Sadakatin ihanete dönüştüğü yer... Hüseyin Kaya yazdı: Allah'a giden yolda kendini kaybetmek!
İnsan, yalnızca inandıklarıyla değil, inandıklarına rağmen yaptıklarıyla da tanınır. Belki de insanlığın en büyük yanılgılarından biri, bir şeye inanmanın o şeyin gerektirdiği ahlaka sahip olmak için yeterli olduğunu düşünmesidir. Oysa inanmak başka, inandığının insanı olmak başkadır.
Türkiye'de siyasal İslamcıların ve muhafazakârların yaşadığı büyük serüvene, yalnızca iktidarın nimetleriyle bozulmuş insanların hikâyesi olarak bakmak eksik kalacaktır. Çünkü mesele, parayla tanışınca değişenlerin, makam sahibi olunca kibirlenenlerin, gücü elde edince adaleti unutanların hikâyesinden ibaret değildir.
Asıl mesele, daha iktidara gelmeden önce zihinsel ve varoluşsal temellerinde taşıdıkları çelişkilerin, iktidarın imkânlarıyla görünür hâle gelmesidir.
İktidar insanı her zaman bozmaz; bazen insanın içinde öteden beri bulunan bozukluğu görünür kılar.
Bu nedenle Türkiye'deki siyasal İslam'ın yaşadığı kriz, yalnızca siyasi değil; ahlaki, epistemolojik ve nihayet ontolojik bir krizdir.
REZZÂK'A İNANIP RIZIKTAN KORKMAK
İnsanın dünyayla ilişkisinde iki büyük imtihan vardır: Güvende olmak ve değerli hissetmek.
Para, birincisinin; makam, şöhret ve statü ise çoğu zaman ikincisinin aracı hâline gelir.
İnsan başlangıçta geçinmek için para kazanır. Sonra para biriktirmek için yaşamaya başlar. Önce saygınlık ister, sonra başkalarının kendisine gösterdiği saygıyı kendi değerinin ölçüsü sanır.
Nihayet sahip olduklarını kaybetmemek uğruna, sahip olması gereken bütün erdemleri kaybedebilir.
Burada Müslüman insan açısından çok daha derin bir paradoks vardır.
Allah'ın Rezzâk olduğuna inanıp rızkından korkmak; dünyanın geçiciliğine inanıp dünya malına ebedîymiş gibi sarılmak; hesap gününe inanıp dünyada hesap vermekten kaçınmak nasıl açıklanabilir?
Mülkiyetin kendisi günah değildir. Servet sahibi olmak da ahlaksızlık değildir. Fakat servetin insanın iradesini, vicdanını ve hakikat karşısındaki bağımsızlığını satın alması, varoluşsal bir yenilgidir.
Bugün kimi siyasal İslamcıların ve muhafazakârların yaşadığı dram, yalnızca haksız servet edinme iddialarında aranamaz.
Hiç yolsuzluk yapmamış bir insan da servete, makama ve güce yüklediği anlam nedeniyle varoluşsal bir iflas yaşayabilir.
Çünkü insanın imtihanı yalnızca neyi elde ettiği değil, elde ettiklerinin kendisini neye dönüştürdüğüdür.
SADAKATİN İHANETE DÖNÜŞTÜĞÜ YER
Türkiye'nin siyasi kültüründe lidere bağlılık, zaman zaman ahlaki bir üstünlük gibi sunuluyor.
Lidere sadık olmak, davaya sadık olmakla; davaya sadık olmak da neredeyse dine, millete ve vatana sadık olmakla eş tutulabiliyor.
İşte büyük yanılgı burada başlıyor.
Bir insanın kendi aklına, vicdanına ve ahlaki sorumluluğuna rağmen bir lidere bağlılık göstermesi, gerçekte sadakat midir?
Yoksa sadakat görüntüsü altında insanın kendisine ihanet etmesi midir?
Kendisine ihanet edenin liderine ihanet etmeyeceğini beklemek ahmaklıktır.
Çünkü kendi vicdanını susturabilen insan, yarın çıkarları değiştiğinde liderini de terk edebilir.
Üstelik kendisine ihanet ederek lidere sadakat göstermekte ısrar edenleri erdemli saymak da başka bir budalalıktır.
Sadakat, iradenin teslimi değildir. Sadakat, hakikate karşı sorumluluğun korunmasıdır.
İnsanın liderine söyleyebileceği en değerli söz, her zaman 'Emrinizdeyim' değildir.
Bazen 'Yanılıyorsunuz' diyebilmesidir.
