Prof. Dr. Hüsrev Hatemi'den çarpıcı Fetullah Gülen analizi...

Zaman Gazetesi'nden Beyza Güdücü Akay, Prof. Dr, Hüsrev Hatemi ile paralel yapının şifrelerini konuştu. İşte o röportaj:

Prof. Dr. Hüsrev Hatemi'den çarpıcı Fetullah Gülen analizi...

Prof.Dr. Hüsrev Hatemi, tıp doktoru, akademisyen, ama en önemlisi büyük bir şair ve yazar… İnsan ve hayat mühendisi demek bana uygun geliyor kendisine zira, tıbben ‘iyileştirme’ yetisinin yanısıra, insanları ruhen de ‘iyi’leştirmeye adanmış bir isim aslında Prof. Hatemi… Bilgi ve tecrübeye çokça ihtiyaç duyduğumuz günümüzde; tevazu içinde hali, inanılmaz hafızası ve müthiş kültürel birikimiyle Taksim’de buluştuk kendisiyle.. Kendisini pek seven ve Hüsrev Hatemi beyefendinin şahsına özel bir köşe oluşturan kafe sahiplerinin sağladığı ev ortamında konuştuk. Tane tane anlattı, düşüne düşüne dinledim. Siz de okuyun, düşünün isterim.

Telefon görüşmemizde size ‘yenilenen Zaman Gazetesi’ için sizinle röportaj yapmak istiyorum deyince, ‘ Gayri-paralel’ gazete için yani, ‘Gayri-paralel’ olmuş iyi olmuş, hayırlı olmuş’ dediniz. Ne düşünüyorsunuz bu yapı hakkında?

