Nurcu “abi”ler yüz kızartıcı bir skandal sonrası sürgün ettikleri Bekir Berk’i sonra nasıl baş tacı etti? Fazıl Duygun SuperHaber'e yazdı...
Özel Harp Dairesi iddiaları ve Fetullah Gülen ile olan derin ilişkisiyle gündeme gelen Avukat Bekir Berk’in, Nurculuk hareketi içindeki fırtınalı geçmişi gün yüzüne çıktı. 1970’li yıllarda karıştığı "yüz kızartıcı skandal" sonrası "Nurcu abiler" tarafından tüm yetkileri elinden alınarak Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Berk’in, yıllar sonra aynı isimler tarafından nasıl yeniden "baş tacı" edildiği ve hareketin hiyerarşik bir örgüte evrilmesindeki rolü dikkat çekiyor.
Bekir Berk ve Fetullah Gülen ilişkisinin geçtiğimiz günlerde gündeme taşınması, bu ikilinin Özel Harp Dairesi elemanı olarak Nurcuların içine sokulmuş iki ajan olduğunun kamuoyuna mal olması yıllardır FETÖ ilişkileri sorgulanan Nurcuları son derece rahatsız etti. Özel Harp Dairesi elemanı olarak adı geçen Berk, Hz. Muhammed’in (as) sahabeleriyle bile kıyaslanıp neredeyse büyük bir veli imiş gibi lanse edildi. Ancak Nurcuların arasındaki tartışmaların sayfalarını açınca genel nurculuk açısından Bekir Berk’in imajı hiç de olumlu değil. Hakkında çok ciddi ithamlar bulunuyor. Zaten bunların biri yüzünden Türkiye’yi terk etmeye zorlanmış.
Tartışmaların odağındaki isim olan avukat Bekir Berk, 1926 Ordu doğumlu. Ailesiyle ilgili rivayetler muhtelif. Halasının torunu olan Emin Türkeli, Berk’in babası Mustafa Berk’in Kırım’dan gelme ancak Çerkez (Adige) kökenli olduğunu söylüyor. Türkeli, Berk’in annesi Fatma hanımın, amcasının torunu olduğunu belirterek, “Aslımız Bitlis’ten gelme. Köyde bize Kürtler derler” diyor. Bir dönem Nihal Atsız’la birlikte Turancılık fikriyatının ateşli temsilcisi olan Bekir Berk’in “Kırımlı”, “Çerkes” ya da “Kürt kökenli” olması son derece ilginç. Berk’in oğlu avukat Ertuğrul Hakan Berk’in anlatımına göre ise, Topal Osman müfrezelerinde yer alan dede Mustafa Berk, Cumhuriyet döneminde emniyet teşkilatına alınıyor, komiser rütbesine yükseliyor ve Atatürk döneminde de Dolmabahçe Sarayı’nın koruma biriminde çalışıyor.
Bekir Berk, Nurculuk hareketinin en çok bilinen ancak en yumuşak karnını oluşturuyor. Fetullah Gülen’le ilişkisi, öldüğünde cenazesini Gülen’in kıldırmasına dönük vasiyeti, hastalanıp Cidde’den Türkiye’ye gelmek zorunda kaldığında Gülen’in ona Beyazıt’ta bir ev alması, İngiltere ve Türkiye’deki tedavi masraflarını karşılaması aralarındaki dostluğun ve iş birliğinin derinliğini gösteriyor. 2010 yılında FETÖ’nün Şahdamar yayınevinde, “Hakkın Yılmaz ve Sarsılmaz Müdafii BEKİR BERK” kitabı hem bu işbirliğinin hem de örgütsel vefanın en önemli simgesi niteliğinde.

KUTLULAR VE KIRKINCI BERK’LE İLGİLİ NE DEDİ?
