Ferasetsiz “Ağabeyler”, Fetullah Gülen ve Adnan Oktar: Nurcular bu yapılara nasıl alan açtı?

FETÖ ve Adnan Oktar yapılanmalarının muhafazakar çevrelerde meşruiyet kazanması, Nur cemaatindeki "ağabeylik" sistemi ve sorgulanamayan otorite anlayışından kaynaklandı. Mehmet Kırkıncı, Mehmet Fırıncı, Said Özdemir ve Mustafa Sungur gibi isimlerin geçmişte verdiği açık destek ve övgüler, bu karanlık yapıların önünü açtı. Kişileri kutsallaştırarak sorgulamayı bitiren bu ferasetsiz yaklaşım, ilmin ve basiretin kaybolmasına yol açtı.

Gazeteci Fazıl Duygun SuperHaber'e yazdı...

Bugün FETÖ’nün Türkiye’ye yaşattığı büyük yıkımı ve Adnan Oktar yapılanmasının yıllar sonra ortaya saçılan karanlık yüzünü konuşuyoruz. Fakat üzerinde yeterince durulmayan çok daha rahatsız edici bir soru var:

Bu isimler dini çevrelerde nasıl kabul gördüler, kimlerden referans aldılar ve kendilerine nasıl meşruiyet alanı oluşturdular?

Bu sorunun cevabını yalnızca Fetullah Gülen’in veya Adnan Oktar’ın şahsi kabiliyetlerinde aramak eksik kalacaktır.

Meselenin bir de Nur camiasındaki “ağabeylik” müessesesi ve zamanla oluşturulan otorite anlayışıyla ilgili boyutu bulunmaktadır.

Çünkü geçmişe dönüp baktığımızda bazı Nurcu ağabeylerin gösterdiği ferasetsizliğin, Fetullah Gülen ve Adnan Oktar gibi isimlerin dini çevrelerde kabul görmesine ve kendilerine alan açmasına katkıda bulunduğunu görüyoruz.

Fetullah Gülen’in Nur çevreleriyle kurduğu ilişkiler, Mehmet Kırkıncı başta olmak üzere bazı isimlerin kendisine verdiği destek ve Adnan Oktar hakkında Mehmet Fırıncı, Said Özdemir ve Mustafa Sungur gibi isimlere atfedilen övgüler bugün yeniden değerlendirilmek zorundadır.

Çünkü mesele birkaç kişinin yanılması değildir.

Mesele, “ağabey” denilen insanların sorgulanamaz dini otoritelere dönüştürülmesinin nelere yol açabileceğidir.

İMANIN KURUMSALLAŞMASI VE “AĞABEY” OTORİTESİ

Sosyolojik anlamıyla Allah’a inanma, zaman içerisinde birtakım sosyal ve siyasi kurumların ortaya çıkmasına; bu kurumları yöneten kişiler, “ağabeyler” ve cemaatlerin oluşmasına zemin hazırlayabilir.

Bunun neticesinde kaçınılmaz olarak dünyevi rekabetler de ortaya çıkar.

İnsanların olduğu yerde güç vardır.

Gücün olduğu yerde rekabet vardır.

Rekabetin bulunduğu yerde ise makam, nüfuz, para, yayıncılık, cemaat hâkimiyeti ve insan kaynağı üzerinde mücadele başlayabilir.

Asıl tehlike, bu dünyevi rekabetlere dini prensiplerin alet edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkar.

Allah’a iman gibi mutlak bir hakikat; bir kurum, bir cemaat, bir “ağabey” veya “mutlak vekil” üzerinden temsil edilmeye başlandığında ciddi bir problem doğmaktadır.

Çünkü “mutlak” olduğu ileri sürülen otorite kayıt altına alınamaz ve sınırlandırılamaz.

Böylece cemaat veya onu temsil ettiği kabul edilen “ağabey”; insanın hayatının bütün boyutlarında, biyolojik, psikolojik, sosyolojik, bedensel ve ruhsal alanlarında söz sahibi olmaya başlayabilir.

Böyle bir yapıda yalnızca insanın özgürlüğü değil, Risale-i Nur’un özgürlüğü de ortadan kaldırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Çünkü artık Risale-i Nur herkesin okuyup anlayabileceği bir eser olmaktan çıkarılıp belirli kişilerin yorum tekelindeki bir metne dönüştürülebilir.

