Atatürk’ün ölümüne “nefesleri likör kokanlar” mı sebebiyet verdi!

Prof. Dr. Metin Hülagü

Prof. Dr. Metin Hülagü

Mustafa Kemal Atatürk her ne kadar 1938 Kasımında vefat etmişse de mütecessis gözler onun her daim üzerinde olmuştu. Hareketleri her ne kadar yerinde olsa ve vücudu zinde bulunsa da ne kadar alkol aldığı, kendisinde olup olmadığı yabancı diplomatlar tarafından sürekli gözlemlenmiş, sağlık sorunlarının olduğu yolundaki söylentilerin doğruluğu tespite çalışılmıştı.

Esasen söylentiler bütünüyle de yersiz değildi. 1938 yılı daha Ocak ayından itibaren Mustafa Kemal için olumsuzluklar ile başlamıştı. İstanbul'a gidişi ilk zaman gayet tabii surette değerlendirilmişse de orada uzun süre kalması bazı çevrelerin dilinde dedi kodu malzemesi haline gelmişti.

Duyulan merakı tabii olarak gidermek ve Ankara’da değil de neden İstanbul’da uzun süre kalmış olduğunun sebebini kamuoyuna duyurmak gerekmişti. Resmi makamlarca yapılan açıklamalarda Gazi’nin İstanbul'da uzun süre kalmasının nedeni akut boğaz enfeksiyonuna bağlanmış, tıbbi tedavi görmesi gerektiği ifade edilmiş, larenjite yakalandığına yer verilmişti. Resmi toplantılarda yapılan sohbetlerde de aynı minval açıklamalarda bulunulmuş, Gazi'nin içkilerini buzlu içme alışkanlığında olduğundan ötürü boğazının ağrıdığı belirtilmişti.

Resmî açıklamalar bu yönde olsa da Mustafa Kemal’in İstanbul’da uzun süre kalış nedeni halk tarafından onun kanser olduğu şeklindeki bir değerlendirmeye sebebiyet vermişti. Hatta Gazi'nin mazeretleri nedeniyle gücünü ve kontrolünü kaybettiği dillendirilmişti.

Ankara'daki hayatını ve faaliyetlerini yakından takip etme fırsatı bulanlar ise onun dur durak bilmeden çalıştığını ve eskisi gibi hâkimiyet kurmaya devam ettiğini söylemektelerdi. Oysa ki muhakkak olan bir şey varsa o da Gazi’nin güvenip inanabileceği etrafındaki insanların sayısının her geçen gün giderek azaldığı gibi sağlığının da bozulmakta olduğuydu.

1938 Ocak ve Şubat ayları halk nezdinde sağlığına dair söz konusu kabilden olumsuz dedikodularla yüklü bir surette geçmişken 1938 Martı ise hakikatte amansız bir mahiyet ve surette yeni rahatsızlıkların tezahür ettiği bir zaman dilimi olmuştu.

Atatürk’ün sağlığının iyi olmadığına dair söylentiler Beyrut’ta ve hatta Bağdat’ta başını alıp gitmişti.

Söz konusu söylentilere resmi makamlarının cevabı ise:

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Atatürk’ün hastalığının ciddiyeti konusunda muayyen yabancı gazeteler tarafından yayınlanmış bulunan rapor hakikati ifade etmemektedir. Ekselansları Atatürk, her zamanki gibi, tam bir gayret ile devlet işlerini idare etmektedir. Maruz kaldığı hastalık basit bir üşütme olup bir müddet istirahatten sonra sağlığına kavuşmuştur. Sağlığında büyük bir gelişme söz konusu olup on beş gün önce mutat yurt turlarına tekrar başlamıştır

şeklinde olmuştu.

Neticede artan rahatsızlıkları neticesi ve bizzat kendisinin talebi üzerine Türk doktorları Atatürk’ü muayene etmiş ve sağlık durumuna dair endişe verici bir rapor hazırlamışlardı. Ancak doktorları yaptıkları konsültasyon ve istişare neticesinde görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Maruz kaldığı rahatsızlığı tespit, teşhis ve tedavisi konusunda aşikâr bir ihmalin ötesinde cehalet ve kararsızlık hüküm sürmekteydi.

Kaçınılmaz olarak Fransız Doktor Fiessinger kendisini muayene ve tedavi etmek üzere İstanbul’a davet olunmuştu. Prof. Dr. Fiessinger’in Atatürk’ü muayene ve tedavi eden çevresindeki bir dizi doktora onun maruz kaldığı hastalığının mazisinin en az on yıl olduğunu belirtmiş olması ise hakikaten ibretamiz bir durum oluşturmuştu.

