Fazıl Duygun yazdı: FETÖ'nün "renklenen" yapıları, Nurculuk kollarındaki izleri ve yeni nesil örgütlenmeler!

Gazeteci Fazıl Duygun, Süleymancılar kadrosuna yönelik operasyonun ardından FETÖ’nün farklı cemaat ve tarikatlar içine sızarak "renklenme" stratejisini ve kaçış planlarını kaleme aldı. 1960’lardan günümüze Nurcu çevreler, Hizmet Vakfı 1974 protokolü, KÖZ yapılanması ve Kemalettin Özdemir hakkındaki mahkeme tutanaklarını inceleyen Duygun; Sözler Köşkü ve Hayalhanem gibi yeni nesil sosyal medya merkezli yapıların titizlikle araştırılması gerektiğini vurguladı.

“İkinci FETÖ” olarak adlandırılan Süleymancıların yönetim kadrosuna yönelik operasyonun ardından, FETÖ’nün farklı cemaat ve tarikatların içerisinde “renklenerek” varlığını sürdürme stratejisi yeniden tartışılmaya başlandı.

FETÖ’nün 1960’lı yıllardan itibaren Nurcu çevreler içerisinde kendisine alan açtığı, 1980’lerde ise Ülkücü kesim içerisinden eleman devşirmeye çalıştığı uzun süredir tartışılan bir konu. Muhalif Nurcu çevrelerin ve bazı araştırmacıların iddiası ise bundan daha ileri: FETÖ’nün, Gladyo/Özel Harp bağlantılı bir yapılanmanın desteğiyle farklı dini gruplara kadro yerleştirdiği ve daha ilk dönemlerinden itibaren olası bir tasfiye halinde uygulanacak “kaçış planını” hazırladığı ileri sürülüyor.

Bugün cevaplanması gereken soru şu:

15 Temmuz sonrasında FETÖ gerçekten tasfiye edildi mi, yoksa kadrolarının bir bölümü başka yapıların içerisinde “renklenerek” faaliyetlerini sürdürmeye mi başladı?

HİZMET VAKFI VE 1974 DÜĞÜMÜ

Bu tartışmanın Nurculuk ayağında en fazla öne çıkan kurumlardan biri Hizmet Vakfı.

1973’te kurulan vakfın mütevelli heyetinde Said Nursi’nin talebeleri bulunuyordu. Said Özdemir, Ahmet Aytimur, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel ve Tahir Mutlu vakfın kuruluş döneminin önemli isimleri arasında sayılıyor.

Asıl dikkat çekici gelişme ise 1974 yılında yaşandı.

Ortaya çıkan bir protokole göre Tahir Mutlu’nun çekilmesi ve yerine Fetullah Gülen’in tavsiye edilmesi söz konusuydu. Oysa aynı yıllar, Gülen’in genel Nurcu yapıdan ayrılarak İzmir merkezli kendi yapılanmasını oluşturduğu dönem olarak biliniyor.

Bu ilişkinin sonraki yıllardaki uzantıları da tartışma konusu.

Tahşiye Kumpası öncesinde FETÖ mensubu polislerle görüştüğü Emniyet belgelerine yansıdığı belirtilen Muhammet Yılmaz Orakçıoğlu’nun aile çevresinden isimlerin Hizmet Vakfı içerisinde bulunması; Said Özdemir’in oğlu Cemalettin Özdemir’in de mütevelli heyetinde yer alması bu nedenle önem taşıyor.

BEKİR BERK, SAİD ÖZDEMİR, MEHMET KIRKINCI VE FETULLAH GÜLEN

Nurcu camianın FETÖ ile ilişkisinin tarihini araştırırken üç isim sürekli karşımıza çıkıyor:

Bekir Berk, Said Özdemir ve Mehmet Kırkıncı.

Bunlara elbette Fetullah Gülen’i de eklemek gerekiyor.