Ben hep siyasi konulardan, bütün hayat boyunca çok aktif olarak konuşma planında bile yer almak istemedim. Daha çok ‘asiyabı devreden ahenge nazar kılmışam’ usulü Ziya Paşa’nın lalasının görüşünde oldum. Ahenge nazar kılmakla özge temaşa yapmakla iktifa etmeye çalıştım, onun için ben aktif olarak paralel yapı denen yapının farkını ancak, Gazeteciler ve Yazarlar Birliği kurulduğu zaman, Antalya’dan bir kongreden dönerken uçakta yanımda oturan birisi Fetullah hoca bugün Gazeteciler ve Yazarlar Birliği’ni kuruyor, basın toplantısını yapılacak, birçok muhterem şahıs davetli, sizi de götüreyim dediğinde öğrendim. Birçok muhterem şahıs davetli olarak oraya gitmişken, ben eğer uçakta bu şahsın yanında oturmasam, farkında bile olmayacağım toplantıya, ‘Mersi’ deyip gitmemem lazımdı. Ama adam o kadar ısrarcıydı ki, ben de ‘eyvallah’ dedim. Gazeteciler ve Yazarlar Birliği 1994’te resmen kurulduğunda, uçakta yanımda oturan şahsın yanında oraya, Dedeman Oteli’ne götürüldüm. ‘Muhakkak Fethullah hoca sizinle konuşmak isteyecek’ dedi, daha sonra biraz mahçup gelip; ‘şimdilik olmaz, bu kadar kişi içinde bir kişiyi özel kabul etmeyeyim’ diyor, ‘bunun için sizi görüştüremeyeceğim ama n’olur bu birinci seansın bitimine kadar kalın’ dedi. Baktım, hukuk profesörleri, daha çok sol, sosyal demokrat tanınmış şahıslarla dolu. Çok az sayıda benim tanıyacağım kişiler var. Yani böyle bir herkese açık olma hali vardı, daha çok ilerici tanınan şahıslar çağırılmıştı. Ben de dinledim programı. Hayırlı olsun deyip ayrılacakken, işte ben sizi evinize bırakacağım diye beni oraya götüren şahıs yine arabasıyla eve götürdü. Halbuki seksenli yılların başında biraderin Zaman Gazetesi ile tecrübeleri olmuştu. Üniversiteden dışarı bırakıldığı, 1402’lik olduğu zaman, Zaman’da da yazı yazmıştı, sonra birdenbire yazılarına son verilmişti. O sırada sormuştum biradere, ne oldu diye, ‘Zaman Gazetesi sahip değiştirdi, havası değişti, benim yazılarım beğenilmez oldu, onun için’ dedi birader, o kadar. Ben de sonra hiç Fethullah hoca denen şahısa herhangi bir ilgi duymadım, ilgilenmedim. Sonra bu Gazeteciler Yazarlar Birliği açılışına davet edilmiş oldum, halbuki davetli değildim.Tamamen tepeden inme. Sonra da bana özel bir ilgisi olmadı Zaman Gazetesi’nin. Hatta bu götürülmem sırasında bir iki sene olmuştu, benim ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ adlı kitabım çıkmıştı. Zaman Gazetesi, kitap ilk çıktığı zamandan uzun bir zamanda da devam etti bunu yapmaya. Yılda bir iki kez, ‘işte yozlaşmadan uzlaşmacılar, böyle düşünürler’ diye, istihzalı, ama benim adım da, ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ kitabımın adı da geçmiyor. Zaman okuru olmadığım halde, bunu çalıştığım Cerrahpaşa’da Zaman’a çok meraklı sekreterler, bazı başhemşire, idareci gibi şahıslar getiriyorlardı. ”Yozlaşmadan Uzlaşmak’ sizin kitabınız değil mi, bakın burada size bir ilişme var’ diyorlardı. İroni yaptılar, işte yozlaşmadan uzlaşmacılar böyle düşünür diye. Ben hiç kızmıyorum, aldırmıyorum da. Sonra Eskişehir’de bir Yunus Emre toplantısı oldu. Ben yine Müslüman gazetedir diye, kardeşim iyi geçinmiyor olabilir, kardeşimin yazı işine son vermiş olabilirler ama onun görüşleri kendinin, benimki kendimin diye düşündüm. İyi bir teşekkür de olabilir bu, benim kitabı beğenmediler diye, kötü düşünmeyeyim diye düşünürken, 28 Şubat havası gelmek üzereydi Türkiye’ye. Hemen altı ay veya bir sene sonra da geldi de.. Yunus Emre toplantısı sırasında toplantıyı idare eden kişi, böyle büyük bir heyecanla iş bölümü yaptı. Bana ‘tasavvuftan bahsetmeyeceksiniz, Yunus Emre’nin dini yönünü bizim bir arkadaşımız konuşacak, siz yalnız Yunus Emre’nin dilinden, Türkçesinin güzelliğinden bahsedin’ dedi. Sonra edebiyattaki yerini, dilci bilmem kim konuşacak diye bahsetti. O da Türkolog ama daha çok Türk lehçeleri üzerine düşünen biri. Edebiyattaki yerini de söyledi ama daha fazla, tasavvuftan hiç bahsetmeden.. Sonra asıl mesele anlaşıldı, Eskişehir Üniversitesi adına konuşan, İnal Cem Aşkın konuşmaya girişti ve birden bire baktım, adını vermeden Erbakan’a şiddetli, yani o sıradaki başlıca Müslüman politikacı oydu, adını vermiyor ama ‘Ulan sahtekar, Müslümanlık bu mudur sahtekar’ diyor. Ben de ne biçim yere davet edilmişim diye, içimden geçiriyorum,demek ki böyle insanı oyuna getiriyorlar.Ben yalnız dilden bahsedince toplantıda, İstanbul’a geldim baktım, ‘Bunlar mı halka Yunus Emre’yi sevdirecek’ diye yazılmış. İnal Cem Aşkın ileri geri şeyler söyledi, Türkolog sadece edebiyatımızdaki yerini söyledi, Hüsrev Hatemi de başka şey yokmuş gibi, dil özelliklerinden bahsetti. ‘Bunlar mı halka Yunus Emre’yi sevdirecek ‘ dediler.

Zaman gazetesinde değil mi?

