Marovitch’ten Kestanepazarı’na... Fazıl Duygun SuperHaber'e yazdı: Vatikan’dan FETÖ’ye uzanan karanlık ilişkiler ağı
FETÖ’nün nasıl ortaya çıktığı, kimler tarafından korunduğu, hangi uluslararası çevrelerle ilişki kurduğu ve nasıl olup da sıradan bir vaizin etrafında küresel ölçekte örgütlenen devasa bir yapı meydana getirildiği hâlâ bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulmuş değildir.
Fazıl Duygun SuperHaber'e yazdı...
Türkiye, bu örgütün emniyete, yargıya, Türk Silahlı Kuvvetlerine, mülkiyeye, eğitime, iş dünyasına ve medyaya nasıl yerleştiğini ağır bedeller ödeyerek gördü. Tahşiye kumpasından askerî casusluk dosyalarına, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinden 15 Temmuz darbe girişimine kadar yaşananlar, FETÖ’nün yalnızca dinî söylemler kullanan kapalı bir cemaat olmadığını ortaya koydu.
Ancak örgütün iç yapılanması kadar dış bağlantıları da araştırılmalıdır.
Fetullah Gülen’in İzmir yılları, Kestanepazarı çevresi, Yaşar Tunagür, Ali Rıza Güven, George Marovitch ve Vatikan’la geliştirilen ilişkiler bu bakımdan yeniden incelenmesi gereken başlıklardır.
Bu tartışmaların merkezindeki isimlerden biri, Türkiye’de uzun yıllar görev yapan Katolik din adamı Monsenyör George Marovitch’tir.

Said Nursi’nin Talebeleriyle Kurulan Yakınlık
George Marovitch, yalnızca Katolik Kilisesi adına faaliyet gösteren bir din adamı olarak kalmadı. Nur hareketinin önde gelen isimleriyle yakın ilişkiler geliştirdi. Mehmet Fırıncı, Mustafa Sungur ve Kırkıncı Hoca gibi Said Nursi’nin çevresinde bulunmuş isimlerle temas kurduğu çeşitli anlatımlara ve yayınlara yansıdı.
Marovitch’in Risale-i Nur toplantılarına katıldığı, Nurcularla birlikte bulunduğu ve farklı dinî toplantılarda birlik ve beraberlik mesajları verdiği bizzat Mehmet Fırıncı tarafından da anlatıldı.

Bazı anlatımlarda Marovitch’in Said Nursi’nin vefat ettiği dönemde Urfa’da bulunduğu, hatta Said Nursi’nin ölüm döşeğinde başucunda dua ettiği ileri sürüldü. Kırkıncı Hoca’ya atfedilen bazı anlatımlarda ise Marovitch’in Said Nursi’nin vefatından hemen sonra odada Cevşen okuduğu iddia edildi.
Bu iddiaların bağımsız ve kesin belgelerle ne ölçüde doğrulandığı tartışmalıdır. Ancak tartışmasız olan husus şudur: Marovitch, Nur hareketinin bazı önemli isimleriyle sıradan bir nezaket ilişkisinin ötesine geçen yakın temaslar kurmuştur.
Asıl soru da burada başlamaktadır.

Vatikan’ın Türkiye’deki önemli temsilcilerinden biri, Nur hareketinin merkezindeki isimlerle neden bu kadar yakından ilgilenmiştir?
Said Nursi Sonrası Liderlik Mücadelesi
Said Nursi’nin vefatından sonra Nur hareketinde merkezi ve tartışmasız bir liderlik oluşmadı. Farklı talebeler, farklı gruplar ve farklı hizmet anlayışları ortaya çıktı. Hareket, deyim yerindeyse imamesi kopmuş bir tespih gibi farklı kollara ayrıldı.
Bazı çevreler, Said Nursi’nin manevi varislerinden biri olarak görülen Hacı Hulusi Yahyagil’in zamanla geri planda bırakıldığını savunmaktadır. Bu iddialara göre hareketin daha bağımsız, yerli ve geleneksel çizgisini temsil eden isimlerin etkisi sınırlandırılmış; bunun yerine dış dünyayla ilişkilere daha açık bir kadro öne çıkarılmıştır.