Peki böyle bir tehlike nasıl ve neden ortaya çıkmaktadır?

Cevabı, kurumlaşmanın kendisinde aranmalıdır.

Bir noktadan sonra:

Ağabey ile cemaat eşitlenmektedir.

Ağabey, adeta tüzel bir kişilik kazanmakta ve sözde “şahs-ı manevi”yi tek başına temsil eden bir misyona sahipmiş gibi davranmaktadır.

Oysa herhangi bir insanın veya cemaatin böyle “mutlak” bir temsil makamına yerleştirilmesi, Allah’ın mutlaklığıyla çelişen son derece tehlikeli bir otorite anlayışına kapı aralamaktadır.

Bundan sonra ikinci aşamaya geçilir:

Cemaatte ilim değil, güvenlik esas alınmaya başlanır.

Artık “Bu söylenen doğru mudur?” sorusunun yerini:

Bunu kim söylüyor?

sorusu alır.

Delil yerine sadakat, ilim yerine aidiyet, fikir yerine kişi önem kazanmaya başlar.

Ağabey söylediyse vardır bir hikmeti” anlayışı hâkim hale geldiğinde ise feraset kaybolur.

Fetullah Gülen ve Adnan Oktar meselesine biraz da bu açıdan bakmak gerekiyor.

FETULLAH GÜLEN’E KİM ALAN AÇTI?

Fetullah Gülen gökten inmedi.

Türkiye’nin dini ve muhafazakâr çevreleri içerisinde kendisine yıllar içerisinde bir alan oluşturdu.

Bu süreçte Nur çevreleriyle kurduğu ilişkilerin ve bazı Nurcu isimlerin kendisine gösterdiği yakınlığın rolü ayrıca incelenmelidir.

Özellikle Mehmet Kırkıncı’nın Gülen’in Erzurum yıllarından itibaren Nur çevreleriyle kurduğu ilişkilerdeki rolü yıllardır tartışılmaktadır.

Bugünden geriye bakıldığında sorulması gereken soru açıktır:

Fetullah Gülen’in Nur camiasında kabul görmesine kimler yardımcı oldu?

Kimler referans verdi?

Kimler Gülen’in önünü açtı?

Ve en önemlisi, sonraki yıllarda ortaya çıkan işaretler neden zamanında okunamadı?

Bu noktada meseleyi yalnızca “kandırıldılar” diyerek kapatamayız.

Çünkü dini bir cemaat içerisinde kendilerine olağanüstü otorite atfedilen insanların aynı zamanda olağanüstü bir sorumluluğu olması gerekir.

Madem “ağabey” sözü bu kadar belirleyiciydi, o halde ağabeylerin ferasetsizliğinin bedelini neden bütün cemaat ve hatta bütün ülke ödesin?

ADNAN OKTAR’A VERİLEN ÖVGÜLER

Benzer bir tablo Adnan Oktar konusunda karşımıza çıkıyor.

Bugün Adnan Oktar yapılanmasının ne olduğu hakkında uzun uzun konuşmaya gerek yok.

Fakat yıllar önce Nur camiasının önde gelen bazı isimlerinin Oktar ve eserleri hakkında söyledikleri sözler ortadadır.

Mehmet Fırıncı’ya bir etkinlikte:

Adnan Oktar hocamızın eserlerini nasıl buldunuz?” diye sorulduğunda şu cevabı veriyor:

“Bilim teknik serisinin bir devamı manasında o eserler hakikaten insanlara iman cihetiyle büyük faydası olduğu görülüyor. Allah rast getirsin. İnsanlara inşallah hayra, iyiye, güzele kavuşturmaya vesile olsun.”

Bugünden baktığımızda insan sormadan edemiyor:

Feraset neredeydi?

Said Özdemir’e Oktar çevresinden bir kişi, “Harun Yahya hocamızın, Adnan Oktar hocamızın kitaplarını takip ediyorsunuz, çalışmalarını takip ediyorsunuz. Sizlere de selamını, sevgilerini getirdik” dediğinde verilen cevap daha da dikkat çekicidir.

