Nurcularda “orijinal risale” tartışması
Fazıl Duygun, SuperHaber’deki son yazısında, Risale-i Nur'ların latin harfli basımlarıyla Said-i Nursi'nin tashihi olan el yazma nüshaları arasındaki farkların ortaya çıkması Nurcu camiada tartışmalara yol açtı. Tahşiye Grubu'na yakın Rahle Yayınevi'nin bastığı eserler tepki çekerken, Hulusi Yahyagil ve Yirmi Yedinci Mektup bölümlerindeki metin değişiklikleri gündeme geldi.
HABER-ANALİZ
Risale-i Nur’ların latin harfli basımlarıyla el yazma nüshalar arasında fark olduğunun ortaya çıkması, Nurcular arasında ciddi tartışmalara yol açıyor. Tahşiye Kumpası mağduru Muşlu Molla Muhammed Doğan’a yakın Rahle Yayınevi tarafından basılan Sözler, Mektubat ve Lem’alar adlı risaleler, klasik nurcu camiada tepkiyle karşılanıyor. Ancak yayınevinin ortaya koyduğu belgelere dönük verilere dayalı bir itiraz yapılamıyor. Said-i Nursi’ye ait Risale-i Nur’lar 68 yıldır latin harfleriyle matbaalarda basılıyor. Daha önceleri elle Arap harfleriyle Türkçe şeklinde yazılıyor ve o teksir makineleri tarafından çoğaltılarak geniş kitlelere ulaşılıyordu. El yazma nüshaların, yıllar boyunca genel Nurcu kamuoyundan gizlendiği ve bu sayede latin harfli baskılarla olan farkın geniş kitleler tarafından fark edilemediği vurgulanıyor. Son yıllarda Said-i Nursi’nin tashihinden geçmiş el yazma nüshaların birçok bağımsız araştırmacının eline geçmesi ve “tahrif” olarak tanımlanan İslam inancına aykırı farklılıkların varlığı Nurcu camiada ciddi polemiklere neden oluyor.
Nurcu kitlelerin önde gelen isimleri, piyasada kendi kontrollerinde dolaşımda olan “külliyat”a alternatif yeni ve “orijinal olma iddialı” bir metnin ortaya çıkmasından rahatsız. Ortaya çıkan tahriflerle ilgili sorumluların ise başta Said Özdemir olmak üzere Nursi’nin “hizmetkârı” olarak yanında bulunan “büyük abiler” olduğu belirtiliyor. O isimlerden şu an kimse hayatta değil. Yerlerine geçen isimler de “direkt” bir açıklama ile karşı çıkabilmiş değil. Tepki sadece, “Nur'un Bir Ortak İstişare Heyeti” adıyla açıklama yayınlayan Ali Kemal Pekkendir ve arkadaşlarından geliyor. Muhalifler, FETÖ ile iltisaklı olmakla suçladıkları Pekkendir’in “dikey hiyerarşik yapılanması” ve “örgütsel yapılanması” olmayan Nurcu kitleler adına açıklama yapamayacağını belirtiyor. Pekkendir’in Nurcuların sözcülüğüne soyunarak yaptığı açıklama beklenen desteği bulabilmiş değil.
Kendilerini Said Nursi’nin “Mutlak Vekili” olarak lanse eden Nurcu “büyük abi”lerin, Fetullah Gülen ve örgütüne verdikleri destek hâlen eleştiri konusu. Rahle Yayınları çevresi, Risale-i Nur’lardaki İslam inancını bozan skandal tahriflerin ve FETÖ zihniyetinin doğmasına yol açan müdahalelerin el yazma nüshalarla karşılaştırma yaptıkça ortaya çıktığını vurguluyor. Pekkendir ve “sessizliği” tercih eden Nurcu akademisyenlerin tahrifler konusunda detaylara dönük tartışmalara girmekten kaçındığı görülüyor.
Özellikle Mektubat kitabında Nursi’nin “vefatımdan sonra hakikatli vârisim” diye tanımladığı Hulusi Yahyagil’le ilgili çok önemli bölümlerin çıkarıldığı ve bu gizleme sonucunda Nurcu kitlenin kolay şekilde NATO-Gladyo güdümüne girebildiği belirtiliyor.