George Marovitch’in de bu dönemde bazı Nurcu isimlerle yakın ilişkiler kurması tesadüf olarak görülmemektedir. Marovitch’in Nur hareketinin yönetim ve temsil alanına doğrudan müdahale ettiği iddiası kanıtlanmış bir olgu değildir. Ancak onun Mustafa Sungur, Mehmet Fırıncı ve başka isimlerle geliştirdiği temaslar, hareket içindeki güç dengeleri açısından önemlidir.
Molla Muhammed Doğan ve onun çizgisini savunan çevreler ise uzun yıllardır Nur hareketi içinde bir tasfiye, yönlendirme ve itibarsızlaştırma faaliyeti yürütüldüğünü ileri sürmektedir. Onlara göre Said Nursi’nin vefatından sonra ortaya çıkan liderlik boşluğu, yalnızca içerideki ihtilaflarla değil, dış müdahalelerle de şekillendirilmiştir.
Bu tezler, “Paralel Nurculuk” veya “PNY” olarak adlandırılan yapının kökenlerine ilişkin tartışmaların da temelini oluşturmaktadır.
Marovitch ve Fetullah Gülen İlişkisi İddiaları
George Marovitch hakkında ileri sürülen en ağır iddialardan biri, Fetullah Gülen’in yükseliş sürecinde rol oynadığıdır.
Bazı yazarlar ve araştırmacılar, Marovitch’in 1960’lı yıllarda Fetullah Gülen’le temas kurduğunu, Gülen’i yakından takip ettiğini ve onun Nur hareketi içerisinden ayrı bir yapı oluşturması sürecini desteklediğini iddia etmektedir.
Hatta Marovitch’in Gülen’i “ele alıp yetiştirdiği”, Vatikan’ın ve Batılı istihbarat çevrelerinin hedeflerine uygun bir dinî lider olarak hazırladığı ileri sürülmektedir. Bu iddiaların tamamı somut, tartışmasız ve kesin belgelerle ispatlanmış değildir. Bununla birlikte Fetullah Gülen’in sonraki yıllarda geliştirdiği uluslararası ilişkiler, Vatikan ziyareti, dinler arası diyalog faaliyetleri ve Batı ülkelerinde kurduğu örgütlenme ağı, bu iddiaların yıllardır gündemde kalmasına neden olmuştur.
Gülen’in ilk yıllarında İzmir’in merkez seçilmesi de dikkat çekicidir.
Ankara başkent olması nedeniyle devletin gözetiminin yoğun olduğu bir şehirdi. İstanbul ise siyasi, ekonomik ve kültürel hareketliliği nedeniyle fazlasıyla göz önündeydi. İzmir ise dinî bir yapılanmanın daha rahat biçimde gelişebileceği bir alan olarak görülmüş olabilir.
Fetullah Gülen’in Kırklareli’ndeki görevinden sonra İzmir’e gelmesi ve Kestanepazarıçevresinde yükselmesi, örgütün başlangıç tarihi açısından kritik önemdedir.
Şinork Kalustyan’a Yazılan Mektup
Fetullah Gülen’in Ermeni Patriği Şinork Kalustyan’a yazdığı belirtilen mektup da tartışmaların önemli başlıklarından biridir.
Bu mektupta 1915 olayları hakkında son derece ağır ifadeler kullandığı, Müslümanları suçlayan ve Hristiyanları öven bir dil benimsediği ileri sürülmektedir. Mektuba atfedilen ifadelerde, Ermenilere yönelik olayların “soykırım” olarak nitelendirildiği ve “Hz. İsa’nın çocuklarının Müslüman geçinen cahiller tarafından katledildiği” yönünde sözler bulunduğu iddia edilmektedir.
Bu metnin özgünlüğü, tam içeriği, tarihi ve hangi şartlar altında kaleme alındığı ayrıca belgelenmeye muhtaçtır. Ancak Gülen’in Ermeni Patriği ile yazışması ve daha sonraki dönemlerde Hristiyan dünyasına yönelik yoğun bir yakınlık politikası izlemesi, onun dinler arası diyalog çizgisinin çok erken tarihlerde başladığını göstermektedir.
Eleştirilerin temelinde de bu nokta vardır.