Son yıllarda “Mutlak Vekil” denilerek öne çıkarılan isimler, 70’li yıllarda Yeni Asya gazetesi etrafında kümelenmi Nurculuk yapılanmasında aslında çok da söz hakkı tanınmayan kişiler. Bu iddia o dönem Yeni Asya gazetesi bünyesinde çalışan daha sonra da genel yayın yönetmenliğini yapan Bünyamin Ateş’e ait. Merhum Ateş’in kişisel mikro blog sitesi facebook sayfasında dönemle ilgili yazdığı anekdotlar o günleri anlamak açısından son derece yararlı. Ateş, “1973 yılında –Yazıcılar hariç- bütün Nurcuların ve hatta ‘abilerin de abisi’ tartışmasız Mehmet Kutlular idi. Gazete vasıtasıyla arkasına aldığı yazar, çizer takımı ve geniş okuyucu kitlesiyle Av. Bekir Berk, Mehmet Fırıncı, Mehmed Emin Birinci ve Abdülvahit Mutkan’a bile efelenecek bir pozisyona ulaşmıştı” diyor.
Mehmet Kutlular’ın yıldızının en parlak olduğu bir dönemde Bekir Berk hakkında ortaya atılan yüz kızartıcı bir olay Nurcular arasında büyük bir çalkantıya neden oluyor. Mehmet Kutlular, “İŞTE HAYATIM” isimli hatıra kitabının 203. sayfasından 220. sayfasına kadar ağırlıklı olarak Av. Bekir Berk’in merkezinde olduğu bu skandalı anlatıyor.
Kutlular, Berk’in yurt dışına çıkmak zorunda kaldığı olay yanında, 1990 yılında cemaatte yaşanan bölünme ve hemen ardından Yeni Asya olarak Ankara Kocatepe Camii’nde düzenledikleri mevlit gerekçe gösterilerek gözaltına alınmalarında da Bekir Berk’i suçluyor. Kutlular, dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Turgut Özal’la yakınlığını kullanan Bekir Berk’in bu iki olayın sorumlusu olduğunu belirtiyor. Yani, Kutlular ve arkadaşlarını 15 gün gözaltına aldıran ve sonra DGM’de yargılatan isim yıllarca aynı davaya baş koyduğunu zannettiği avukat Bekir Berk.
Kutlular, Berk’in Türkiye’yi terk etmesine neden olan skandalı kitabında şöyle anlatıyor:
“1973’ün ortaları veya 1974 olması lazım, bir ‘Bekir Ağabey’ meselesi ortaya çıkarıldı. Birtakım dedikodular yayıldı. Bu dedikodular ağabeyler tarafında ciddiye alındı. Anadolu noktasında İstanbul’da hizmet eden bizlere karşı olumsuz anlamda kullanılmak istendi.

TABİÎ İŞİN BİR BOYUTU BİR ÖLÇÜDE DOĞRUYDU, ama öyle abartıldığı tarzda ‘istismâr edilme’ tarzında değildi. Konu bir ölçüde açıklığa kavuşana kadar hizmetimizde, cemaatimizde büyük sıkıntı ortaya çıktı. İlk olarak ağabeyler Bekir Ağabeyi temsil yetkisinden ittifakla azlettiler. Düşüncelerini, ‘Bundan sonra hiçbir da’vâya girmeyecek, bizimle münasebet kurmayacak, gerekirse İstanbul’dan ayrılacak, hatta yurtdışına çıksa daha iyi olur’ şeklinde açıkladılar. Bunu karara dönüştürdüler ve bu kararı Bekir Abiye bildirme vazifesini de bana verdiler.”