Evet, buna çok kızdım çünkü, işin aslını faslını sormadan Hüsrev Hatemi’ye, yalnız bu konuyu size verdik konuşmanız için dediklerini anlamadan, bana bir aleyhtarlık yaptılar, ben de ‘Euzubillahi min el Muhabirin-i Zaman’ diye bir yazı yazdım. Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı dergisinde. Arkadan da onların beni aramama devirleri geldi.Sonra 98-99 gibi bir devirde, Akgün Oteli’ndeki yemekli akşam toplantılarına çağırılmaya başlandım. Ayda bir yapılıyordu. Birinciye çağırıldım, ortadaki Türk bayraklarının çokluğu, biraz şaşırttı beni ve çok da memnun oldum.Hemen hemen her yerde, sahne gibi yapılmış, yemek salonunda biraz yüksekçe tutulmuş, konuşma yapanlar mikrofon orada, oraya çıkarak konuşuyorlar, başkaları kolay görsün diye. Yemek servisi yapılırken de, her istediklerine 10 dakikalık-15 dakikalık konuşmalarla izlenimlerinizi anlatın diye mikrofon uzatıyorlar.Bana dördüncü, beşinci kişi olarak sıra verdiler. Ben de kalktım, çok şaşırdım, gösterilen videoda, Asya içlerine kadar, Ruslara, Özbeklere, Uygurlara,Türkçe şiirler okutuluyor, bir de bu kadar Türk bayrağı bolluğu da beni çok memnun etti. Benim özlediğim hava budur diye, dinle milliyetin ayrılmaması diye, benim Yozlaşmadan Uzlaşmak’daki havamla bir konuşma yaptım, alkışlandım. İkinci defa da çağırıldım. Ama hiçbir zaman Abant toplantılarına davet edilmedim. O Hüseyin oldu, kardeşim. Birincide gazetede yazı vermemekten sonra, ona da bir dostluk eli uzatıldı.Sürekli olarak Kezban ile Hüseyin (Hatemi, ikiz kardeşi), Abant toplantılarına çağırılırken, ben herhalde incelemeye alınmıştım. Bu belki de işimize yaramayan birşeyler yapar diye mi bilmiyorum.Yoksa onu muhalif, beni çantada keklik mi görüyorlardı bilemiyorum. Yani ben Abant toplantılarına bir kere bile davet edilmedim.Bunu şey için söylüyorum. Benim bütün onlara yakın gibi görünmem, 3 kere Akgün oteline çağırılmam oldu. Üçüncüsünden bir hafta önce,hiç sevmediğim bir manzarayla karşılaştım. Tayyip bey’in yargılanması başlamıştı.Daha karar alınmamıştı.Hapse gireceği yüzde elli belliydi.Hapis cezası alacaktı belki, duruşma yapılmıştı, Tayyip bey zor durumdaydı. O sırada televizyonda bir uzlaşma toplantısı yapıldı. ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ kitabımla alay edenler bir baktım, Demirel sağında, Toktamış Ateş solunda, ortada Fetullah hoca, belki salonda 300 kişi var ama ben ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ kitabının yazarı olarak yokum. Sadece toplantının adı uzlaşma.Toktamış Ateş, genellikle onlara uzak görünürken, solunda. Ben bunlar tuhaf adamlar, hem beni Akgün Otele çağırıyorlar, hem de ‘Yozlaşmadan Uzlaşmak’ kitabının yazarı olarak, uzlaşma toplantısına, en arkalarda bir yere bile davet etmiyorlar diye düşünürken, bir de baktım Nevval Sevindi kalkıp, ‘bizim camilerimiz kışla değildir, bizim minarelerimiz füze değildir’ deyince, Fetullah hoca bu kadarı da olmaz diye bir işaret yapacak yerinden diye ben saf saf beklerken, baktım, heybetle oturuyor. Süleyman Demirel de yanında. Hani, yargısı süren birine böyle şeyler eski basın terbiyesiyle, politika terbiyesiyle yapılmaz; yani İstanbul Belediye Başkanı’nın şehrinde toplantı yapıyorlar ve onun şehrinde onu harcıyorlar. İşte buna çok bozuldum. Ondan sonra o doktor arkadaş arabasıyla yine beni alıp üçüncü toplantıya götürürken, ‘Fetullah hocaya sen belki ulaşmıyorsun,arada başka dereceli şahıslar var,sen doktor olarak belki onunla direkt konuşanlardan değilsin, ama bunu muhakkak söyle, benden’ Yargısı süren bir Müslüman belediye başkanına, böyle bir şey nasıl’… Bunu sonra söylesem belki..