Kendisini eleştirenleri hain, sorgulayanları düşman, itiraz edenleri nankör sayan bir siyasi anlayış, zamanla etrafında hakikati söyleyen insanlar değil, fırsat kollayan sadakat göstericileri biriktirir.
Herkes birbirinin düşmesini bekler. Herkes bir başkasının yerine geçmenin hesabını yapar. Dün kutsanan kişi bugün gözden çıkarılır; dün hain ilan edilen, yarın menfaat gereği dost olabilir.
Ve bütün bunlar dava, vefa, millet, bayrak, din ve devlet adına yapılabilir.
Kutsal değerlerin istismarı, onları açıkça inkâr etmekten daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Çünkü açık inkâr karşısında insan kendisini savunabilir. Fakat kutsalın arkasına gizlenen çıkarı fark etmek çok daha zordur.
MİLLÎ İRADE ŞAŞABİLİR, MAHŞERÎ VİCDAN SUSMAZ
Demokrasi, milletin iradesine dayanır. Millî irade, siyasal meşruiyetin vazgeçilmez kaynaklarından biridir.
Ancak millî irade, ahlaki yanılmazlık makamı değildir.
Çoğunluk yanılabilir. Toplum korkabilir. Kitleler aldatılabilir. İnsanlar akıllarını kullanmak yerine duygularının, öfkelerinin ve aidiyetlerinin peşinden gidebilir.
Bir kararın milyonlarca insan tarafından desteklenmesi, o kararın mutlaka adil olduğunu göstermez.
Millî irade şaşabilir; mahşerî vicdan şeksiz ve şüphesizdir.
Burada mahşerî vicdanla kastettiğim, günlük siyasetin değişken kanaatleri değil; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve nihayet ilahi adaletle yüzleştiği hakikat ufkudur.
Millî irade yönetme yetkisini verir; hiç kimseye zulmetme hakkı vermez.
Sandık, iktidarı belirler. Vicdan ise iktidarın neye dönüşmemesi gerektiğini hatırlatır.
Bir toplumda akıl geri çekilip hamaset öne çıktığında, hakikat sloganların altında kalır.
Vatan sevgisi, vatan adına yapılan her işi onaylamaya; din sevgisi, din adına konuşan herkese inanmaya; millî birlik ise haksızlık karşısında susmaya dönüştürülürse, kutsal değerler insanı yüceltmek yerine onun iradesini kuşatan araçlara dönüşebilir.
Oysa bayrağı sevmek, bayrağın altında yaşayan insanların hakkını korumaktır.
Vatanı sevmek, vatanın imkânlarını birkaç kişinin imtiyazına dönüştürmemektir.
Dine saygı duymak, dinin adalet ve merhamet ilkelerini siyasal menfaatlerin üzerinde tutabilmektir.
İNANÇLI OLMAK NEDEN AHLAKLI OLMAYA YETMİYOR?
Bu soru, yalnızca siyasal İslamcıların değil, bütün inananların kendilerine sorması gereken bir sorudur.
Bir insan namaz kılabilir, oruç tutabilir, dinî kurallara titizlikle bağlı kalabilir. Buna rağmen başkasının hakkını küçümseyebilir, yalan söyleyebilir, haksızlığı savunabilir ve kendi grubunun menfaatini adaletin önüne koyabilir.
Çünkü ibadet, ahlaki sorumluluğun yerine geçmez.
Daha önemlisi, yanlış bir bilgi ve anlam dünyası içinde şekillenen dindarlık, insanı hakikate yaklaştırmak yerine kendi doğrularının esiri hâline getirebilir.
Burada yalnızca amelî değil, itikadî bir meseleyle karşı karşıyayız.
Tarih boyunca dinin çevresinde oluşan gelenekler, kültürel kabuller, siyasi ihtiyaçlar, kurumsal yorumlar ve mezhepsel alışkanlıklar, zaman zaman dinin asli ilkeleriyle birbirine karıştırılmıştır.
Böylece yorumlar hakikat, alışkanlıklar ibadet, tarihsel tercihler değişmez hükümler gibi algılanabilmiştir.
Yanlış bildiğimiz doğrular kadar, doğru bildiğimiz yanlışlar da vardır.
Hatta insanı en çok yanıltan, yanlış olduğunu bilmediği yanlışlardır.
Hz. Muhammed'in tebliğinin merkezindeki doğruluk, emanet, adalet, merhamet, istişare ve insan onuru ilkeleri yerine; itaati, biçimi, aidiyeti ve üstünlük duygusunu koyan bir din anlayışı, kendisini ne kadar dindar sayarsa saysın, peygamberî ahlakla arasındaki mesafeyi büyütür.