OLAY KENDİSİNE DE BULAŞTIRILMAK İSTENİNCE KUTLULAR HEMEN EVLENMİŞ
“Bekir Ağabey meselesini istanbul’a ve bana da bulaştırmak isteyenler oldu. Olayla ilgili en küçük bir ilgi ve bilgim yoktu. Fakat ağabeyler aleyhimize geçtiler. Anadolu’yu gezip aleyhimize konuştular. [Osman] Demirci ve [Mehmet] Kırkıncı hocalara ağabeyleri toplayıp konuşmamız gerektiğini söyledim. ‘Bu yapılanlar doğru değil, şeriata uygun değil, abileri uyarmamız lazım’ dedim. Hocalar devreye girdi ve Tahirî [Mutlu], [Mustafa] Sungur, Bayram (Yüksel), Abdullah [Yeğin], Hüsnü [Bayramoğlu], [Ahmet] Aytimur ve Said Özdemir Ağabeyler Sultanahmet’teki kaldığım evde bir araya geldiler. Hocalar böyle bir konu için kesin delilin, olayı bütün niteliği ile gören şahitlerin bulunması gerektiğini, aksi takdirde ‘iftira’ gibi ağır bir vebal altında kalınacağını söylediler. Tahirî, Sungur ve Bayram abiler iknâ oldular. Diğer ağabeyler ise fikirlerini değiştirmediler. Tahirî, Sungur ve Bayram ağabeyler ‘Gezdiğiniz yerlere tekrar giderek tashih yaparsınız’ şeklindeki teklifimizi kabullenerek gereğini yerine getirdiler.”
Abilerin, Türkiye’yi terk etmesi yönündeki kararlarını tebliğ ettiğinde Bekir Berk “Yaa, öyle mi?” şeklinde tepki verir. Kutlular devamla “O hâdiseden sonra ben ve birkaç arkadaştan başka hiç kimse Bekir Ağabeye gidemedi, gitmedi. Bir kısmı istese de gidemedi. Çünkü ağabeylerin kararı söz konusu idi” diyor.
Bekir Berk, hemen o yıl Suudî Arabistan’a gidiyor ve Cidde Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümünde programlar yapmaya başlıyor.
Kutlular, hatıralarında Nurculuk içinde hâlâ tartışma konusu olan “bekâr vakıflar” konusuna da değiniyor. Nurcular arasında evlenmeyip Nur medreselerinde kalarak hayatını “hizmet”e vakfeden isimlere “vakıf” deniyor. Kutlular, “Bekir Ağabey meselesi hizmetimiz açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bunlardan biri de genelde vakıf nur talebelerinin ‘evlenme durumunda’ kalmalarıdır. Özelde ise benim de evlenme gereği hissetmemdir” diyor.
Nurcuların aksine, hayatını Risâle-i Nur hizmetine vakfedenler ille de bekâr olacaklar diye bir şart olmadığı görüşünü savunan Kutlular, şöyle anlatıyor:
“Bekir Ağabey meselesinden sonra artık evliliğin bir gereklilik olduğuna inandım. İnancıma göre hayatta en mühim mesele namus ve haysiyet meselesidir. Böyle ulvi ve kudsi bir davada, böyle mübarek bir cemaatin içinde bu tarafımızı rencide edici ve zedeleyici dedikodular yayılmaya başlayınca evlenmeye karar verdim. Böyle dedikodular çıkınca [..] bir arada olduğumuz arkadaşlarla konaklama ihtiyacı olduğunda ayrı odalarda kalmayı prensip edindim”
Kutlular, o skandal sonrası o kadar etkilenmiş ki, “Bu dedikodular beni hizmetten ayrılmayı düşünecek kadar rahatsız etmişti. Sadece şahsımı değil, İstanbul’da birlikte hizmet ettiğimiz arkadaşları da hedef almıştı” diye anlatıyor.

BERK’İ AFOROZ EDEN “ABİ”LERİN KUTLULAR’I ŞAŞIRTAN “ÇARK”LARI
Nurcular arasında kendilerine “mutlak vekil” dedirten Nursi’nin hizmetkârları, önce Bekir Berk’in Türkiye’den tasfiyesi için şehir şehir gezerek o yüz kızartıcı skandalı yayıyor. Berk, Cidde’ye geçince de aynı “Nurcu Abi”ler, garip şekilde umre ve hacca gittiklerinde onun misafiri oluyorlar. Bu garip durumu Mehmet Kutlular şöyle anlatıyor:
“Bekir Ağabeye burada adeta ‘vatan haini’ muamelesi yapan ve onu her şeyden uzaklaştıran bir karar alan ağabeyler oraya gittikçe, Bekir Ağabey de onlarla ilgilenmeye başlayınca, hakkındaki kanaatlerini değiştirmeye başladılar. Zamanla sahip çıkmaya başladılar. Sonra da aralarını tamamen düzelttiler. Hatta bir ara meseleyi hızlandırarak Bekir Ağabeyi Türkiye’ye getirmek için seferber bile oldular.”