Yoo, yoo söyleyin hocam

Bakın bunda da var, (masada duran Anılar kitabını göstererek) yani bu 2008’den önce basılan bir kitap, yani bu olay paralelle Tayyip bey’in arası bozulunca benim tarafımdan imal edilip, şimdi konuşulmuyor. Daha araları çok iyiyken,yazdım.

Yani siz bu tespitleri, 2006’da yaptınız.

Hayır, 1996’da yaptım, 2006’da da yazdım. Tayyip bey’in yargılanma yılında, Tayyip beyin durumunu ne kadar zorlaştırdıklarının farkındalar mıydı acaba? Beni toplantıya götüren doktora söyledim ve sonra bir daha da çağırılmadım.

Siz orada tam olarak ne dediniz?

Nevval Sevindi ile ben tanıştım, bayağı akıllı uslu, iyi görüşlü zannediyordum, ama bu durumu anlayamadım. ‘Yargı sürerken, karşıdan olmayan, aynı İslam dininin bir grubu, yine başka bir Müslümana yargı sürerken, solcuya bile bu yapılmamalıydı. Ama Müslüman Müslüman’a nasıl yapıyor, bunu anlayamadım, bir sorar mısın Fetullah hocaya’ dedim. Ciddileşti o doktor, benden 30 yaş genç, ben 62 mezunuyum, o 92. Beni hep o götürürdü toplantılara, o vazifelendirilmişti. Hatta ilk toplantıya gitmeden, ‘Bir yanlışlık olmasın, sen iyi öğrendin mi, ben Zaman Gazetesi tarafından aşağı yukarı, hep isim vermeden tenkit edilen biriyim. Bir de birkaç sene önce ben onlar için Euzubillahimin el Muhabirin-i Zaman yazdım’ dedim, ‘Öyle kin tutmaz Hoca, göreceksiniz’ dedi. Zaten Hoca gelmiyordu ki o toplantılara. Sade sanayiciler ve yazarları görüyordum gittiğim zaman. Bir de benim tanımayacağım, böyle şeylerle de ilgilenmediğim için, sanayi ve ticaret ehli vardı, bir de görünce tanıyabileceğim birkaç yazar ama, yazarlar arasında normalde daha altı yedi sene öncesinde bütün dini gazetelere ağzına geleni söyleyenler de uslu uslu oturuyordu. Mesela Toktamış Ateş.

Bu gözlemleriniz elbette çok kıymetli ve siz erken bir teşhis koymuşsunuz, belki bu sizin tıp hekimliğinizle de ilgili..