Birçok noktada tahrifler kelime ve cümle çıkarma ya da ekleme düzeyinde kalırken, hacimli bir bölüm olan Yirmi Yedinci Mektup’un tamamının “kaybedildiği” ileri sürülüyor. Nurcuların piyasadaki latin harfli baskılarında Yirmi Yedinci Mektup, “Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lahikaları” olarak tanımlanıyor. Ancak, Nursi, kendi hazırladığı Fihrist Risalesi’nde Yirmi Yedinci Mektub’un, “Hulusi Yahyagil”in, “Zeyl”inin ise Hoca Sabri Arseven’in mektupları olduğunu açıkça belirtiyor. Sosyal medya polemiklerinde Nurcu camiadaki bir anlatı dile getirilerek, Nursi’nin hizmetkârı Mustafa Sungur’un “Üstadımız bize Yirmi Yedinci Mektub’u teksir makinesiyle çoğaltmak için vermişti. Ama daha sonra o kitap kayboldu” dediği aktarılıyor. Nursi’nin “Vefatımdan sonra hakikatli vârisim” dediği Yahyagil’le ilgili çok önemli bir bölüm ortadan kaldırılmış. Nurcuların bastığı kitaplarda Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Sekizinci, Dokuzuncu, Onuncu ve On Sekizinci mektupların Yahyagil’den bahseden baş kısımları yer almıyor. 90’lı yıllarda bu konu eleştirildiği için bazı mektupların girişindeki bölümler Barla Lahikası başta olmak üzere diğer eserlerin içine konduğu görülüyor. Nurcular ve muhalifler arasındaki tartışmanın odak noktasını ise Hulusi Yahyagil konusundaki bakış açıları oluşturuyor. Muhalifler, Nursi’den sonra Risale-i Nur hizmetlerini üstlenecek Hulusi Yahyagil’in “eserde yer alan” görevinin “abiler” tarafından kitaplardan çıkarılarak genel nurcu kitleden gizlendiği görüşünde. Somut gerçekler de bunu doğruluyor. Hulusi Yahyagil’i hayatta iken izole eden ve onu “hizmet” merkezinden uzakta tutan “mutlak vekil” sıfatlı “büyük abi”lerin Nur hareketiyle aslında hiçbir ilgisi olmayan Fetullah Gülen’e verdiği sınırsız destek ve olumlu tavırları ise bugün en önemli tartışma konusu. “Abiler heyeti”, Nursi hayattayken Kürt olmasından dolayı onu ziyaret etmediğini söyleyen Gülen’i 70’li yıllarda Nur hareketinin en yüksek şûrâ heyetine dahil ediyor. Aynı dönemde Yahyagil hayatta olmasına rağmen onun için “Nur talebesi değil”, “Üstadımızı anlamadı” dediği kaydediliyor. Gülen, 1974 yılında Nurcuların merkez kuruluşu olan Hizmet Vakfı’nın mütevelli heyetine Said Özdemir, Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur, Mustafa Sungur ve Hüsnü Bayramoğlu ile aynı seviyede girmiş. Bu çok önemli bilginin 50 yıl boyunca gizlenmiş olması muhaliflerin en önemli argümanları arasında yer alıyor. Çünkü 1974 yılında Gülen’in Nurcu camiadan ayrılıp kendi grubunu oluşturduğu düşünülürken perde arkasında bu iş birliğine imza atılması son derece dikkat çekici bulunuyor.