Kutlular, Berk’i aforoz ederek yurt dışına gönderen ve kendilerini Nursi’nin “mutlak vekil”i olarak tanımlayan “abi”lerin onu yeniden Türkiye’ye geri getirme gayretlerine kendisinin karşı çıktığını vurguluyor. İşin garibi, yüz kızartıcı bir olay gerekçesiyle kendisini aforoz edip sonra nasıl bir müdahale olduysa affededen bu isimleri Bekir Berk, “Mehdi’nin Vezirleri” olarak tanımlıyor.
BERK, “MEHDİ’NİN VEZİRİ” İLAN ETTİĞİ İSİMLERLE BİR DOST BİR DÜŞMAN
Said Nursi, eserlerinde Mehdilik iddiasını net bir şekilde reddetse ve onun kendisinden sonra geleceğini söylese de, Nurcuların çoğuna göre o, beklenen Büyük Mehdi. Risale-i Nur’daki açık ifadelerle kökten çelişse de bu iddialı fikrin yerleşmesine neden olan isimler ise muhalif nurculara göre İzmir’den Ahmed Feyzi Kul ve İstanbul’dan Bekir Berk. Ve tabii ki bu iki ismin güdümünde olduğu belirtilen ve kitledeki etkilerini güçlendirmek için “mutlak vekil” olarak tanımlanan Nurcu büyük abiler. Yani; Tahiri Mutlu, Zübeyr Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayramoğlu ve Abdullah Yeğin. Ölenler olunca bu listeye Ahmet Aytimur ve Said Özdemir gibi isimler de ekleniyor.
Bekir Berk, 1970’te yayınlanan “İlmî ve Hukuki Açıdan Nurculuk Davası” adlı kitabının 381’inci sayfasına Nursi’yi “Büyük Mehdi”, “hizmetkârlarını” da “Mehdi’nin Vezirleri” olarak tanımlayan uydurma bir hadis alıyor. Berk, alıntıladığı bu metnin içinde, “Mehdi’nin vezirleri” için, “5’ten çok, 10’dan az olmamak üzere” diyerek sayılarını da veriyor. “Mutlak Vâris” ya da “Mutlak Vekil” sıfatlarıyla takdis edilen bu isimlerin etkisiyle tarikatlardaki “şeyhimiz ne derse o” mottosu, nurculukta bir anda “abimiz ne derse o”ya evriliyor.
Başlangıcı itibarıyla kendi deyimleriyle, “ehl-i tahkik” yani “sorgulayıcı” ve “kitap merkezli” olan Nurculuk hareketi, “abiler” eliyle, “sufizm” benzeri mistik ve şahıs merkezli “kült” bir akıma dönüştürülüyor. Berk ve dahil olduğu Özel Harp Dairesi etkisindeki çoğu köy çocuğu olan bu isimler, “Mehdi’nin Vezirleri” olarak tanımlanarak Anadolu sathındaki nurcu kitlelere “sorgulanamaz” ve “kutsal” birer kişilik olarak lanse ediliyor. Teoride Nursi’nin “veziri” olarak lanse edilen bu isimlerin somut gerçekliğe bakıldığında 50 yılı aşkın süre boyunca aslında büyüyüp serpilmesine neden oldukları Fetullah Gülen’in gizli “vezir”leri rolünü üstlendikleri görülüyor. Çünkü Gülen, Nurcu kamuoyu nezdinde ne zaman zor duruma düşse bu isimler yayınladıkları “lahika mektupları” ile Gülen’in imdadına koşarak, onu “en büyük evliya” ilan ediyor. O isimlerden Mustafa Sungur’un, Gülen için, “Ben Fetullah Hoca’dan Hazreti Mesih’in kokusunu alıyorum” sözü biliniyor. Hele FETÖcülerin Pensilvanya’dan aktardıkları bir başka rivayette ise, “vezir”lerden Mustafa Sungur, Gülen’in de bulunduğu ortamda, “Keçeli, niçin ahirzamanda beklenen zatın kendin olduğunu açıklamıyorsun!” diye serzenişte bulunuyor.