Cumhuriyet Senatosu eski üyesi ve Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Mehmet Şükran Özkaya’nın terekesinden çıktığı belirtilen resmi yazışmalar üzerinden, Bekir Berk ve Fetullah Gülen’in 1960’ların başında Nurcu çevrelerin içerisine görevli olarak sokulduğu iddia edildi.

Muhalif Nurcu çevrelerde Bekir Berk ve Gülen’le birlikte Said Özdemir’in de Özel Harp Dairesi bağlantılı olduğu uzun yıllardır ileri sürülüyor.

Erzurumlu din adamı Mehmet Kırkıncı ise Gülen’i erken dönemde destekleyen en önemli isimlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. İkilinin ilişkisi Kırkıncı’nın ölümüne kadar devam etti.

Böylece ortaya yalnızca kişisel ilişkiler değil, sonraki kuşaklara aktarılan geniş bir çevre çıkıyor.

“ABİLER” GİTTİ, “PRENSLER” KALDI

Meselenin bugünkü ayağı tam da burada başlıyor.

Eski kuşağın önemli isimleri artık hayatta değil. Fakat onların yakın çevreleri, öğrencileri, çocukları, akrabaları ve kurumsal mirasları faaliyetlerini sürdürüyor.

Said Özdemir’in oğlu Kemalettin Özdemir bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Özdemir, uzun yıllar FETÖ’nün Emniyet yapılanmasının önemli isimlerinden biri olarak anıldı. Davadaki tanık anlatımlarında MİT, TSK ve Emniyet yapılanmalarının üzerinde etkisi bulunduğu ileri sürüldü; Dr. Bülent Çanakçı kendisini “imamlar üstü imam” olarak tarif etti.

Kemalettin Özdemir, 18 Şubat 2025’te Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Ancak asıl tartışma bundan sonra başlıyor.

Özdemir’in FETÖ’den ayrılmasının gerçek bir kopuş olmadığı, örgütten ayrılan veya uzaklaştırılan kadroların “KÖZ” adı verilen yeni bir yapı altında yeniden organize edildiği ileri sürülüyor.

Dr. Bülent Çanakçı mahkemedeki anlatımlarında çok daha ağır iddialarda bulundu. Çanakçı’ya göre Adil Öksüz aracılığıyla Gülen’den Kemalettin Özdemir’e kitaplar gönderilmiş, bu kitapların içerisinde yeni döneme ilişkin şifreli mesajlar bulunmuştu.

Çanakçı ayrıca Özdemir’in Irak ve Suriye’deki dini gruplar içerisinde MİT’in adını kullanarak yapılanmaya çalıştığını da ileri sürdü.

En dikkat çekici ifadesi ise şuydu:

“Şu anda kendisi bazı şeyleri anlatmak istese sadece FETÖ değil, FETÖ’ye bağlı olarak çalışan tüm örgütleri göçertebilecek kadar bilgiye sahiptir diye düşünüyorum.”

Bu ifade tek başına bile KÖZ tartışmasının neden ciddiyetle incelenmesi gerektiğini gösteriyor.

GLADYO’DAN “RENKLENME” STRATEJİSİNE

Araştırmacı-yazar Mustafa Aydın meseleyi daha geniş bir tarihsel zemine oturtuyor.

Aydın, 1947’de ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ve Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasından sonra devlet içerisinde yeni ve gizli bir sistem oluşturulduğunu savunuyor.

“Yerli Gladyo” olarak tanımladığı bu sistemin dini gruplardan seküler yapılara, sağdan sola kadar farklı çevrelerde ABD ve NATO çıkarlarını önceleyen kadrolar oluşturduğunu ileri sürüyor.

Aydın’ın değerlendirmesine göre FETÖ bu sistem içerisinde bir “çatı örgüt” haline geldi.

15 Temmuz’un başarısızlığa uğramasından sonra ise B planına geçildi.

Yani başka cemaatlere ve yapılara geçiş…

Başka bir ifadeyle: renklenme.