Fetullah Gülen’in Papa’ya, patriklere ve Hristiyan din adamlarına yazdığı mektuplarda İslam’ı açıkça savunan ve Müslümanların itikadî hassasiyetlerini öne çıkaran bir üslup yerine, karşı tarafı fazlasıyla yücelten bir dil kullandığı ileri sürülmektedir.
Bu durum, bazı çevreler tarafından dinler arası nezaket olarak görülürken, bazı çevrelerce İslam’ın temel iddialarını geri plana iten bir teslimiyet dili olarak değerlendirilmektedir.
Mektuptan Sonra Gelen İzmir Görevi
Fetullah Gülen, 1966 yılında İzmir’de Kestanepazarı Camisi’nde vaizlik yapmaya başladı. Bu tayinin arkasında dönemin etkili din bürokratlarından Yaşar Tunagür’ünbulunduğu uzun yıllardır dile getirilmektedir.
Yaşar Tunagür, Gülen’in Diyanet içerisindeki en önemli koruyucularından biri olarak gösterilir. Tunagür’ün Ankara’ya geçmesinin ardından Gülen’in İzmir’e tayin edilmesi, örgütün kuruluş sürecinde kritik bir dönüm noktasıdır.
Gülen’in Kestanepazarı’ndaki faaliyetleri, yalnızca vaazlarla sınırlı kalmadı. Öğrenci yetiştirme faaliyetleri, yurtlar, ders halkaları, iş insanlarından toplanan mali destekler ve örgüte bağlı gençlerin yetiştirilmesi bu dönemde sistematik hâle gelmeye başladı.
Kestanepazarı Öğrenci Yetiştirme Derneği, FETÖ’nün ilk çekirdek merkezlerinden biri olarak tarihe geçti.
Bu merkezin başındaki en önemli isimlerden biri Ali Rıza Güven’di.
Ali Rıza Güven Kimdi?
Ali Rıza Güven, kamuoyuna hayırsever bir iş insanı ve Kestanepazarı Öğrenci Yetiştirme Derneği’nin kurucu başkanlarından biri olarak tanıtıldı.
Ancak Güven’in George Marovitch ile dostluğu, Nur çevreleriyle bağlantıları ve Fetullah Gülen’in yükselişindeki rolü hakkında yıllar boyunca ciddi iddialar ileri sürüldü.
Gülen, Kestanepazarı yıllarını anlattığı konuşmalarından birinde, bazı iş insanlarının bir masa etrafında toplandığını, Hacı Ahmet Bey’in 100 bin lira, Ali Rıza Güven’in ise 50 bin lira verdiğini ve o gün “hizmet” olarak tanımlanan yolun desteklenmesine karar verildiğini anlatmıştır.
Bu ifadeler, örgütün kuruluşunda dinî söylemin yanında güçlü bir mali çevrenin bulunduğunu göstermektedir.
Ali Rıza Güven ile Gülen’in ilişkisi yalnızca dernek yöneticisi-vaiz ilişkisi değildi. Güven, örgütün iş dünyası ayağını oluşturan, Gülen’i destekleyen ve Kestanepazarıyapılanmasını finanse eden etkili isimlerden biriydi.
FETÖ’nün üst düzey yöneticilerinden Abdullah Aymaz’ın, Ali Rıza Güven’in ölümünün ardından Zaman gazetesinde övgü dolu bir yazı kaleme alması da Güven’in örgüt içerisindeki önemini ortaya koymaktadır.
Örgüt mensuplarının yıllarca Ali Rıza Güven’in mezarını ziyaret ettiği ve ölüm yıldönümlerinde onu andığı yönünde yayınlar bulunmaktadır.
Üzeyir Şenler’in Masonluk İddiası
Ali Rıza Güven ve Fetullah Gülen hakkındaki en dikkat çekici iddialardan biri, Şule Yüksel Şenler’in ağabeyi Üzeyir Şenler tarafından dile getirildi.
Üzeyir Şenler, Said Nursi’yi tanıyan ve Nur hareketi içinde bulunmuş bir isimdi. Hayatının son döneminde verdiği röportajda, Ali Rıza Güven’in kendisine masonluk teşkilatına katılmayı teklif ettiğini ileri sürdü.
Şenler’in anlatımına göre Ali Rıza Güven, önce kendisini övmüş, kabiliyetlerinden söz etmiş, sonra da masonluk teşkilatında görev almasını teklif etmiştir. Üzeyir Şenler ise bu teklife sert şekilde karşı çıktığını söylemiştir.
