Tarihin en zengin Kralı Mansa Musa’nın Kâbe yolculuğu ve Kongo soykırımının Türk monşerlerle ilgisi nedir?

Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz ile eski hariciyeci Namık Tan arasında Afrika’daki Türk elçilikleri üzerinden başlayan tartışma, Osmanlı ve Afrika tarihinin acı sayfalarını yeniden gündeme getirdi. Yüzyıllar önce Mansa Musa’nın mirasına göz diken sömürgecilerin önünü Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi açmış, benzer bir zafiyet Kongo soykırımında da milyonlarca masumun ölümüne neden olmuştu.

Tarihin en zengin Kralı Mansa Musa’nın Kâbe yolculuğu ve Kongo soykırımının Türk monşerlerle ilgisi nedir?

Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz ve eski Hariciyeci Namık Tan arasında son günlerde kamuoyuna da yansıyan tuhaf bir tartışma söz konu.

Namık Tan, Afrika’daki Türk elçiliklerinin gereksizliğinden söz açıp bu temsilciliklerin Türkiye’nin saygınlığına gölge düşürdüğünü iddia ederken Nuh Yılmaz sert bir şekilde itiraz ediyor ve Tan’ın liyakatsiz bir politikacı olduğuna işaret etmektedir.

Tan’ın iyi bir hariciyeci olup olmadığını bilemeyiz; ama onun söylemlerini asırlar evvel de dile getiren devlet adamları bulunuyordu ve bu söylem milyonlarca masumun canına nasıl mal olduğunu buyurun yakından inceleyelim.

Mansa Musa’nın yolculuğu ve mirasının yankıları

Balıkçılık imkânları ve Mali coğrafyasına has, temel gıda ürünleriyle yeryüzünde insanoğlu için yaratılmış bir cennet bahçesini andırır; ama Mali’nin sahip olduğu zenginlikler yalnızca toprağın üzerindekilerle sınırlı değildir. Dünyanın en değerli altın rezervleri Mali’nin evlatlarına bahşedilmişti.

Mansa Kanku Musa, Mali’de iktidarı 1312 tarihinde ele geçirdiğinde Mali için tarih artık başka bir seyirde ilerleyecekti.

Kral Musa tahta geçtiğinde kendisine bağlı Komutan Saran Mandian ile birlikte Afrika’da bulunan birçok bölgeyi fethetmiş ve kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarıyla; Kral Musa, kısa süre içerisinde 100 bin yaya 100 bin de atlı askerden oluşan devasa bir Mali ordusu oluşturmuştu.

Kral Mansa Musa’nın kurduğu devasa imparatorluk göz kamaştırıyordu. Kral Musa, Afrika’nın yeraltı madenlerini çıkartarak ülkesine büyük bir bolluk ve zenginlik getirdi. Tüm dünya ona kısa sürede Madenlerin Efendisi Musa diyecekti.

İslam dinine büyük bir inançla bağlı olan Kral Musa, Afrika’da on binlerce kişinin gönüllülük esasıyla Müslümanlığı seçmesine öncülük etti.

Halkının İslamiyet’i benimsediğini gören Kral Musa, Timbuk’ta eşsiz bir caminin inşa edilmesini emretti. Sonuç gerçekten de muazzamdı. 1327 tarihinde yapımı tamamlanan Djinguereber (Cenne) Camisinin estetik açıdan Afrika’da bir eşi benzeri daha bulunmuyordu.

Dağıttığı zekât bile Karun’un hazinesini ikiye katlayan büyük Kral Mansa Musa, Mekke’ye gidecekti; ama bu öyle bir yolculuk olmalıydı ki insanlar asırlar sonra dahi hakkında konuşmalıydı.

Bu yolculuk için Mansa Musa’nın danışmanları yıllarca süren bir hazırlık çalışması başlattı. Yalnızca 100 deveye on binlerce külçe altın dolduruldu. Bu altınların güvenliği için yaklaşık 500 köle kullanıldı. Başkent Niani ve Mekke arasında yaklaşık 5 bin kilometrelik mesafe söz konusuydu. Dolayısıyla on binlerce muhafız askerin yanı sıra lojistik amaçlı sayısız büyük baş hayvan ve ağzına kadar dolu tahıl arabaları bu yolculukta Kral Musa’ya eşlik etti.

Yolculuğu sırasında her yere altın saçan Mansa Musa’nın seyahatini Ünlü Arap tarihçi Makrizi, şöyle tarif edecekti;

“Kahverengi saçlı, hoş yüzlü ve çevik vücutlu gencecik bir adamdı. Kim yanına varsa verdiği hediyelerle kişinin aklını başından alırdı.”

Mansa Musa’nın yolculuğunun efsaneleri Batı’nın iştahını kabartacak ve Afrika altın rezervi haritaları Batılı deniz sömürgecilerinin başucundan ayrılmayacaktı.

Osmanlı ve Mansa Musa’nın mirası

Mansa Musa’dan sonra onun mirası üzerine kurulan Songay Sultanlığı, Osmanlı ve Türkler için son derece değerliydi.