Araştırmacı-yazar Mustafa Aydın, “Fetullah Gülen ve Bekir Berk’in Özel Harp Dairesi elemanı olarak Nurcuların içine sızdırıldıkları, Cumhuriyet Senatosu genel sekreteri ve eski MBK üyesi Şükran Özkaya’nın terekesinden çıkan belgeyle ortaya çıktı. Kendisiyle yaptığım röportajda Üzeyir Şenler, Bekir Berk’in kendisine ajanlık teklif ettiğini açıkladı. Ali Rıza Güven’in yaptığı masonluk teklifini de geri çevirdiğini; ancak Gülen bunu kabul ettiği için önünün açıldığını anlatmıştı. 60’lı ve 70’li yıllarda Hulusi Yahyagil ve Hüsrev Altınbaşak’ın bu Berk ve Gülen’in ajan olduğunu çevresindekilere söyledikleri de ayrıca biliniyor. Bediüzzaman’ın hizmetkârı olan isimler de bu durumu bilerek, bir yandan Yahyagil’i elimine ederek diğer yandan Gülen’i nurcu kitlelere lanse ederek kendilerine verilen rolü ifa ettiler” diyor.
Risalelerdeki tahrifin baş aktörünün Said Özdemir olduğunu vurgulayan Aydın, “İlk tahrif 1958’de müellif hayattayken İşaratü’l İ’caz tefsirinde yapılmış. Hıristiyanlar ve Ehl-i Kitab’ın da ehl-i cennet olabilmelerine kapı açan “bir kısım” ve “bazı ehl-i kitab” kelimeleri orijinal metinde olmamasına rağmen latin harflerle basılan metnin içine ilk baskıda sokularak gerçekleştirilmiş. Bu durum, el yazma orijinal nüshalara 60 yıl sonra ulaşılmasıyla ortaya çıktı. Ancak Diyanet baskısı dahil hâlâ Said Özdemir’in tahrif ettiği metinler basılmaya devam ediliyor” diyor.
Said Özdemir’in misyonunu son yıllarda oğlu Prof. Dr. Kemalettin Özdemir devam ettiriyor. FETÖ’nün “imamlar üstü imamı” olarak tanımlanan ve hâlen “KÖZ” olarak tanımlanan bir örgütü yönettiği ileri sürülen Kemalettin Özdemir, Nur camiasındaki ortalarda görünmeyen ancak en etkili isim olarak değerlendiriliyor. Kuzeni Said Yüce ise Barla Platformu Başkanlığı başta olmak üzere birçok nurcu organizasyonun bilinen bir ismi. Yüce, tahrif iddialarını reddediyor, ancak detaylarla ilgili polemiklere girmiyor.
“Nur’un Bir Ortak İstişare Heyeti” adıyla bildiri yayınlayan isimlere bakıldığında hepsinin daha önce FETÖ’yü ve Fetullah Gülen’i açıkça desteklediklerinin görülmesi ayrıca dikkat çekiyor. Muhalifler tarafından FETÖ iltisaklı olmakla itham edilen bu isimlerin kendilerine “Nurcuların Sözcülüğü” gibi bir makam ihdas edip açıklamalar yayınlamaları Nurcu kitle arasında da tepkiyle karşılanıyor. Nurculuk, bilindiği gibi “hiyerarşik” yapılanması bulunmayan ve kitap okuma merkezli doğal bir hareket olarak tanımlanıyor. Nurcu kitleyi örgüt haline dönüştürmeye çalışan ve her Nurcu grubun içine kendi “renklenmiş” adamlarını sokarak Nurcuları politize ve kriminalize etmeye çalışan isim Fetullah Gülen’di. FETÖ’nün örgüt olarak çökertilse de diğer nurcu gruplar içindeki “renklenmiş” kripto elemanlarıyla ilgili adım atılmaması dikkat çekiyor.
Nurcuların en önemli isimler olarak adlarını saydığı Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur, Hüsnü Bayramoğlu, Said Özdemir ve Abdülkadir Badıllı’nın FETÖ ile direkt temas halinde oldukları ve finansal destek aldıkları verdikleri röportajlardaki kendi ifadeleriyle biliniyor.
Bugün Risale-i Nur’ların Bediüzzaman’ın tashihinden geçmiş orijinal el yazma arşivinin bağımsız araştırmacıların da eline geçmiş olması, Nurcuların klasik yönetici kısmını rahatsız etmiş durumda.