Bu teori doğruysa FETÖ’nün tasfiyesini yalnızca üzerinde “FETÖ” etiketi bulunan yapılarda aramak büyük hata olur. Esas mesele, kadroların hangi yeni yapılara geçtiğini, finansman kaynaklarını ve uluslararası temaslarını takip etmektir.

KIRKINCIOĞLU ÇEVRESİ VE AKADEMİK AĞ

Mehmet Kırkıncı çevresinin günümüzdeki kurumsal uzantıları arasında Erzurum Eğitim ve Kültür Vakfı, Suffa Vakfı ve Feyyaz Bilim ve Gelişim Derneği gösteriliyor.

Kırkıncı’nın kendi sitesindeki hatıralarında Prof. Dr. Şener Dilek’in 1968’den 1984’e kadar yaklaşık 16 yıl kendisiyle Erzurum’da birlikte bulunduğu anlatılıyor.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz de Kırkıncı çevresinin önde gelen isimlerinden.

Akgündüz, “Tabular Yıkılıyor-4” adlı eserinde Gülen hakkında kullandığı övücü ifadelerle biliniyor. Daha sonraki siyasi ve dini açıklamaları da kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oldu. Süleymancılara yönelik operasyonun ardından Fatih Süleyman Denizolgun hakkındaki sözleri de bu çerçevede dikkat çekti.

Prof. Dr. Celalettin Atamanalp ise Erzurum Kültür Eğitim Vakfı’nın kurucularındandı. Kırkıncı’nın hatıralarında Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği şubesinin başkanı olarak geçiyor.

Kırkıncı’nın kendi anlatımında Atamanalp’in yanı sıra Şener Dilek, Alaaddin Başar, Vahdet Yılmaz, Hanefi Uygur ve Kemal Boynukalın 1973-77 dönemindeki öğrencileri arasında sayılıyor. Prof. Dr. Ömer İrfan Küfrevioğlu ve Doç. Dr. Mehmet Göktaş da bu çevrenin öne çıkan akademisyenleri arasında gösteriliyor.

WEB SİTELERİ ÜZERİNDEN YENİ ETKİ ALANLARI

Meselenin dijital ayağı da gözden kaçırılmamalı.

“Sorularla Risale” ve bağlantılı çevreler üzerine yapılan açık kaynak incelemelerinde dikkat çekici ilişki ağları ortaya konuluyor.

Fetullah Gülen lehine uluslararası faaliyetleriyle bilinen Oliver Leaman’ın Risale-i Nur çevrelerine “âlim/filozof” kimliğiyle sunulması ve 15 Temmuz sonrasında da referans gösterilmeye devam edilmesi dikkat çekiyor.

Suffa Vakfı-Feyyaz Bilişim hattı üzerinden gerçekleştiği belirtilen içerik ilişkileri de ayrıca araştırılması gereken bir alan.

Abdullah Yuyucu hakkında ileri sürülen ByLock iddiası ile Alaattin Başar, Mustafa Karaman ve Burhan Sabaz gibi isimlerin bu çevredeki konumları da kamuoyuna yansıyan tartışmalar arasında.

“Nur Kasrı” adı altında yürütülen faaliyetlerin nasıl bir kadrolaşmaya hizmet ettiği sorusu da cevap bekliyor.

Said Yüce’nin başkanlığındaki İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın uluslararası temasları ve özellikle dinlerarası diyalog çevreleriyle ilişkileri ise meselenin başka bir boyutunu oluşturuyor.

SAİD ÖZDEMİR ÇEVRESİ

Said Özdemir’in Fetullah Gülen’le ilişkisi açısından 1974 yılı kritik.

Özdemir, o dönemde Hizmet Vakfı mütevelli heyetinde Gülen’le birlikte yer aldı.