İstanbul, Songay’da temsilciler bulundururken Mansa Musa’nın evlatları da İstanbul’da Halife’nin dizlerinin dibinden ayrılmıyordu. Özellikle Kur’an okumadaki marifetleri ve saf iyilikleri ile Afrika’nın kara incileri Osmanlı için son derece saygındı.

Öte taraftan Osmanlı’ya zaman zaman isyan eden ve çoğu vakit bağlılığını sunan Tunuslu Ahmed el-Mansûr, yeryüzünün en habis ruhlu liderlerinden birisiydi.

Türklerin Afrika’nın bu denli içlerine müdahale etmesinden rahatsızlık duyuyor ve Osmanlı’yı bölgeden söküp atarken Mansa Musa’dan kalan zenginliğe çökmenin hayallerini kuruyordu.

Nihayet Osmanlı bir hata yaparak temsilciliklerini ve bölgedeki misyonlarını çekerek Mansur’un iktidar alanına zemin sağladı.

Sonuç korkunçtu!

Habis ruhlu Ahmed el-Mansûr başarılı oldu.

Timbuktu, Cenne ve Songay'ın başkenti olan Gao’da tarihte eşine az rastlanan katliamlarla Kral Mansa Musa’nın tüm maddi mirasını yağmaladı.

Üstelik bu cürmü İspanyollarla gerçekleştirdi.

Batı artık Afrika’ya sızmayı başarmış ve neredeyse iki asırdır hayalini kurduğu Mansa Musa krallığına girmişti. Üstelik bunu Osmanlı bölgeden çekilir çekilmez gerçekleştirmişti.

İstanbul uleması ayağa kalktı ve padişahın duruma müdahale etmesi için ikna etti.

Kılıç Ali Reis komutasında bir ordu gönderilerek Mansur’un başı ezilse de artık Batılı maceraperestler için Afrika’nın kanı dişlerine değmişti.

Sultan Abdülhamit’in çabaları başarılı olsa Kongo’da milyonlar ölmeyecekti!

En az Mansa Musa’nın mirasının yağmalanması kadar acı olan bir başka hatıra Belçika’nın Kongo havzasını işgalidir.

Tarihin en büyük birkaç soykırımından birisi olarak kabul edilen Kongo işgaline tarihte engel olmaya çalışan tek isim Sultan Abdülhamit ve dönemin Türk dışişleriydi.

Belçika kralı II. Léopold, 19. Yüzyılda tüm Kongo Havzasını ilhak etmek için harekete geçtiğinde Güney Sudan topraklarını, Hatt-ı İstivâ (Ruanda) ve Bağımsız Kongo Cumhuriyeti’ni de hedefleri içerisindeydi.

Osmanlı, Mısır üzerinden Kongo’da çoğunlukla devlet temsilcileri ve bazen de asker bulunduruyordu.

Ahmed Muhtar Paşa’nın Sultan Abdülhamit’e gönderdiği raporlar doğrultusunda Belçika’nın yakın zamanda burayı işgal etmesi gündeme geldiğinde İstanbul önce burayı bölgedeki misyonları ile savunmaya çalışmışsa da Sultan Abdülhamit devreye girmiştir. Kongo’yu doğrudan Osmanlı toprağı ilan ederek bu işgali protesto eden notaları büyük başkentlere yollayacaktı.

Bu çabalara karşı 12 Mayıs 1894 tarihinde İngiltere, Belçika işle anlaşarak Kongo Havzasından Osmanlı ve Fransa’yı söküp atmak için İngilizlerin önünü açtı. Tam bu noktada yapılan antlaşmada kâğıt üstünde yukarı Nil toprakları için Osmanlı toprağı ibaresi kullanılarak Osmanlı hükümeti sakinleştirilmeye ve kontrol altına alınmaya çalışılıyordu.

İçeride aydınlar ise Sultan Abdülhamit’e ciddi eleştiriler getiriyordu. Çoğu kimsenin haritada yerini bile gösteremeyeceği Kongo için Türk dış politikasının saygınlığını ayaklar altına alınmasına ve devletin ali çıkarlarının riske edilmesine karşı çıkıyorlardı.

Hükümetin de bu eleştirilerden etkilendiğini gören Sultan Abdülhamit meseleye tekrar müdahale etti ve bu kez bizzat kendi imzasıyla hem İngiltere’ye hem de Belçika’ya yeni notalar gönderdi.

Tıpkı Mansa Musa’nın mirasını yağmalayan Mansur gibi bir karakter olan Mısır yöneticisi Nubar Paşa bir oldubitti ile Belçika’ya Kongo’nun kapılarını aralar.

Sonuç insanlık tarihi açısından utanç vericidir.

Şimdi dönüp Hariciye’de Afrika’daki temsilciliklerimizin varlığının tartışıldığını gördüğümüzde bunu bahse açanların geçmişi iyi bilmeyen kişiler olarak değerlendirmek lazım. Aksi halde ne Ahmed el-Mansûr gibi canilerden ne de Nubar Paşa gibi hainlerden hiçbir farkları yok demektir.