Şenler, Ali Rıza Güven’in Fetullah Gülen’le de son derece yakın olduğunu belirtmiş ve sözlerini açık biçimde Gülen’in adını söyleyerek tamamlamıştır:
“Mesela şu anda bir numara olan birisi onunla beraber çok sıkıydı. Sıkı münasebeti vardı. Her an beraberlerdi. Fetullah ya, Fetullah!”
Bu beyanlar daha sonra bazı gazeteler ve internet siteleri tarafından “FetullahGülen’in masonluğu” iddiasının dayanaklarından biri olarak yayımlandı.
Ancak burada açık bir ayrım yapılmalıdır: Üzeyir Şenler’in Ali Rıza Güven’den masonluk teklifi aldığı yönündeki anlatımı bir tanık beyanıdır. Fetullah Gülen’in mason olduğuna dair iddia ise Şenler’in gözlemi ve yorumuna dayanmaktadır. Bu konuda kamuoyuna sunulmuş, üyelik kaydı niteliğinde tartışmasız bir belge bulunup bulunmadığı ayrıca araştırılmalıdır.
Yine de Gülen ile Ali Rıza Güven arasındaki yakınlık, Abdullah Aymaz’ın Güven’e yönelik övgüleri ve Kestanepazarı yapılanmasının niteliği, söz konusu iddiaların kolayca geçiştirilemeyeceğini göstermektedir.

Vatikan Ziyareti ve Papa II. Jean Paul
Fetullah Gülen’in uluslararası görünürlüğünde en kritik olaylardan biri, 1998 yılında Papa II. Jean Paul ile Vatikan’da yaptığı görüşmedir.
Bu ziyaret, FETÖ tarafından büyük bir diplomatik başarı ve dinler arası diyalog hamlesi olarak sunuldu. Gülen, Papa’ya çeşitli öneriler götürdü ve örgütünün Hristiyan dünyasıyla iş birliğine hazır olduğu mesajını verdi.
Görüşmenin ayarlanmasında iş insanı Üzeyir Garih’in rol oynadığı yönünde çok sayıda yayın bulunmaktadır.
Üzeyir Garih’in 2001 yılında öldürülmesi ise yıllar boyunca çeşitli iddialara konu oldu. Ancak Garih’in ölümü ile Gülen’in Vatikan ziyareti arasında bağ kuran görüşler, yargı kararıyla kesinleşmiş bir olgu değildir.
Yine de Papa görüşmesinin sembolik önemi büyüktür.
Fetullah Gülen, bu görüşmeyle artık yalnızca Türkiye içindeki bir dinî cemaatin lideri olmadığını, uluslararası dinî ve siyasi merkezlerle doğrudan ilişki kurabilen bir aktör olduğunu göstermiştir.
Eleştirenlere göre “dinler arası diyalog” adı altında yürütülen bu faaliyetler, İslam’ın itikadî sınırlarını bulanıklaştırmış, Hristiyan misyonerliğine karşı Müslümanların direncini zayıflatmış ve Gülen örgütüne Batı dünyasında meşruiyet kazandırmıştır.
Marovitch’in Papalık Misyonundaki Rolü
George Marovitch’in Fetullah Gülen ile Vatikan arasındaki ilişkilerde bir köprü görevi gördüğü sıkça ileri sürülmektedir.
Marovitch yalnızca Gülen’le değil; Mustafa Sungur, Mehmet Fırıncı ve başka Nurcu isimlerle de yakın ilişkiler kurdu. Bu nedenle bazı çevreler, onun görevinin yalnızca FETÖ’yü desteklemek olmadığını, Nur hareketinin tamamını dinler arası diyalog politikalarına yaklaştırmak olduğunu savunmaktadır.
Bu çevrelere göre Marovitch, Türkiye’deki dinî yapıları Vatikan’ın uzun vadeli stratejilerine uygun biçimde yönlendiren bir figürdü.
“Paralel Nurculuk” olarak adlandırılan yapı da bu noktada gündeme gelmektedir.
Mustafa Sungur ve Mehmet Fırıncı’nın Marovitch’le beraber dinler arası diyalog faaliyetlerinde bulunması, sempozyumlara katılması ve onunla dostane ilişkiler kurması, PNY olarak adlandırılan çevrenin Vatikan politikalarına dolaylı destek verdiği iddialarına yol açmıştır.
