz yıldır kendi varlık tasavvuruna dayalı bir dil inşa edebilmesi, bu dilin sürekli zenginleştirilmesi ve kültürel formlarla hayatın akışkanlığını sağlayabilmesidir. Batı dışı toplumlar dahi Batı medeniyetinin bir parçası olabilme umuduyla bu sürece önemli katkılar sağlamıştır ve sağlamaya da devam etmektedir.
Hal böyleyken, Batı medeniyetinin varlık tasavvuruna dayanmayan, kendi tarihimizdeki varlık tasavvurumuzu günümüze taşıyarak yeni bir dil inşa sürecini başlatabilmek oldukça iddialı ve ciddi adımları gerektirmektedir. Öncelikle bu yeni dilin kadim gelenekte olduğu gibi unsurdan asıla yekpare, birbiri ile tutarlı bir bütün olması gerekmektedir. Bu nedenle İhsan Fazlıoğlu kadim düşüncenin holistik karakterine özellikle vurguda bulunmaktadır: ‘…kadim düşüncenin en önemli tarihi özelliğinin holistik karakterde olduğunun altı çizilmelidir. Bu nedenle, yapı asıldan unsura yekpare bir bütündür. Dolayısıyla fizik, metafiziğe; kozmoloji de ilahiyata sıkı sıkıya bağlıdır; bu sıralamanın tersi de doğrudur. Herhangi birinde vuku bulan bir değişiklik, zorunlu olarak diğerlerine yansır; iç tutarlılık adına da tüm bir sistem yeni baştan gözden geçirilir….’(Kayıp Halka İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Anlam Küresi, Papersense Yayınları, 2015, sh.234-235).
Doktora eğitimi ile bu minvalde sadece yeni içerik üretilmeyecek, ayrıca bu eğitim sürecinde bu dili içselleştirecek insanlar yetiştirilebilecektir. Kim içerik üretirse ve yeni içeriklerle mevcut içerikleri tutarlı bir şekilde zenginleştirirse ve bunları kültürel formlarla hayata taşıyabilirse hayatın dilini elinde tutar. Bunun daha kolay bir yolu da yoktur. Bu üretim zayıfladığında siyaset de tıkanmaktadır. Bu nedenle siyaset ancak bu katkının oluşacağı dingin bir siyasi ortamın sağlanmasına katkı vermekte ve bu kapsamda içerik üretimini teşvik etmektedir. Kısaca, bilim insanı, aydın, entelektüellerin sürekli içerik ürettiği asıl damar ortak bir kültür havzasının oluşmasında oldukça kritiktir. Her ne kadar bu fırsatın çok uzağında olsak da bu fırsat halen vardır.
Bu nedenle, doktora eğitiminin teşvik edilmesi ve mezunların aktif olarak değerlendirilebileceği bir ortamın sağlanması, sürdürülebilir kalkınma için stratejik bir öneme sahiptir. Ülkemizde yükseköğretimin bu alandaki performansı, üniversitelerin ihtiyaç duyduğu doktora mezun sayısını karşılamaktan bile uzak iken mevcut ekosisteme ve işgücü piyasasına böylesine bir kapsamlı destek sunabilmesi mevcut haliyle mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla doktora eğitimi çok boyutlu olarak masaya yatırılmalı ve iyileştirilmelidir. Bu sorun tek başına YÖK’ün ve üniversitelerin sorunu da değildir. Milli Eğitim Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK ve TÜBA da süreçte aktif rol almalı ve birlikte çözümler geliştirmelidir. Yapılacak iyileştirmeler yükseköğretimdeki büyümeyi sürdürülebilir kılacağı gibi üniversitelerimizin bilimsel performansını da güçlendirecek, dahası işletmelerin inovasyon kapasitesini artırarak işgücü piyasasını da tahkim edecektir. Ayrıca, medeniyet dilimizin geliştirilmesinde de önemli mesafeler alınabilecektir.