Bugün oğlu Cemalettin Özdemir Hizmet Vakfı yönetiminde bulunuyor. Diğer oğlu Kemalettin Özdemir’in FETÖ içerisindeki konumu ise yargı dosyalarına kadar yansımış durumda.

Said Özdemir’in yeğeni, Kemalettin Özdemir’in kuzeni Said Yüce ise İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın başında.

Yüce; Bekir Berk, Mehmet Emin Birinci, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Kutlular çevreleriyle Özdemir hattının kesiştiği isimlerden biri olarak gösteriliyor.

Thomas Michel ile devam eden ilişkileri ve Vatikan/dinlerarası diyalog faaliyetleri de bu nedenle ayrıca önem taşıyor.

BEKİR BERK-FIRINCI-BİRİNCİ HATTI

Bekir Berk’in Fetullah Gülen’le ilişkisi yalnızca eski yıllarla sınırlı değildi.

Berk 1991’de hastalanıp Cidde’den Türkiye’ye döndüğünde masraflarının Gülen tarafından karşılandığı ve vasiyeti üzerine cenaze namazını Gülen’in kıldırdığı biliniyor.

Mehmet Fırıncı da Gülen’e yakın Nurcu isimlerden biriydi. 2005’te Pensilvanya’da Gülen’i ailesiyle birlikte ziyaret etmişti.

Bu çevreden Cemal Uşşak, FETÖ’nün Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda başkan yardımcılığı yaptı. Papa XVI. Benedictus’un elini öptüğü görüntüler kamuoyuna yansıdı.

İhsan Atasoy’un Gülen hakkında “manevi Mehdi” değerlendirmeleri yaptığı; Cemil Tokpınar’ın ise Gülen’i “peygamber vârisi, müceddid ve asrın imamı” olarak gören açıklamaları biliniyor.

Yeni Asya çevresinin 15 Temmuz sonrasındaki yayın politikası da bu tartışmaların dışında tutulamaz. Gazetenin uzun süre “hapishane mektupları” adı altında FETÖ sanıklarının mektuplarını yayımlaması ciddi tepki çekmişti.

Kazım Güleçyüz’ün yargı süreci ve Nur Ener hakkındaki ByLock iddiaları ile daha sonra yurt dışına çıkması da bu dönemin tartışmalı başlıkları arasında yer aldı.

ORAKÇIOĞLU: BİRÇOK HATTIN KESİŞTİĞİ İSİM

Muhammet Yılmaz Orakçıoğlu ise bu ağın en dikkat çekici isimlerinden biri.

Tahşiye Kumpası öncesinde, 2009 yılında FETÖ mensubu istihbaratçılarla görüştüğüne ilişkin kayıtların Emniyet tarafından mahkemeye gönderildiği belirtiliyor.

Orakçıoğlu’nun, Said Nursi’nin “vefatımdan sonra hakikatli vârisim” dediği Hulusi Yahyagil’in yanına Bekir Berk tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor.

Muhalif Nurcu çevreler ayrıca Nursi-Yahyagil mektuplarının ve Nursi’nin tashihinden geçmiş el yazması Risale-i Nur nüshalarının Orakçıoğlu tarafından yıllardır saklandığını ileri sürüyor.

15 Temmuz sonrasında gözaltına alındığı, Hüsnü Bayramoğlu’nun girişimi sonrasında pasaportuna el konulup yurt dışı yasağı uygulanarak serbest bırakıldığı iddiası da ayrıca araştırılması gereken bir başlık.

Hizmet Vakfı’nın genel sekreterliğini ise akrabası Hüseyin Hüsnü Orakçıoğlu yürütüyor.

TAHŞİYE KUMPASI BİR TURNUSOL KÂĞIDI OLDU

Muşlu Molla Muhammed Doğan ve talebelerine yönelik Tahşiye Kumpası, FETÖ ile farklı Nurcu çevreler arasındaki ilişkilerin açığa çıkması bakımından kritik bir dönüm noktasıydı.