Bu ilişkinin doğrudan bir örgütsel bağ mı, dinî diyalog faaliyeti mi, yoksa karşılıklı faydaya dayalı bir temas mı olduğu bütün belgeleriyle açığa çıkarılmalıdır.
Gladio ve CIA İddiaları
Fetullah Gülen’in CIA, Gladio ve Vatikan tarafından desteklenen bir proje olduğu tezi uzun yıllardır dile getirilmektedir.
Özellikle Gülen’in Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşmesinden sonra CIA’in eski mensuplarıyla ilişkileri, oturum izni sürecinde kendisine verilen destek mektupları ve örgütün ABD’deki eğitim ağı bu iddiaları güçlendirmiştir.
Ancak George Marovitch’in doğrudan CIA ajanı olduğu veya Gülen’in bizzat CIA-Vatikan ortak projesi olarak tasarlandığı iddiası kesinleşmiş bir yargı hükmü değildir. Bu tür değerlendirmeler, çeşitli yazarların, gazetecilerin ve araştırmacıların tezleri olarak ele alınmalıdır.
Bununla birlikte örgütün ABD ve Avrupa’daki olağanüstü hareket alanı, okullarının farklı ülkelerde gördüğü siyasi destek, Batılı devletlerin firari örgüt yöneticilerini iade etmemesi ve FETÖ’nün uluslararası ilişkileri bu şüphelerin tamamen temelsiz olmadığını göstermektedir.
Gladio tartışmaları da bu çerçevede önemlidir.
Said Nursi sonrası Nur hareketinde ortaya çıkan liderlik boşluğunun, Batılı istihbarat ve siyasal çevreler tarafından kullanıldığı; hareket içine yerleştirilen veya dışarıdan desteklenen unsurlar aracılığıyla yeni yapılar kurulduğu ileri sürülmektedir.
Fetullah Gülen’in bu dağınıklıktan yararlanarak Nur hareketinin kavramlarını, insan kaynağını ve dinî meşruiyetini kullandığı açıktır. Ancak Gülen zamanla Said Nursi’nin eserlerini kendi örgütsel hedefleri doğrultusunda yorumlamış ve ayrı bir liderlik kültü oluşturmuştur.
Bu dönüşüm, bazı Nurcu çevreler tarafından “Hristiyan Nurculuk” şeklinde nitelendirilmektedir.
İslam’ın Teolojik Sınırlarının Aşındırılması
FETÖ’nün dinler arası diyalog anlayışı, sıradan bir hoşgörü faaliyetinin çok ötesine geçti.
Örgütün yayınlarında Hristiyan din adamlarına geniş yer verildi. Kiliselerle ortak etkinlikler düzenlendi. Papa ve diğer Hristiyan liderler övüldü. Buna karşılık İslam’ın teolojik üstünlük iddiası, tebliğ anlayışı ve itikadî sınırları geri plana itildi.
Eleştirenlere göre Fetullah Gülen, Hristiyanlık misyonerliğine karşı Müslümanları uyarmak yerine, Müslüman toplulukları bu faaliyetlere karşı savunmasız hâle getirdi.
Dinler arası diyalog adı altında dinlerin ortaklaştırılması, Hz. İsa’nın konumu, Ehl-i kitabın kurtuluşu ve misyonerlik faaliyetleri konusunda İslam’ın klasik yaklaşımından uzak söylemler geliştirildi.
FETÖ’nün bu çizgisi, örgüte Batı’da meşruiyet sağlarken Türkiye’deki muhafazakâr kitlelerin dinî duygularını kullanmasına da imkân verdi.
Örgüt içeride “hizmet”, “iman”, “fedakârlık” ve “altın nesil” söylemlerini kullanırken; dışarıda diyalog, hoşgörü, ılımlı İslam ve Batı’yla uyumlu din modeli üzerinden hareket etti.
Marovitch’in Kazası ve Sema Hastanesi
George Marovitch’in hayatının son yılları da FETÖ ile ilişkileri bakımından dikkat çekicidir.