İşte Berk’in aktardığı o uydurma hadisin ilgili bölümü:
"Hazret-i Mehdî Peygamberimize çok benzeyecek. Raıyyetine adâletle muamele edecek. (…) Allah'ı sevenler onun emrine tâbi olacak. Onun gününde ona uyanlar cahil, korkak, bahil olarak akşamlayıp alim, şecaatli ve kerim olarak sabahlayacaklardır. Memleketin ağırlığını (iman kurtarma yükünü) üzerlerine alacak olan 5’ten çok, 10’dan az olmamak üzere manevi vezirleri olacak. Ona tâbi olanlar ashabın (ra) izinden gidecekler. Allah'a olan ahidlerinde sadık olacaklar. Kendileri arif olacaklar. Onların cihadı silâhla değil, fikirle olacaktır.”
KUTLULAR: BERK’İN DÖNMESİNE BEN ENGEL OLDUM
Mehmet Kutlular, “büyük abiler” istese de, “Bekir Ağabeyin Türkiye’ye dönmesine ben engel oldum” diyor ve daha sonra yaşanan olayların kendisini haklı çıkardığını söylüyor.
Mehmet Fırıncı ile Mehmet Kutlular arasında yaşanan ve cemaatin Yeni Nesil ve Yeni Asya gazeteleri etrafında ikiye bölünmesine yol açan 1990 yılındaki ihtilafta, Bekir Berk, Londra’daki kanser tedavisi bitmeden apar topar Türkiye’ye getiriliyor. Berk’in Mehmet Fırıncı ve ekibine destek olduğunu söyleyen Kutlular, Fırıncı ile kendi arasında arabuluculuk yapması için iki yazarı Bekir Berk’e gönderiyor. Heyet hastaneye gittiklerinde 70’li yıllardaki skandalda adı geçen C.U.’ı Bekir Berk ile baş başa sohbet ederken buluyor ve şaşırıyorlar. Heyet, gördükleri manzarayı ve aldıkları olumsuz tepkiyi Kutlular’a aktarıyor. Kutlular, hem arabulucuk ricalarının karşılıksız kalmasına hem de yıllar önceki skandalda adı çıkmış kişiyle Berk’in hâlâ birlikte olabilmesine tepki gösteriyor.

KUTLULAR: BEKİR BERK, ÖZAL’IN DESTEĞİYLE BİZİ TASFİYE ETTİ
Mehmet Kutlular hatıralarında, iki olayda Bekir Berk’in etkin rol oynadığını vurguluyor. 3 Ocak 1990’da Yeni Nesil gazetesindeki arkadaşlarının ve kendisinin Yenibosna’daki gazete binasına sokulmamalarının arkasında Bekir Berk’in olduğunu aktarıyor. Kutlular “O günün Başbakanı Turgut Özal ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun desteğiyle Bekir Ağabey bizi gazeteden attırdı” diye tarihe not düşüyor.
Berk’in baş rolünde yer aldığı 1990 yılı Ekim ayında yapılan Ankara Kocatepe Camii’ndeki “mevlit” sonrasında yaşananları da Mehmet Kutlular özetle şöyle anlatıyor:
“Kocatepe Mevlidi sonrası koparılan irtica yaygarası neticesi ben ve bazı arkadaşlarımın 15 gün süreyle nezarette tutulmamızın arkasında da yine Bekir Berk’in olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrendim. Bekir Ağabey yine devreye Başbakan Özal ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’yu sokarak bizleri iki hafta süreyle nezâret altında mağdur ve perişan etti. Abdülkadir Aksu bu dönemde zaman zaman Fırıncı Ağabeyi telefonla arayarak ‘Bir emriniz, bir sıkıntınız var mı?’ diye sordu. Bekir Ağabeyin taraf tutması neticesi cemaatin şak diye ikiye bölünmesinde önemli rolü olmuştur.”