Muhammet Yılmaz Orakçıoğlu hakkındaki kayıtların yanı sıra, Şanlıurfalı Abdülkadir Badıllı ile İttihad Yayınları çevresinden Rüştü Tafralı ve Mesut Zeybek’in de FETÖ mensubu istihbaratçılarla temas kurarak Tahşiye sürecine katkı sağladıklarına ilişkin kayıtların Emniyet raporlarına yansıdığı belirtiliyor.

Ahmet Aytimur hakkında ise eski imam Selahattin Yurtlu’nun çok çarpıcı bir iddiası bulunuyor.

Yurtlu, Tahşiye operasyonunun Aytimur’un talimatı üzerine gerçekleştirildiğini ileri sürerek şu ifadeleri kullanmıştı:

“Bediüzzaman’ın talebesi Ahmet Aytemur seni hapse attı… ‘Bunları alın, seslerini kesin’ dedi. Devlet de seni onun sözü üzerine attı.”

Bu anlatımların hukuki dosyalar ve diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

MUSTAFA SUNGUR VE GÜLEN İLİŞKİSİ

Mustafa Sungur da bu tarihsel ilişkinin önemli isimlerinden.

Sungur’un çeşitli toplantılarda Fetullah Gülen hakkında “Ben Fetullah Hoca’dan Hz. İsa’nın kokusunu alıyorum” dediği aktarılıyor.

Gülen ile Sungur ailesinin ilişkisi de oldukça eski.

Sungur’un çocuklarını, özellikle Muhammet Nur Sungur’u 1967 yılında Gülen’e emanet ettiği belirtiliyor. Hükümlü FETÖ imamı Kasım Davas’ın da Mustafa Sungur’un damadı olması aile çevresindeki ilişkiler açısından dikkat çekici.

Sungur’un ardından Suffa Vakfı yönetiminde öne çıkan Mustafa Karaman’ın geçmişte Gülen lehindeki açıklamaları da biliniyor.

NURCU KİTLE GÜLEN’E NASIL YAKLAŞTIRILDI?

Belki de bütün meselenin en kritik sorusu bu.

Said Nursi’nin ardından bazı isimlerin “mutlak vekil” ve hatta “Mehdi’nin vezirleri” gibi sıfatlarla Nurcu kamuoyunda tartışılmaz otoritelere dönüştürülmesi, FETÖ’nün yükselişinde nasıl bir rol oynadı?

Araştırmacı Mustafa Aydın, Bekir Berk’in “Nurculuk Dâvası” kitabının 381. sayfasında kaynak göstermeden “hadis” olarak aktardığı bir metin üzerinden Nursi’nin çevresindeki bazı isimlerin “Mehdi’nin Vezirleri” şeklinde kutsallaştırıldığını savunuyor.

Bu manevi dokunulmazlık zırhının, söz konusu isimlerin siyasi ve örgütsel ilişkilerinin Nurcu taban tarafından sorgulanmasını engellediği ileri sürülüyor.

Buna karşılık Nursi’nin önemli talebelerinden Hulusi Yahyagil’in giderek geri plana itilmesi de aynı süreç içerisinde değerlendiriliyor.

GÜLEN SIKIŞTIĞINDA “ABİLER” DEVREYE GİRDİ

Bu ilişkinin kamuoyuna yansıyan örneklerinden biri 1995 yılında yaşandı.

20 Ağustos 1995 tarihli Milliyet gazetesinde “Gülen’in Nurculuğu tartışma konusu” başlıklı haber yayımlandığında Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayramoğlu ve Abdullah Yeğin gibi “büyük abiler” Gülen lehine bir açıklama yayımladı.

Nurcu çevrelerde “lahika mektubu” olarak dolaştırılan bu açıklama, Gülen’in Nurcu tabandaki meşruiyetini korumasına önemli katkı sağladı.