Bu nedenle siyasal İslamcıların önündeki sorun, yalnızca daha dürüst yöneticiler bulmak değildir.
Yanlış bir varoluş anlayışından doğru bir siyaset üretilemez.
Yolsuzluk yapmasalar da, kamu malına el uzatmasalar da, bütün makamları ehil insanlara dağıtsalar da, insanı ve Tanrı'yı anlamlandırma biçimlerindeki epistemolojik yetersizlik devam ettiği sürece aynı duvara başka bir yerden çarpacaklardır.
TANRI UZAKTA DEĞİL: HER AN BİR OLUŞTA
Belki de Müslümanların her şeyden önce yeniden düşünmeleri gereken mesele, Tanrı tasavvurudur.
Tanrı'yı yalnızca göklerin ötesinde, dünyayı yaratmış ve ardından insanın davranışlarını uzaktan izleyen bir kudret olarak düşünmek, Kur'an'ın sunduğu ilahi yakınlık ve süreklilik ufkunu daraltabilir.
Oysa Rahmân Suresi'nin 29. ayeti, son derece çarpıcı bir hakikate işaret eder:
'O, her an bir iştedir.'
Bu ifade, ilahi yaratmanın, kudretin ve tasarrufun sürekliliğini düşünmeye davettir.
Varoluş, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş bir yaratılış hadisesinin ardından kendi başına bırakılmış bir düzen olarak kavranamaz.
Her an yeni ilişkiler, yeni imkânlar, yeni sorumluluklar ve yeni oluşlar ortaya çıkar.
Tanrı'nın aşkınlığını inkâr etmeden O'nun varoluşa yakınlığını düşünmek mümkündür.
İnsan da bu oluşun içinde, aklıyla, iradesiyle, sezgisiyle, vicdanıyla ve eylemleriyle sorumluluk üstlenen bir varlıktır.
İnsanı yalnızca emirleri yerine getiren, yasaklardan kaçınan, ödül bekleyen ve cezadan korkan bir varlığa indirgemek, onun varoluşsal derinliğini eksiltir.
İnsanın yeryüzündeki sorumluluğu, düşünmeden itaat etmek değil; hakikati aramak, adaleti gerçekleştirmek ve varoluşa karşı taşıdığı emaneti idrak etmektir.
Aklını kullanmayan insan, iradesini başkasına emanet eder; iradesini başkasına emanet eden insan ise kendi varoluşuna yabancılaşır.
Bu nedenle bağnazlık, yalnızca farklı düşüncelere tahammülsüzlük değildir.
Bağnazlık, insanın kendi düşüncesini yeniden düşünme yeteneğini kaybetmesidir.
MUHAFAZA ETMEK Mİ, HAKİKATİ ARAMAK MI?
Muhafazakârlığın en büyük açmazlarından biri, korunması gereken değerlerle sorgulanması gereken tarihsel alışkanlıkları birbirine karıştırabilmesidir.
Oysa her eski doğru değildir. Her gelenek kutsal değildir. Her yenilik de yozlaşma anlamına gelmez.
Geçmişten devraldığımız şeylerin bir kısmı hikmet, bir kısmı tecrübe, bir kısmı ise yalnızca tekrar edilmiş yanılgılardır.
Bir düşüncenin yüzyıllardır kabul ediliyor olması, onun doğruluğunun kesin kanıtı değildir.
Üstelik insanlık yalnızca teknik bakımdan gelişmez. Ahlaki, hukuki, felsefi ve varoluşsal bakımdan da yeni imkânlar keşfeder.
Köleliğin reddi, insan haklarının gelişimi, kadınların eşit yurttaşlık mücadelesi, çocuk hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü gibi tarihsel kazanımlar, insanlığın kendisini yeniden değerlendirme çabasının örnekleridir.
Müslümanlar bu gelişmeleri yalnızca dışarıdan gelen tehditler olarak görürlerse, kendi inançlarının adalet ve insan onuru ilkelerini çağın bilgisiyle yeniden buluşturma fırsatını kaybederler.
İnsanlık ilerlerken hakikatin geçmişte tamamlanmış bütün yorumlarına hapsolmak, hakikate sadakat değil, yoruma esaret olabilir.
Hakikati muhafaza etmekle, hakikat adına geçmişi muhafaza etmek aynı şey değildir.
Birincisi insanı geliştirir; ikincisi insanı kendi tarihinin tutsağına dönüştürebilir.