NURCULAR İÇİNDEKİ FETÖ’YE DİKKAT
VATİKAN, PATRİKHANE, ABD, NATO-GLADYO BAĞLANTILARI
Michel Lelong, Thomas Michel ve George Maroviç, Vatikan’ın dinler arası diyalog bölümünün önemli papazları. Bu isimler 80’li yıllardan itibaren Nurcuların değer verdiği yetkililer olarak öne çıkıyor. Vatikan Dinler Arası Diyalog Merkezi’nin 80’li yıllardaki yöneticisi Fransız Katolik rahip Michel Lelong’un, “Eğer Allah isteseydi” başlıklı kitabı Yeni Asya tarafından yayınlandı. Thomas Michel ve George Maroviç ise, yıllarca önce “Hıristiyan Nur Talebeleri” olarak lanse edildi, sonra da “Gizli Müslüman” oldukları ileri sürüldü. Yani Vatikan, “Üçüncü Bin Yıl”da Asya ve Türk Dünyası’nı Hıristiyan yapmayı hedeflemişken bu misyonla görevli rahipleri “göstere göstere” ama “gizli gizli” Müslüman olmuşlardı! Maroviç ve Michel’e Ankara ve İstanbul başta olmak üzere “Nurculuk Yapılanması”nın etkin olduğu merkezi dersanelerde “teberrüken” yani “berekete vesile olmaları” adına dersler yaptırıldığı sosyal medyaya yansımış durumda. Thomas Michel’in, Ankara’da Hüsnü Bayramoğlu, Ahmet Aytimur ve Abdullah Yeğin’in yönetimindeki bir dersanede yaptığı dersin videosu youtube’a düşerken, aynı isme daha sonra Said Yüce’nin yönetimindeki Barla Platformu’nun İstanbul’daki merkezinde “İhlas Risalesi Dersi” yaptırıldığı da görülüyor. Maroviç ve Michel, FETÖ lideri Fetullah Gülen’e de sınırsız destek veren iki isim. Nurcuların Fener Patrikhanesi’yle ilişkisi de yine bir “tahrif”li anlatıma dayanıyor. Nurcular, Said Nursi’nin 1953’te Fener Patriği Athenagoras’ı patrikhanede ziyaret ederek görüştüğünü ileri sürüyor, ancak muhalifler, iddianın kaynağı Mehmet Fırıncı’nın bunu Ziya Arun adlı birine dayandırmasını ve çeşitli zamanlardaki anlatımlarda görüşme yeri ve zamanıyla ilgili çok önemli çelişkilerin bulunmasının böyle bir görüşme olmadığını ortaya koyduğunu belirtiyor. Emniyet’in resmi günlük izleme raporlarına ve detaylı yazışmalara dayanarak hazırlanan Ahmet Akgündüz’ün “Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi” adlı kitabında ise bu konuyla ilgili en ufak bir bilgi yer almıyor. Halbuki o kitapta Nursi’yi İstanbul içi ve dışından ziyarete gelen tüm isimler hakkında vilayetlerle ayrıntılı yazışmalar yapıldığı, Nursi’nin her gün ne konuştuğunun, kimlerle görüştüğünün detaylı şekilde kaydedildiği görülüyor. Mehmet Fırıncı, Nursi ile birlikteyken her gün öğle ve ikindi namazlarından sonra istihbaratçılara detaylı rapor verdiğini FETÖ’nün kanalı Bugün TV’de bizzat kendisi açıklamıştı.
“Nurcuların Bir Ortak İstişare Heyeti” adıyla bildiri yayınlayan isimler, İşaratü’l İ’caz, Mektubat, Lem’alar, Şualar ve “Lahika” adıyla yayınlanan diğer eserlerde tespit edilmiş ve belgelenmiş tahrifler konusundaki iddialara cevap vermiyor. 1958’de Bediüzzaman hayattayken basılan ve Hıristiyan ve Yahudilerin “bir kısmı”nın ve “bazı”sının da cennete girebilmesine kapı açan tahrifleri gündeme getirmiyor. Muhalifler, aslı Arapça olan İşaratü’l İcaz tefsirine Nursi’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un yaptığı tercümenin orijinalinin 68 yıldır ortada olmadığını ileri sürüyor. Said Özdemir’in o eserin orijinalini kimseye göstermeden bu vefat ettiği, ancak, Ünlukul’un el yazma tercüme nüshasından çoğaltılan ve yeni ortaya çıkan iki el yazma nüshada bu “bir kısım” ve “bazı” ibarelerinin olmadığını vurgulanıyor. Muhalifler, Patrikle görüşme iddiası ve bu tahriflerin daha sonra Gülen’in misyonunda netleşecek “çoklu hakikat” fikrinin temelini oluşturmak amacıyla bilerek yapıldığını iddia ediyorlar.