Marovitch, Roma’da bir tren istasyonunda raylara düşerek ağır yaralandı. Olay hakkında farklı tarihler ve farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bazı yayınlarda olayın şüpheli olduğu ve Marovitch’in raylara itilmiş olabileceği ileri sürülse de bunun kesinleşmiş bir cinayet vakası olduğuna dair güvenilir bir yargı kararı bulunmamaktadır.
Ağır yaralanan Marovitch’in daha sonra Türkiye’ye getirildiği ve FETÖ bağlantılı Özel Sema Hastanesi’nde uzun süre tedavi gördüğü bilinmektedir.
Sema Hastanesi, örgütün sağlık alanındaki en önemli kuruluşlarından biri olarak kabul ediliyordu. Hastanenin FETÖ’nün üst düzey isimlerinden Mustafa Özcan’ın etkisi altında olduğu yönünde çok sayıda değerlendirme bulunmaktadır.
Mustafa Özcan, örgütün en kritik yöneticilerinden, mali ve stratejik karar mekanizmalarında etkili isimlerinden biri olarak tanınmaktadır.
Marovitch’in Vatikan’a veya Avrupa’daki başka bir hastaneye değil, FETÖ bağlantılı Sema Hastanesi’ne getirilmesi, örgütle arasındaki ilişkinin boyutuna ilişkin soru işaretlerini artırmıştır.
Marovitch, 18 Mart 2012’de 81 yaşında hayatını kaybetti. Hastane açıklamasında ölüm nedeninin sepsis sürecinde gelişen kalp durması olduğu bildirildi.
Sema Hastanesi’nde tedavi edilen bir diğer önemli isim de Mustafa Sungur’du. Sungur da aynı hastanede hayatını kaybetti.
Bu durum tek başına bir suç veya örgütsel ilişki kanıtı değildir. Ancak FETÖ’nünsağlık kuruluşunun hem Marovitch hem de Nur hareketinin önde gelen isimlerinden Mustafa Sungur için tercih edilmesi, dönemin ilişkiler ağını göstermesi bakımından önemlidir.
“Marovitch Müslüman Oldu” Tartışması
George Marovitch’in ölümünden sonra Mehmet Fırıncı dikkat çekici bir iddia ortaya attı.
Fırıncı, Marovitch’in Aksaray Yusufpaşa’daki Selçuk Dershanesi’nde bir Risale-i Nur toplantısına katıldığını, burada gençlere birlik mesajı verdiğini ve ardından Kelime-i Tevhid getirdiğini söyledi.
Risale Haber gibi bazı yayın organlarında da Marovitch’in ölmeden önce Müslüman olduğu ve Müslüman mezarlığına defnedilmek istediği iddiası yer aldı.
Ancak Marovitch’in ailesi ve Katolik çevreleri bu iddialara karşı çıktı. Vatikan’ın ve ailesinin tepkisi üzerine bazı haberlerin kaldırıldığı ileri sürüldü.
Marovitch’in cenazesinin Katolik ayiniyle kaldırılması ve Şişli’deki Fransız Latin Katolik Mezarlığı’na defnedilmesi, onun resmî olarak Katolik kimliğiyle öldüğünü göstermektedir.
Bu nedenle “Müslüman oldu” iddiası doğrulanmış bir gerçek olarak kabul edilemez.
Asıl dikkat çekici nokta, FETÖ ve ona yakın Nurcu çevrelerin Marovitch’i ölümünden sonra Müslüman ilan etme ihtiyacı hissetmesidir.
Bu çaba, Marovitch’le kurulan yakın ilişkinin tabanda oluşturabileceği tepkiyi azaltma girişimi olarak yorumlanabilir.
Cenazeye Katılan İsimler
George Marovitch için Saint Esprit Kilisesi’nde Katolik ayini düzenlendi. Ayini Latin Katolik Episkoposu Louis Pelâtre yönetti.
Cenaze törenine Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ, Türkiye Ermenileri Patrik Vekili Aram Ateşyan, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül katıldı.
FETÖ çevresini temsilen Harun Tokak’ın da törende bulunduğu basına yansıdı.
Harun Tokak, örgütün dinler arası diyalog faaliyetlerinde öne çıkan ve FetullahGülen’e yakınlığıyla bilinen isimlerden biriydi.
Bu katılım, Marovitch’in yalnızca Katolik cemaati içinde değil, Türkiye’deki siyasi ve dinî çevreler nezdinde de etkili bir isim olduğunu göstermektedir.