Said Özdemir, Oktar’ın Darwin teorisine karşı yürüttüğü faaliyetlerden ve kitaplarından uzun uzun söz ettikten sonra:

“Çok takdir ve tebrik ediyoruz. Ve bu yolda onun da hizmetlerinin devamını arzuluyoruz.” diyor ve yapılanları:

“Bugün muazzam bir hizmet olmuştur.” sözleriyle değerlendiriyor.

Bunlar sıradan nezaket ifadeleri değildir.

Bir dini faaliyet hakkında verilmiş açık bir meşruiyet ve takdir beyanıdır.

“HARUN YAHYA’NIN ESERLERİ ELMAS HÜKMÜNDE”

Mustafa Sungur üzerinden aktarılanlar ise daha da dikkat çekicidir.

Adnan Oktar’ın A9 kanalında yayımlanan bir videoda, Oktar ile Mustafa Sungur arasında yıllara yayıldığı ileri sürülen görüşmeler anlatılmıştı.

A9’un anlatımına göre Oktar, İstanbul’a ilk geldiği yıllarda Kılıç Ali Paşa Camii’nde Mustafa Sungur’la karşılaşıyor.

Sungur’un Adnan Oktar’ın adını ve soyadını öğrendikten sonra cebinden defter çıkartarak “Adnan” ve “Oktar” isimlerinin ebced hesabını yaptığı ileri sürülüyor.

Oktar daha sonra:

“Hz. Mehdi Nur talebesi mi olacaktır?” diye soruyor.

Sungur’un:

“Hayır, Mehdi Nur talebesi olmayacak dedi Bediüzzaman.”

cevabını verdiği aktarılıyor.

Oktar’ın “Nasıl olacak hocam?” sorusu üzerine ise:

“Mehdi bambaşka olacak.” dediği iddia ediliyor.

İşte mesele tam burada çok daha vahim bir boyut kazanıyor.

Çünkü Adnan Oktar çevresi daha sonra bu konuşmayı Oktar’ın Mehdilik propagandasına dayanak haline getiriyor.

Mustafa Sungur üzerinden Said Nursi’ye kadar uzanan bir “işaretler zinciri” oluşturulmaya çalışılıyor.

A9’un aynı yayınında, Said Nursi’nin Mustafa Sungur’a:

“Mehdi Aleyhisselam’ı ben görmeyeceğim ama sen göreceksin.” dediği ileri sürülüyor.

Böylece Nurculuğun sembol isimlerinden birinin otoritesi, Oktar’ın kendi dini liderlik anlatısına eklemleniyor.

“SEN KÜFRE KARŞI SEDD-İ ZÜLKARNEYN OLDUN”

A9’un aktardığına göre Mustafa Sungur’un Adnan Oktar hakkındaki sözleri bununla da sınırlı değildi.

1986 yılında Oktar’ın yargılandığı süreçte Mustafa Sungur’un eski DGM önünde Oktar’a:

Ne mutlu sana, mazide, müstakbelde seni alkışlıyor.” diye sesleniyor..

30 Ocak 2007 tarihinde ise Sungur’un Oktar’ın Harun Yahya imzasıyla yayımlanan kitapları hakkında:

Daha önce biz biraz geri duruyorduk. Risalelerden başka kitaplarla ilgilenmiyorduk. Fakat neşriyat, yayınlar aleminde Harun Yahya’nın eserlerinin elmas hükmünde olduğunu gördük. Maşallah.” dediği biliniyor.

Ve ardından çok daha çarpıcı bir ifade:

“Sen küfre karşı Sedd-i Zülkarneyn oldun. Seni aşıp bize gelemiyorlar.”

Bugün bu sözleri yeniden okuyunca şu soruyu sormak zorundayız:

Bir insana böylesine büyük dini anlamlar yüklenmesinin sonuçları neden hesap edilmedi?

İşte başta sözünü ettiğimiz “ağabey otoritesi” meselesinin pratik sonucu budur.

Ağabey konuşuyor.

Cemaat bunu referans kabul ediyor.

Referans verilen kişi bu sözleri kendi meşruiyeti için kullanıyor.

Sonra o kişinin çevresinde başka bir otorite alanı meydana geliyor.

Ve yıllar sonra herkes:

“Biz nereden bilebilirdik?” diyor.