İşaratü’l İ’caz eseriyle ilgili kaynak dokümanları Diyanet İşleri Başkanlığı’na Said Özdemir ve Hüsnü Bayramoğlu verdiği için şu anki baskılarda Özdemir’in 1958’de yaptığı tahrifler aynen yer alıyor.
Risale-i Nur’ları yayınlayan birçok yayınevi var. Farklı yayınevlerinin baskılarındaki metinler birbirini tutmadığı gibi aynı yayınevinin yıllar içinde yaptığı baskılardaki metinlerin de birbirini tutmaması tartışma konusu oluyor.
Said Nursi’den noter onaylı vekaletnamesi olduğunu ileri süren Said Özdemir, yıllarca bu yetkiye dayanarak Risaleleri bastığı belirtiliyor. 1980’lerde Muhammed Sıddık Şeyhanzade’nin de risaleleri basması üzerine yayın hakkının sadece kendisinde olduğunu ileri sürerek mahkemeye veriyor ve elindeki noter belgesini ibraz ediyor. Uzun süren yargılama sonunda temyizden belgenin gerçek olmadığına dair karar çıkıyor.
İŞTE O YARGITAY KARARI
SAİD ÖZDEMİR DURMUYOR
Ancak Said Özdemir, o tarihten sonra bile o belgeye dayanarak risaleleri yayınlamaya devam ediyor. Özdemir’in, 1948’lerde Nursi’nin öğrencilerine hitaben yazdığı bir mektubun el yazma nüshasına el yazısıyla kendi ismini de “Tillolu Said” olarak sokması da Şeyhanzade ile Özdemir’i karşı karşıya getiriyor. Şeyhanzade, bu tahrifle ilgili olarak Özdemir’e beddua içerikli zehir zemberek bir mektup gönderiyor.
İŞTE O MEKTUP
İŞTE EL YAZMA NÜSHADAKİ TAHRİFİN GÖRSELİ
Metnin içinde “Tillolu” ve “Said” kelimeleri yokken, Özdemir tarafından daha sonra eklenmiş.
EMİRDAĞ LAHİKASININ ORİJİNALİ HÂLÂ ORTADA YOK
Emirdağ Lahikası, Said Özdemir tarafından Ankara'da 1963 tarihinde Nur Matbaası’nda bastırılmış. Ancak muhaliflere göre 27 Mayıs yönetiminin etkisi devam ettiği için üzerine 1959 tarihi basılmış. İstanbul’da 1959’da Sinan Matbaası’nda basıldığı belirtilen aynı eser için de aynı durum yaşanmış. Nursi’nin hizmetkârlarından olan diğer “büyük abi”ler 2010 yılında yaşanan bir tartışmada o güne kadar Nursi’nin tashih ettiği metni Özdemir’in kendilerine vermediğini ifşa ediyor. Bu kitabın Nursi’nin onayı olmadan basıldığını belirtiyor. Tartışmada Özdemir de Mustafa Sungur’un Nursi’nin girmesin dediği 19 tane siyasi içerikli mektubu Emirdağ Lahikası’na soktuğunu belirterek, bir başka skandalı da o ifşa ediyor.
Emirdağ Lahikası ile ilgili Nurcuların abilerinin yaptığı ve Said Özdemir’in zor duruma düştüğü tarihi tartışma:
TAHRİFLERE ÖRNEK:
Lem’alar’daki isevinin din-i hakikiden
Orijinal el yazma: “İsevi’nin din-i hakikiden aldığı feyzle”
Tahrif edilmiş latin harfli metinlerde ise, “İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyzle” cümlesi görülüyor. Tahrifli cümlede Hıristiyanlık “din-i hakiki” olarak tanınlanmış oluyor ki bu da İslam inancına aykırı bir ifade.