Dr. Fiessinger’in tespitine göre Atatürk’ü ölüme götürecek olan mevcut hastalığın en az 10 yıl önce başlamış olduğu kesindi.

Bütün yabancı diplomatların gözü öteden beri onun üzerinde olmasına, halk arasında hasta olduğuna dair onca dedikodu yayılmasına ve dönemin en meşhur Türk doktorlarının her vakit kendisinin yanında ve yakınında bulunmalarına rağmen geçmişi on yılı bulunan bir hastalığın varlığının hissedilmemiş olması, hissedildiği tarihte ise teşhiste bulunulamayıp kendi aralarında ihtilafa düşmüş olmaları hakikaten oldukça garip bir haldi.

Esasen Dr. Fiessinger muayene ve tedavi için davet olunduğunda artık her şey bitmişti; Atatürk’ün karaciğerinden mustaripti ve içinde bulunduğu sağlık durumunun tam olarak:

 

Hastalığın karaciğer sirozu olduğu; kullanmakta olduğu her türlü alkollü uyarıcıdan kaçınmak suretiyle öngörülen rejime sıkı sıkıya bağlı kaldığı takdirde hastaya ancak iki aylık olası bir yaşam süresi tanınabileceği

 

şeklindeydi.

 

Dr. Fiessinger Atatürk’e dinlenmesini, alkol almamasını ve perhizlerine riayet etmesini tavsiye etmişti. Atatürk de 1938 Mayıs’ında dinlenmeye çekilmişti. İstirahat ettiği günlerde doktorunun kendisinden uygulamasını istediği perhize tavizsiz bir surette riayet etmeye çalışmıştı. Nihayeti itibarıyla konu önemliydi; hayat memat meselesiydi.

Fakat çevresindekilerin davranışlarında bir gariplik vardı. Yakın çevresi de Atatürk’e karşı gerekli özeni göstermemekteydi.

Atatürk, istirahate çekildiği ilk günlerde doğal davranmadığı gibi mesai arkadaşlarına karşı da oldukça sinirli bir tutum sergilemişti. Sergilemiş olduğu bu tutumundan ötürü en yakındakiler dahi şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. Ancak maruz kalınan şaşkınlık, onun huzurunda herhangi birine içki içilmesine izin vermeyi reddetmesinden, hatta nefesi likör kokanların mevcudiyetine tahammül etmemesinden kaynaklanmıştı.

Atatürk, Dr. Fiessinger’in tavsiyelerine, uyması ve uygulaması gereken perhizine, muayyen bir süreliğinde de olsa, sağlam bir irade ile bağlı kalmıştı. Ancak yakın çevresinde bulunanlar nefesleri alkol kokar bir halde kendisini ziyaret etmekten kaçınmamışlardı.

 

Konuya dair belgelerde verilen bilgilere göre doktorları daha bir hafta önce beliren semptomların bütünüyle izale olduğunu ifade etmişlerdi. Nabız, düzenli ve güçlü 80; solunum 19; hararet 36.8 idi. Hastalık tabii seyri içerisindeydi. Dolayısıyla da günlük bültenler çıkarılmasına bile ihtiyaç kalmamıştı.

Oysaki Atatürk’ün sağlık durumu iyi olmayıp ölümün eşiğinde bir seyir takip etmekteydi. İçinde bulunduğu durumu nekahet dönemi sayanlar için söz konusu zaman dilimi hiç de alışık türden olmayıp oldukça uzun sürmüştü.

Hasan Rıza Soyak tarafından 9 Kasım günü saat 09.50 itibarıyla Ankara’da Başvekâlet Müsteşarlığı’na gönderilen şifreli telgrafta belirtildiği şekliyle de Atatürk’ün hali hiç de iç açıcı bir durum arz etmemekteydi.

Hal böyleyken 10 Kasım gecesi Atatürk'ün sağlığı ile ilgili olarak doktorlar kendi aralarında bir konsültasyon daha yapmışlardı. Gece yarısı bir bülten yayınlanmış ve bültende Atatürk'ün durumunun ciddiyet kesp ettiği hususiyle vurgulanmıştı.

Her şeyin yolunda gittiğini ifade eden doktorlar o gecenin sabahında Atatürk'ün vefat ettiğini kayıt altına almışlardı.(1)

 

1- Geniş bilgi için bakınız: Metin Hülagü, Atatürk’ün Ölümünün Perde Arkası, Altınordu Yayınları, Ankara 2022.

Diğer Yazıları