Bu örnek, FETÖ’nün yükselişinin yalnızca kendi örgütsel başarısıyla açıklanamayacağını gösteriyor.

HÜSNÜ BAYRAMOĞLU’NUN ÇELİŞKİLİ TUTUMU

Hüsnü Bayramoğlu 17-25 Aralık sonrasında AK Parti hükümetine destek vererek FETÖ ile arasına açık şekilde mesafe koydu.

Hatta Sözler Köşkü ve Hayalhanem gibi yeni nesil yapılanmaları “Yeni FETÖ” şeklinde eleştirdiği aktarıldı.

Bununla birlikte FETÖ iltisakı gerekçesiyle KHK kapsamında kapatılan Uğur Akkafa’nın Nur Mektebi Derneği’nin yeniden açılması sürecinde hükümet nezdinde kefil olduğu yönündeki bilgiler tartışma konusu oldu.

Aralık 2020’de Mustafa Sungur’un oğlu Muhammet Nur Sungur’la yaptığı canlı yayın da aynı nedenle dikkat çekti.

FETÖ’NÜN “KULUÇKALARI” MI?

15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan en önemli sorulardan biri gençlik yapılanmaları.

FETÖ dershanelerinin kapanmasından sonra benzer çalışma yöntemleri kullanan bazı dini gençlik örgütlerinin hızla büyüdüğü görülüyor.

Sözler Köşkü, Hayalhanem, Maksat 114, Çınaraltı ve Nur Mektebi bu tartışmanın merkezindeki yapılar arasında.

Sözler Köşkü İlim ve Kültür Derneği, İzmir merkezli. 2009’da Nur Mektebi çevresinden ayrılan gençler tarafından kuruldu. Fatih Yağcı gibi isimlerle öne çıktı ve sosyal medyada milyonlarca kişiye ulaşan devasa bir yayın ağı oluşturdu.

Hayalhanem İlim ve Kültür Derneği, Mersin merkezli ve Mehmet Yıldız’ın öncülüğünde faaliyet gösteriyor. Yıldız’ın geçmişte FETÖ’nün Körfez Dershanesi’nde öğretmenlik yaptığı belirtiliyor. Yapının lüks merkezleri, yurt dışı konferansları ve geniş çaplı faaliyetlerinin finansman kaynakları konusunda kamuoyunda sorular bulunuyor.

Maksat 114 İlim ve Kültür Derneği, Bursa merkezli. Serkan Aktaş’la bağlantılı olduğu ve Sözler Köşkü çevresinden ayrılarak kurulduğu belirtiliyor.

Çınaraltı İlim ve Kültür Derneği, Ankara merkezli olarak Osman Sungur Yeken öncülüğünde faaliyet gösteriyor.

Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği ise İstanbul Ümraniye merkezli. Uğur Akkafa’nın başkanlığındaki yapı, 15 Temmuz sonrasında KHK ile kapatılmış, daha sonra yeniden faaliyete geçmişti.

Bu kuruluşların ortak özelliği sosyal medyayı son derece profesyonel kullanmaları, gençlere yönelmeleri, hızla şubeleşmeleri ve uluslararası faaliyetlere açılmaları.

Bazı araştırmacılar bu nedenle söz konusu hareketleri “New Age Nurculuk” olarak adlandırıyor.

FETÖ GİTTİ, YÖNTEMİ Mİ KALDI?

15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçti.

FETÖ’nün devlet içerisindeki ana yapılanmasına çok büyük darbeler indirildi. Binlerce kişi hakkında adli ve idari işlem yapıldı. Örgütün okulları, dershaneleri, şirketleri ve medya yapılanmasının önemli bölümü tasfiye edildi.

Fakat bir terör örgütü yalnızca tabelalardan ve binalardan oluşmaz.

İnsan kaynağı vardır.

Finans ağı vardır.

Uluslararası bağlantıları vardır.