Abdullah Aymaz ve İsrail Yapılanması
FETÖ’nün üst düzey yöneticilerinden Abdullah Aymaz’ın adı da bu ilişkiler ağında öne çıkmaktadır.
Aymaz, örgütün Avrupa yapılanmasında etkili görevler üstlenmiş ve FetullahGülen’in yakın çevresinde yer almıştır. Bazı yayınlarda “İsrail imamı” olarak anılmıştır.
Ali Rıza Güven’in ölümünün ardından kaleme aldığı övgü yazısı, Güven’in örgüt tarihindeki önemini göstermektedir.
Eğer Ali Rıza Güven yalnızca sıradan bir dernek yöneticisi ve hayırsever olsaydı, örgütün en üst düzey isimlerinden Abdullah Aymaz’ın onu özel bir saygıyla anmasının nedeni nedir?
Bu sorunun cevabı, Kestanepazarı’nda kurulan ilk çekirdek kadronun incelenmesinde saklıdır.
Fetullah Gülen’in Kurduğu Yeni Dinî-Siyasi Model
Fetullah Gülen, Nur hareketinin dilini ve Said Nursi’nin eserlerini kullandı; ancak zamanla tamamen kendisine bağlı, merkeziyetçi ve hiyerarşik bir örgüt kurdu.
Bu yapıda Fetullah Gülen tartışılmaz liderdi. Onun sözleri rüya, keramet ve manevi işaret anlatılarıyla kutsallaştırıldı. Örgüt mensupları, ailelerinden ve toplumdan gizlenen hücreler hâlinde örgütlendi.
Dinî hizmet söylemiyle yetiştirilen kadrolar, sınav sorularının çalınmasından devlet kurumlarına sızmaya, hukuka aykırı dinlemelerden kumpas davalarına ve nihayet darbeye kadar uzanan suçlarda kullanıldı.
FETÖ’nün tabanındaki insanlar İslam’a hizmet ettiklerini düşünürken, örgütün üst yönetimi uluslararası güç merkezleriyle ilişkiler kurdu.
Batı’da okullar, diyalog merkezleri, dernekler, düşünce kuruluşları ve lobi şirketleri üzerinden meşruiyet üretildi. Türkiye’de ise devletin bütün kritik kurumları hedef alındı.
Bu çift yönlü strateji, FETÖ’nün asıl karakterini göstermektedir.
“Hristiyan Nurculuk” Eleştirisi
Fetullah Gülen’in geliştirdiği dinler arası diyalog çizgisi, bazı Nurcu çevreler tarafından “Hristiyan Nurculuk” olarak adlandırıldı.
Bu sert nitelendirmenin nedeni, Gülen’in Said Nursi’nin eserlerindeki bazı ifadeleri bağlamından kopararak Hristiyan dünyasıyla sınırsız ittifak anlayışına dayanak yapmasıdır.
Oysa Said Nursi’nin Hristiyanlarla iş birliğine ilişkin değerlendirmeleri, dinsizliğe ve komünizme karşı belirli şartlara bağlı bir dayanışmayı anlatmaktadır. Bu yaklaşım, İslam’ın itikadî esaslarının terk edilmesi veya misyonerlik faaliyetlerine alan açılması anlamına gelmez.
FETÖ ise bu sınırlı yaklaşımı küresel diyalog projesine dönüştürdü.
Papa görüşmesi, patriklerle yazışmalar, kiliselerle ortak toplantılar ve dinlerin ortaklaştırıldığı söylemler bu projenin parçaları hâline geldi.
Bu süreçte Risale-i Nur’un dili kullanıldı; ancak Gülen’in kişisel ve örgütsel hedefleri merkeze yerleştirildi.
Şimdi cevaplanması gereken soru şudur:
Bu yapı daha yolun başındayken kimler tarafından desteklendi, kimler tarafından korundu ve hangi uluslararası çevreler tarafından kullanışlı bir araca dönüştürüldü?
Türkiye, yalnızca 15 Temmuz’un darbecilerini değil, o darbeci örgütün yarım asırlık kuruluş ve himaye düzenini de bütün yönleriyle açığa çıkarmadan bu dosyayı kapatmamalıdır.
Yorumlar (7)