Bediüzzaman’ın, “Vefatımdan sonra hakikatli vârisim” diyerek tarif ettiği Hulusi Yahyagil’le ilgili can alıcı bölümler de latin harfli kitaplardan çıkarılmış. Bu müdahale ortaya çıkınca 90’lı yıllardan sonra bu bölümler Mektubat’taki asıl yerine değil de “Barla Lahikası” gibi ilgisiz yerlere konmuş. Muhalifler, “Yıllarca ‘Bizzat Üstad’ımız o bölümlerin yayınlanmasını istemedi’ diyen ‘abiler’imiz, bu skandal ortaya çıktıktan sonra bu kısımları başka kitaplarda yayınladılar. Eğer Üstad yayınlamayın demiş olsaydı hiç yayınlamamaları gerekirdi. Hulusi Bey’in rolünü tarif eden en kritik bölümlerin baş kısmı bir yerde devamı bam başka bir yerde yayınlandı. Okuyucu şaşırtıldı. Hedefleri zaten Hulusi Yahyagil’le ilgili gerçeğin gizlenmesi, kendilerinin ön planda olmasıydı” diyor.
PEKKENDİR ODAKLI TARTIŞMALAR
“Nur’un Bir Ortak İstişare Heyeti” başlığıyla Ali Kemal Pekkendir tarafından yayınlanan bildirilere, yazar Hüseyin Yılmaz ve Mehmet Nuri Turan da destek veriyor. Muhalifler, Pekkendir’in FETÖ ile iltisakı olduğunu, Sızıntı dergisinin eski yazarı olduğunu belirterek, Nurcular adına açıklama yapma hakkı olmadığı görüşünü savunuyor. Pekkendir, Gülen’in derslerine 32 yıl boyunca katıldığını, himmet, burs ve zekat verdiğini kişisel facebook sayfasında açıkça yazıyor. Ayrıca yıllar sonra Muşlu Molla Muhammed Doğan aleyhine dolaşıma yeniden soktuğu “İfhamname” adlı broşürde ise açıkça Fetullah Gülen övülüyor. Pekkendir’in 2000’li yıllardan itibaren birlikte hareket ettiği, Abdülkadir Badıllı, Rüşdü Tafralı ve Mesut Zeybek, İfhamane adlı broşürün yazarları ve yayıncıları. Bu isimlerin Tahşiye Kumpası öncesi FETÖcü istihbaratçılarla görüşerek Molla Muhammed Doğan aleyhine iş birliği yaptığı, “gizli” ibareli belgelerin mahkemenin talebi üzerine Emniyet tarafından gönderilmesi sonrası ortaya çıkmıştı.
İşte Pekkendir’in kendi facebook sayfasında yayınlanan ve FETÖ ile ilişkisini ortaya koyan bölüm:
Bildiri imzacılarından Hüseyin Yılmaz da FETÖ’nün Bugün gazetesi yazarı. 2010 yılındaki Tahşiye Kumpası’na ve 17-25 Aralık 2013 operasyonlarına verdiği destekle biliniyor. Yılmaz’ın yıllar sonra bile “Gülen’i bugün de olsa yine savunurum” paylaşımı ise sosyal medyada epey ses getirmişti.
HÜSEYİN YILMAZ’IN FETÖ’YE DESTEKLERİ
MEHMET NURİ TURAN, DARBEYİ DESTEKLEDİ Mİ?
Pekkendir’in bildirisine imza atan isimlerden Mehmet Nuri Turan da muhaliflerin hedefinde. Turan’ın 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ilk anlarında destek mesajı attığını belirten muhalifler, darbe bastırılınca da 16 Temmuz günü “Bu darbe gerçek mi değil mi buna girmiyorum, erkendir” diyerek FETÖ’nün “tiyatro” söylemine ilk günden destek verdiği görüşünü savunuyorlar.
Yorumlar