KIRKINCI: “ONLARIN HİZMETLERİNE BAKACAĞIZ. İNSANDIR BELKİ HATA ETMİŞ OLABİLİR”
Fetullah Gülen ve Bekir Berk’in “kader yoldaşı” Erzurumlu Mehmet Kırkıncı da bir Nurcu sitesine verdiği röportajda Bekir Berk’in yurtdışına çıkışına neden olan skandalı yorumluyor. Muhabirin, “[Mustafa] Sungur ağabeyin uğradığı iftira ile Bekir ağabeyin uğradığı iftiranın ikisi de aynı” girizgahlı “Geçtiğimiz dört-beş yıl içerisinde Sungur ağabeye atılan bir iftira var, biliyorsunuz?” şeklindeki sorusuna Mehmet Kırkıncı şu cevabı veriyor:
“Biliyorum ama itimat etmiyorum, katiyen. Onların biz hizmetine bakacağız. İftiraya itimat etmeyeceğiz, yalan, deyin bırakın bir kenara. Olmaz.

İNSANDIR, BELKİ HATA ETMİŞ OLABİLİR. HANGİMİZ HATA YAPMIYORUZ?
O bakımdan bu yalanlara bakmadan, onların hizmetine bakmamız lazım. (…) Mü’minler günah işler mi? Tonlarla. Şimdi Cenab-ı Hak, tonlarla mü’mini mi çok seviyor? Melaikeyi mi çok seviyor? Kimi çok seviyor? Mü’minleri çok seviyor. Neden bu? Çünkü mü’minler günah işlerler, Allah’tan af dilerler. Allah affeder ki Allah’ın Gafur ismi insanlarda tecelli etsin. Hikmeti bu. Bunu anlamak lazım.”
NURCULUK NASIL ÖRGÜTE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı ile oluşan Nurculuk bilinen anlamda bir örgüt değil. Hiyerarşik bir yapılanması yok. Ancak onun vefatından sonra o grubun içine giren Bekir Berk gibi isimlerin bu yapılanmayı “hiyerarşik” bir boyuta evirerek örgütleşmeye neden olduğu bilinen bir konu. Nursi, “cemiyetçiliğe” ve “siyaset”e karşı olduğunu en baştan ilan ettiği için Nurcular adına açıklama yapacak bir kurum ya da resmi bir merkez yok. Kim bir açıklama yapacaksa düşüncesini bireysel şekilde ifade etmek durumunda. Bu yüzden son dönemde sanki tüm Nurcu kitleleri temsil ediyormuş gibi açıklama yapmaya çalışan bazı grupların girişimleri, muhalif nurcular nezdinde nurcu kitlelerin sözcülüğüne dönük bir “rol kapma” ve olmayan bir “sözcülük” makamını ihdas etme gayreti olarak görülüyor.
Üzeyir Şenler’in ölmeden önce gazeteci Mustafa Aydın’a yaptığı ifşaatıyla ortaya çıktığı gibi Nurculuk yapılanmasının içine özellikle Gladyo-ÖHD adına ciddi bir sızma yapılmış. Ancak buna rağmen “Nurcuların Sözcülüğü”nü yapacak bir makam, bugüne kadar oluşturulabilmiş değil. Düne kadar hayatta olan Nursi’nin hizmetkârları kendilerini “Mutlak Vekil” olarak lanse ederek tek başlarına ya da ortak imzayla “lahika” adıyla “mektup” yayınlıyordu. Bugün onlardan hayatta kalan kimse olmadığı için genel Nurcu kitlesine hitap etme ya da onların sözcülüğünü üstlenme yetkisine artık kimse sahip değil.
Yorumlar (3)