İdeolojik aktarım mekanizmaları vardır.

Ve en önemlisi, yöntemi vardır.

Bugün asıl araştırılması gereken nokta budur.

FETÖ’nün geçmişte yaptığı gibi gençleri dini söylemler üzerinden örgütleyen, kaynağı yeterince şeffaf olmayan büyük finansmanlarla hızla büyüyen, uluslararası ağlara açılan ve farklı cemaatler içerisinde etkili olmaya çalışan yeni yapılanmalar varsa devletin bunları isimlerine bakmadan incelemesi gerekir.

Çünkü FETÖ ile mücadele yalnızca Fetullah Gülen’in adını kullananlarla mücadele değildir.

KÖZ VE “KAÇIŞ PLANI” MUTLAKA ARAŞTIRILMALI

Kemalettin Özdemir ve KÖZ hakkındaki iddialar bu nedenle sıradan bir cemaat içi hesaplaşma olarak görülemez.

Dr. Bülent Çanakçı’nın mahkemeye yansıyan ifadeleri, Tahşiye Kumpası dosyalarındaki Emniyet belgeleri, geçmiş dönemlerdeki vakıf ve dernek ilişkileri, FETÖ mensuplarıyla yapılan görüşmeler ve yıllara yayılan kurumsal bağlantılar birlikte incelenmeli.

FETÖ’nün çeşitli dini grupların içerisine önceden yerleştirdiği kadroları 15 Temmuz sonrasında harekete geçirerek bir “kaçış planı” uyguladığı iddiası doğruysa, Türkiye bugün klasik FETÖ’den daha karmaşık bir güvenlik problemiyle karşı karşıya demektir.

Çünkü karşımızda artık tek tabela altında hareket eden bir örgüt değil, farklı renklerde faaliyet gösteren bir ağ bulunacaktır.

Süleymancılara yönelik son operasyonların ardından yeniden gündeme gelen “renklenme” tartışması tam da bu nedenle önemlidir.

Bugün yapılması gereken cemaat veya tarikat isimleri üzerinden toptancı suçlamalarda bulunmak değil; kişiler, para hareketleri, vakıflar, dernekler, şirketler, dijital platformlar ve uluslararası bağlantılar üzerinden somut ilişki ağını ortaya çıkarmaktır.

Kim kiminle bağlantılı?

Para nereden geliyor?

15 Temmuz öncesindeki kadrolar bugün nerede?

FETÖ’den ayrıldığını söyleyen kritik isimler hangi yapılar içerisinde faaliyet gösteriyor?

KÖZ gerçekten bağımsız bir yapı mı, yoksa FETÖ sonrası dönem için hazırlanmış yeni bir organizasyon modeli mi?

Sözler Köşkü, Hayalhanem ve benzeri milyonlarca kişiye ulaşan yeni nesil dini yapılanmaların finansmanı nasıl sağlanıyor ve uluslararası bağlantıları kimler üzerinden kuruluyor?

Tahşiye Kumpası sırasında ortaya çıkan ilişkiler neden bütün boyutlarıyla araştırılmadı?

Ve en önemlisi:

FETÖ’nün “renklenmiş” kadroları bugün hangi yapıların içerisinde?

Türkiye 15 Temmuz gecesi FETÖ’nün açık yüzünü gördü.

Şimdi yapılması gereken, varsa maskesini ve rengini değiştirmiş yüzünü ortaya çıkarmaktır.

Çünkü örgütlerin tabelaları değişebilir.

İsimleri değişebilir.

“Abi”lerin yerini “prensler” alabilir.

Ama kadro, finans, yöntem ve uluslararası bağlantılar devam ediyorsa mesele bitmiş değildir.

FETÖ ile gerçek mücadelede bundan sonraki aşama, tam da bu ilişki ağının bütün yönleriyle ortaya çıkarılması olmalıdır.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Gündem Haberleri