Ama tehlike damgası vurmadım. Biraderden yine farklı. Biraderi küçümsemiyorum, aksine onu zekasını olumlulamak için söylüyorum. Birader çocukluktan beri böyle şeyleri hemen çakar ve sert bir şey söyler. Yani ben bir şey yapmaya çalışmayan biriyim. Ahenge nazar kılmışam usulü. Sonra da şey devri başladı.Benim onlar tarafından hiçbir toplantıya çağırılmamam. Ve sık sık bana şu sorular geldi, belki de o da onları tutan bazı tanıdıklar tarafından; ‘ Ne dersiniz, bu kadar şeyi nasıl yapabiliyor, eskiden Türkiye’den böyle şeyler beklenmezdi, Özbekistan’a Malezya’ya kadar İngilizce ve Türkçe öğreten kolejler açmak’, ben ‘Bunda kötülük yok, çok sevinilecek şeyler’ diyordum. Cerrahpaşa’dan hademeleri biliyorum, eskiden Gastamonu’dan başka yerden haberleri yokken, şimdi benimle konuşurken,
‘Sağolsun, Zaman Gazetesi oğlumu yetiştirdi, gelinim de onların bir öğretmeni, şimdi ikisi de Türkmenistan’da.’ Başka bir tanıdık ‘ Sağolsun, o kadar hayır işleri yapıyor ki bu Zaman Gazetesi ve Fetullah Hoca, benim Bişkek’te damadım var veya oğlum var diyordu. Ben bunlara niye kızalım ki, sevineceğimiz birşey diyordum. Demek Müslüman misyonerliği de başladı, yapabiliyoruz. Ama, birşey canımı sıkar diyordum. bu Amerika’nın parasıyla yapılıyorsa. Siz biliyor musunuz diye bana soranlara, ‘Ben de bilmiyorum herhalde Anadolu Kaplanları yardım ediyor’ diyordum. Yani ben sempatiyle bakmaya devam ettim Zaman Gazetesi’ne de dersanelere de. Çünkü Müslümanlar adına olumlu işler yapıyorlar diye düşünüyordum. Sonra, dersanelerin kapatılma kararı 2014’te alındı. Sosyal medyada gezinirken, daha dersanelerin kapatılmasının ‘k’ sı söylenmişken, bir fikir gibi, daha hiçbir eyleme geçilmemişken, sosyal medyada bazı çok efendi şeyler yazan, nickname’ler kullanan şahısların, birden bire ‘Pers -Ters’ gibi şeyler yazmaya başladığını gördüm. Bir ikisine cevap olarak şöyle yazdım. ‘İran da bir Müslüman memleket, bu Pers-Ters çok ucuz bir kafiyeyle bir memleketi harcamak oluyor. Sonra Müslüman birliğinden bahsediyoruz, bunu yapmasak olmaz mı?’ Birden küçümseyici bir cevap, ‘ Böyle şeylerle yıllarca uyutulduk, Perslerden hiçbir şey çıkmaz’, ters derken de işte cinsel ilişki tersliğini kastediyorlar, yani kahvehane basitliğinde sözler. Ters deyince ters adam manasına değil, onlar yalnız homoseksüel ilişkiden anlar, diyorlar bunlar.

Ne kadar seviyesizce?

Ben bunlar, bu nickname’i taşıyanlar kim acaba diye bir aylık bir araştırma,kararsızlık geçirdim, kimler olduğunu sonra anladım. Dersanelerin kapatılmasına kızan onların öğretmenleri, yazarları filan. Sonra, dersaneler kapatıldıktan sonra, karar kesinleşince çok sertleşme geldi. 17 Aralık geldi, Gezi olayları geldi. Orada da bir de baktım, onlar Gezi’yi koruyan tipler olmuşlar. O zaman, birader haklıymış dedim. Ben biraderin Neo-Con ‘lara uyuyorlar gibi sözlerini Kanal 7’de filan görünce şaşırıp, biradere sinirleniyordum. Bu kadar yoğun siyasi şeyler, değerlendirmeler yapmasa iyi olur diye, ama 17 Aralık’ta onların çok sertleşebileceğini görünce, gene ben siyasete karışmam, yüzde yüz kızmadan, bunlar bir barışsa diye, çok saf, naif bir şekilde Tayyip bey ile Fetullah Hoca bir karşılıklı bir sempati mesajlaşmasıyla barışsalar nasıl olur, bu İslam dinini zayıflatıcı oluyor bu iş derken, 17 Aralık’ta öyle benim bahsettiğim kadar basit, ‘iyi geçinin çocuklar’ olayı olmadığını, hakikaten Türk hükümetinin büyük bir tehlike atlattığını anladım. Yani şimdi o devirdeyim. Hiçbir zaman iki tarafın da aktif siyasetçisi olmadım. Bunlar sadece benim gözlemlerim. Gözlem yapan biri olarak söylüyorum.

Tüm bu anlattıklarınızla, siz şuna kanaat getirdiniz yani, bu yapı Müslümanlığı yayan, koruyan, kardeşin kardeşe zarar vermediği bir yapı değil, öyle mi?