DUVARA TOSLAMAK KAÇINILMAZ MI?
Türkiye'de siyasal İslamcıların ve muhafazakârların önünde tarihsel bir tercih bulunmaktadır.
Ya yaşananları yalnızca birtakım yöneticilerin kişisel zaaflarına, dünyevileşmeye, yanlış kadrolara ve iktidarın yıpratıcı etkisine bağlayacaklar.
Ya da daha derin bir sorgulamaya girişecekler.
İnançlarını nasıl öğrendiklerini, neye neden inandıklarını, gelenekle vahyi nerede birbirine karıştırdıklarını, aklı neden kuşkulu gördüklerini, eleştiriyi neden tehdit saydıklarını, liderlere neden neredeyse yanılmazlık atfettiklerini yeniden değerlendirecekler.
Kendilerine şu soruyu soracaklar:
Biz gerçekten Hz. Muhammed'in insanlığa taşıdığı ahlaki ve varoluşsal ilkelerin mi peşindeyiz, yoksa tarih boyunca bu ilkelerin çevresinde oluşturulmuş kurumsal kimlikleri ve alışkanlıkları mı savunuyoruz?
Bu soruyla yüzleşmeden yapılacak her siyasi yenilenme eksik kalacaktır.
Yeni bir lider, yeni bir parti, yeni bir slogan, yeni bir ittifak veya yeni bir iktidar, eski zihniyetin farklı bir görünümünden ibaret olabilir.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye'ye özgü değildir.
Dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplumların yaşadığı düşünsel, siyasal ve ahlaki gerilimlerin önemli bir kısmında benzer bir sorun bulunmaktadır: İnancı hayatın bütününe anlam kazandıran bir hakikat arayışı olmaktan çıkarıp, korunması gereken kapalı bir kimlik sistemine dönüştürmek.
Elbette bu eleştiri bütün Müslümanları, bütün muhafazakârları veya bütün dinî kurumları aynı kefeye koymak değildir. Kendi geleneğini eleştiren, aklı ve ahlakı önceleyen güçlü düşünce damarları da vardır.
Ancak bunların varlığı, hâkim zihinsel alışkanlıkların sorgulanması ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Kendisini sorgulamayan her düşünce zamanla kendi kutsallarının tutsağı olabilir.
Ve kutsallarının tutsağı hâline gelen insan, onların gerektirdiği ahlaka en fazla yabancılaşan insanlardan biri olabilir.
SON SÖZ: İNSAN KENDİSİNE DÖNMEDEN TANRI'YA YÖNELEBİLİR Mİ?
İnsanın en büyük ihaneti, bir lidere, bir partiye veya bir topluluğa karşı işlediği ihanet olmayabilir.
Asıl ihanet, kendisine verilmiş aklı kullanmaması, iradesini teslim etmesi, vicdanını susturması ve kendi varoluşunun sorumluluğundan kaçmasıdır.
Çünkü insan, kendisine ihanet ederek Tanrı'ya sadık kalamaz.
İnsanın inancı, onu daha adil, daha merhametli, daha özgür ve daha sorumlu kılmıyorsa, o inancın nasıl anlaşıldığını yeniden düşünmek gerekir.
Müslümanların bugün ihtiyaç duyduğu şey, inançlarından vazgeçmeleri değildir.
İnançlarını, inançlarının önüne geçmiş alışkanlıklardan, korkulardan, çıkar ilişkilerinden ve tarihsel tortulardan özgürleştirmeleridir.
Tanrı'yı yeniden düşünmek, Tanrı'yı değiştirmek değildir.
İnsanın Tanrı hakkındaki tasavvurunu, hakikatin karşısında yeniden sorgulamasıdır.
Ve belki de en büyük iman cesareti, insanın yanlış olabileceğini kabul ederek hakikati aramaya devam etmesidir.
Türkiye'deki siyasal İslamcılar ve muhafazakârlar bu cesareti göstermezlerse, yalnızca siyasi bir yenilgiyle değil, çok daha derin bir varoluşsal tükenişle karşı karşıya kalabilirler.
Çünkü tarih, yalnızca iktidarların değil, kendisini yenileyemeyen düşüncelerin de mezarlığıdır.
Duvara toslamak bazen yürüdüğünüz yolun bittiğini değil, yanlış bildiğiniz doğrularla daha fazla yürüyemeyeceğinizi gösterir.
Ve insanın yeniden başlayabilmesi için, bazen önce kendi doğrularından şüphe etmesi gerekir.
Yorumlar