Yüzde yüzünün de öyle olduğunu, bunun bilincinde olarak kötü niyetli olduğuna yine inanamıyorum. Ama tabii bir de Haşhaşi denmesinden hoşlanmadım. Benzetmeyle Tayyip bey, o devirde bir silah olarak, savunma silahı olarak onu kullanabilir, çok da fayda görmüş olabilir bu sözden, ama o haftada kalmalıydı. Artık Haşhaşi dememek lazım. Çünkü Hassan Sabbah ‘ın fedaileri gerçekten haşhaşla o hale getirildi. Bunların haşhaşla hiçbir ilgisi yok. Benzetme lafı o sırada kızgınlıkla söylenir, zaten Tayyip bey bıraktı. Tayyip bey’in siyasi ve genel zekası çok üstün, bazı onun etrafındakilerden de. Etrafı da çok iyi. Hükümet derken, onların da politik zekası, terbiyesi çok iyi. Ama bazı Ak Parti taraftarlarında hala Haşhaşi demek devam ediyor. O zaman inanç kaybı oluyor. Yani bunlar şöyle düşünüyor o zaman
‘Hayali bir suçlamayla, hiç haşhaş kullanmayan hocamıza ve bize haşhaşi diyorlar, demek ki bunların bütün söyledikleri palavra’… Haşhaşi gibi doğru olmayan temeli olmayan bir söz, ancak Tayyip bey’in kızgınlığıyla ona özel, bir hafta onbeş gün bir ay kullanılabilirdi, artık Tayyip bey nasıl bıraktıysa Haşhaşi demeyi, normal yazarların bırakması lazım, haşhaşla ne ilgisi var. Uydurma bir isim takmakla olmaz, asıl yaptıkları şeylerin üzerinde durmalı, mesela ‘Sizin peygamberiniz de kıblesini iki defa değiştirdi’ diyen bunların arasında bir yazar, yani ‘sizin peygamberiniz’ deme rezaletinde bulunmaları üzerinde durmak lazım.

Onların peygamberi farklı mı yani?

Hayır yani o kadar coştu ki, kızgınlıkla Pers-ters der gibi, bu sefer de Ak Partililerin peygamberi, onlarınki değil der gibi..

Tüm bu yaşadıklarınız ve gözlemleriniz neticesinde, bu nasıl bir yapı, ne yapmak isterler, bu kadar hırs, nedir amaç? Sizin gibi değerli isimleri vitrin olarak kullanmak neden?

Ama kendisi de vitrinleştirilmiş olabilir.Yani ben Fetullah hocanın kendisinin de iblis ruhu taşıdığını düşünmüyorum. Ondaki hırsı keşfeden, İslam ile de alakası olmayan bir yurtdışı grup, bunun hırsını binek atı gibi kullanıyor, süvari kendisi değil. Bunun ilerleme hırsına, önemli bir lider olma hırsını, konuşurken ağlaması muhakkak ki soğan sürerek değil, devamlı ağlıyordu, demek ki onunki de Hitler’in vecdi gibi..(gülüyor) Hitler, ari ırk uğruna vecde geliyordu ve binicisi de kendisiydi ama.. Galiba bir peygamberimsi şahıs olma hırsını, çok eskiden sezen bazı kuruluşlar, yavaş yavaş, ama bu ‘İslam dinine saygısızlık yapacağız, Hıristiyanlığı yerine geçireceğiz’ diyen bilinçli bir Fetullah hoca olsa, o şeytan olur, öyle değil, zannetmiyorum. Karşılıklı bir kere konuştuk, yüzünde iblislik yoktu. Lanet etmesi, beddua etmesi de iblislik değil, hiddeti burnunda beyabilik. Ama işte beyabimiz, kendi gücünün ve ruhunun süvarisi değil. Asıl o paralel yapının ruhuna binen, belki Neo-conlar.

Bir kere konuştuk dediniz, ne zaman görüştünüz Fetullah Gülen ile?

Bir kere diyabet ayarı için çağırıldım. Yurtdışına gitmesine 4-5 ay kala insülin başlanması tavsiye ettim. Sonra orada bulunan asıl doktoru, şu ceket üzerinden tansiyon ölçen, efendi bir adamdı, beni o çağırmıştı, ‘hocamızı gelip görür müsünüz’ diye. Bana da Cerrahpaşa’ya telefon etti. İnsülin başladık hocamıza dedi. Dört beş ay sonra da yurtdışına çıktı. O sırada konuşurken bana şiir kitabını imzaladı. Ben de Türk Edebiyatı dergisinde yazdım hemen sonra, ‘şaşırdım’ dedim. Bir din adamında, Cahit Sıtkı, Ziya Osman üslubu. Güzel bir Türkçe ile serbest vezin, duygulu şiirleri görünce.. (gülümsüyor) Biraz iblislikten anlarım, o konuşmada, ben bir iblis karşısında değildim, gözlerinden çıkan o değildi. Onun için ben onun halini bir mürşid olma vecdine bağlamak istiyorum.

Neo-conlar diyorsunuz. Türkiye üzerindeki hesaplarda, Neo-conlar, siyonistler, gizli örgütler.. Bunların rolü nedir? Mesela Özal döneminden bugüne doğru baksak, nasıl yorumlarsınız gelişmeleri? O günden bugüne neler sirayet etti?

Onların derdi ne Hanefilik, ne başka birşey. Durmadan değişebilirler. Yani hata Müslümanlarda oluyor, biraz koltuklanınca coşmaları sebebiyle. Müslümanlar çok tuhaf davranışlar sergiliyor. Çeşitli gruplar koltuklanınca, artık benden iyisi yok zannediyorlar, sonra onlar alaşağı ediliyor, hatta daha önce alaşağı edilmiş bir grup, yeniden çağırılıp vazifelenince, ‘ikbal devrimiz yine geldi’ diye, koşmasını da beceriyorlar. Çünkü onları idare edenler,kaçın kurası. Ne İmam-ı Azam Ebu Hanife takarlar, ne Hz. Hüseyin takarlar, ne Ayetullah takarlar.. Bunların gayesi, bir kimya reaksiyonu gibi, kendi haber toplayıcılarını çağırıp, Irak’ta neyin iyonu ne kadar, Sünni yoğunluğu ne kadar, Şii yoğunluğu ne kadar, o zaman potaya biraz ondan ekleyelim, diğeri çok mu oldu, o zaman biraz Şiilik katalım, diğer tarafa Sünnilik koyalım diyorlar. Ama işte atomlar, o kadar düşünceli olmadığı için, ‘aman neymişiz, ne olmuşuz’ diye koşup vazife alıyorlar.

Bu söylediğiniz üst oyunun, üst akılın tuzağını rahmetli Özal da mı yaşadı, bugün ile benzerlik görüyor musunuz?

Özal tabii çok şiddetli yaşadı. Hareket tarzı çok değişti. Yani MSP’li Özal ile sonraki kimonolu veya şortla asker teftiş eden Özal, oldukça başka yapıydı ama yine iblis değildi. Yine kullanılan bir kimya molekülüydü. Bilinçli olana, iblis diyoruz.Yani bir insan bilinçli olarak Hz.Muhammed’e, kendi dinine, kendi tarihine aleyhte bulunan şeyler yaparsa, iblistir. Fetullah hocada da lanet etmek hata… Bakın Tayyip bey’de hataya uğrama gibi birşey de yok. Nazar değmesin, şimdilik hatalı hareketleri, öyle coşarak yaptığı şeyler az. Alevilere davranışı da ölçülü. İran’a davranışı da ölçülü. Yani birdenbire coşmuyor. Tayyip bey, son yıllarda gördüğüm en dengeli idarecilerden bir. Bir de yapamayan iyiniyetli idareciler vardı. Fahri Korutürk bana öyle görünürdü. Daima severek hatırlıyorum. Birşey yapamazdı ama ruhu temiz gibi gelirdi.

Neo-conlar, üst akıllar, oyun kurucular, karıştırıcılar devredeyken, ortak bir İslam algısı nasıl oluşabilir?

Onların dolduruşuna gelmeyerek. Büyük bir İslam potası hissetmemeliler. Nasıl büyük bir Katolik potası yok dünyada, Fransa kendi Katolikliğinin yağıyla kavuruluyor, İsviçre kendininkiyle. Bir sembolik Papa var, saygılar sunuyorlar, o kadar. Ama İslam milletleri hep coşturuluyor. Halife-i Müslimin, ama coşan gene biziz. Türkiye yeniden İslam birliği düşüneceğine, hayır, Türkiye’deki İslamiyetin sağlığı, sağlamlığı, temizliği, kendini idare edenlerle iyi geçinmesi, devletiyle barışık olmasını sağlayalım, o kadar. Sonra bize imrenip Tunus da, efendi çocuk olursa olsun. Birbirimizden örnek alan çocuklar, sanki öğretmenimiz Avrupa, BM veya dünya Hıristiyan liderleri de, biz onlardan iyi not almaya çalışan çocuklar olmayalım. Halife yok, İslam dünyasını niye gözümüzün önüne getireceğiz. İran ile iyi geçiniriz, Müslümandır, tarih içinde kardeşliğimiz var. Suriye ile iyi geçinmek mümkünse iyi geçiniriz ama şu İslam birliği lafını unutalım. İsviçre Hıristiyan birliği diye heyecana gelmiyor.

Ama girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği de bir Hıristiyan Kulübü değil mi? Bir tezat yok mu sizce? Onlar nasıl açık vermiyorsa öyle. Söylediğiniz çok doğru. Ama onlar nasıl Avrupa Birliği diyorsa, bunu anlayalım.

Başka bir isim altında, din adı kullanmadan yapılmalı diyorsunuz yani..

2.Dünya Savaşı sonrası böyle yapılırdı. Sento denirdi, Bağdat Paktı denirdi, hiç İslam birliği denmezdi. Hatta Türkeş’in 27 Mayıs’ın ilk günü radyodaki beyanatı kulaklarımda, ‘ Nato’ya inanıyoruz ve bağlıyız, Sento’ya inanıyoruz ve bağlıyız’. Burada İslam birliği yoktu, İran Şahı gelirdi, İslam ülkesinin şahı gibi gelmezdi, Sento, Bağdat Paktı üyesi olarak, Celal Bayar’ı öpmeye kalkınca Celal Bayar, ondan daha laik Avrupalı olduğu için kasılmıştı, öyle resimleri çıktı. Şah da kendini Avrupalı sayardı. İslam Cumhurbaşkanı diye öpmedi, şarklı bir şahıs olarak öpünce, Bayar kalakaldı.

Neo-conlara, siyonizme değindik ama orada derin de bir inanç var. Dünyayı kıyamete götürmek, Armageddon’u oluşturmak, tüm dünyada Kitab-ı Mukaddes’e inanan Hıristiyanların da olduğu büyük Yahudi devletinin hakim olması. Ama öte taraftan da tüm dünyanın İslamlaşacağı inancı var. Böylesine büyük kılıçlar mı çekiliyor? Aslında tüm bu stratejik oyunlar, devletlerin içine çöreklenen yapılanmalar ve benzeri, bir temel inançlar çatışması mıdır?

Buna müdahale etmek bizim inancımızda yok ki. Onlar müdahale etmeyi istiyorlar ama biz Neo-conları olduğundan daha büyük gösterenlere katılırsak, onların ekmeğine yağ süreriz. Allah belki bir ara bizi sınamak için onları galip hale getirecek ama şimdi, her konuşmada, her panelde Neo-con demekle, her gün Donald Trump’a vitamin veriyoruz veya Bush ailesine.. Biz Clinton gibi Amerikalıları bulup, Amerikan düşünürlerinden hak sahiplerini, kafaları çalışan Amerikalıları bulup, Neo-conlardan çok onlardan bahsetmeliyiz, biz de kendi siyasetimizi buna dayamalıyız. Neo-conlar, Rotschild ailesi, İlluminatiler, Tapınak Şövalyeleri.. Bu işe yarıyor. Çok güzel bir propaganda oluyor. Yani bunlara çok önem vermek yerine, hem bunların varlığından haberimiz olacak, ama uyumayacağız. İslam dininde zaten insan o kadar aktif değildir, Hz. Muhammed’ e bile Allah sık sık ‘ Sen kendini niye yiyorsun, seninki sadece tebliğdir’ diyor. Bir Müslüman da, böyle ciddi ciddi olayları incelemeli. Kıyametin zamanını Allah bilir. Onlar erkene almak mümkün sanıyorlar. ‘Neo-conlara karşı biz ne yapalım’ı düşünmeliyiz, biz de ‘İslam hakim olacak’ sözünü yaymaya çalışmayalım. Bu Allah’ın istediği zaman zaten olacak.