Oysa mesele zaten bilmek değil, sorgulamaktır.

ADNAN OKTAR DA NURCULARLA İLİŞKİSİNİ GİZLEMİYORDU

Adnan Oktar da Nurcularla yakınlığını gizlemiyordu.

2018 yılında tutuklandıktan sonra OdaTV’ye gönderdiği mektupta:

“Nakşibendiler, Kadiriler, Rufailer, Nurcular, Süleymancılar, bizler hiçbirimiz örgüt değiliz, suç örgütü hiç değiliz. Sivil toplum kuruluşuyuz arkadaş, dost grubuyuz.” ifadelerini kullanmıştı.

2014 yılında A9 kanalındaki bir yayınında ise:

"CHP’de Nurcular olsun, Süleymanlılar olsun. CHP modern dindar olsun." diyordu.

Dolayısıyla Oktar’ın Nur çevreleriyle kurduğu ilişkiyi kendi kamuoyu propagandasında kullanmaya çalıştığı açıktır.

MEHMET KIRKINCI VE CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Bu noktada Mehmet Kırkıncı meselesini de görmezden gelemeyiz.

Kırkıncı, Fetullah Gülen’in Erzurum yıllarından itibaren Nur çevreleriyle ilişkileri tartışıldığında sürekli karşımıza çıkan isimlerden biridir.

Fetullah Gülen’in Nur camiası içerisinde kabul görmesinde Kırkıncı’nın rolünün ne olduğu tarihsel belgeler üzerinden ortaya konulmalıdır.

Aynı şekilde Nur camiasının parçalanması ve PNY olarak anılan yapılanmalar hakkındaki tartışmalarda dile getirilen iddialar da kişiler kutsallaştırılmadan araştırılmalıdır.

İşin ironik tarafı ise Mehmet Kırkıncı hakkında ağır iddialar ortaya atanlardan birinin bizzat Adnan Oktar olmasıdır.

Bir tarafta Nurcular içerisindeki birtakım isimleri suçlayan Adnan Oktar…

Diğer tarafta eserleri Nur camiasının bazı önemli isimleri tarafından “elmas hükmünde” görülen aynı Adnan Oktar…

İşte tam da bu çelişki bize sistemdeki temel problemi gösteriyor.

Mesele kişilerden daha büyüktür.

Cemaatte ilim esas olmaktan çıkıp “güvenlik” esas haline geldiği anda düşünce donar.

İnsanlar iki kategoriye ayrılır:

Bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar.

Bizden olanın hatası görülmez.

Bizden olmayana ise şüpheyle bakılır.

Ağabey” sorgulanamaz.

Onun referans verdiği insan sorgulanamaz.

Bir süre sonra şahs-ı manevi adına konuştuğu varsayılan kişi, cemaat üzerinde fiili bir iktidar kurar.

İşte böyle bir ortamda Fetullah Gülen de Adnan Oktar da kendilerine alan bulabilir.

Burada suç, elbette suç işleyenindir.

Fakat sosyolojik açıdan sorulması gereken başka bir soru vardır:

Bu yapılara dini ve toplumsal meşruiyet sağlayan ortamı kim oluşturdu?

Bugün yapılması gereken geçmişi örtmek değildir.

Tam tersine, bütün bu ilişkileri cesaretle sorgulamaktır.

Mehmet Fırıncı ne söyledi?

Said Özdemir ne söyledi?

Mustafa Sungur ne söyledi?

Mehmet Kırkıncı’nın Fetullah Gülen’le ilişkisi neydi?

Adnan Oktar bu insanların sözlerini neden yıllarca propaganda malzemesi olarak kullandı?

Fetullah Gülen hangi Nurcu çevrelerin desteğiyle kendisine alan oluşturdu?

Bunların hepsi araştırılmalıdır.

Çünkü ferasetsizlik de sorgulanmalıdır.

Bir kişiye “ağabey” demek ona yanılmazlık vasfı kazandırmaz.

Bir insan Said Nursi’yi görmüş olabilir.

Yıllarca Risale-i Nur hizmetinde bulunmuş olabilir.

Çok büyük fedakârlıklar yapmış olabilir.

Ama bunların hiçbiri o insanı hatadan, yanlış tercihten, yanlış insanlara referans olmaktan veya ferasetsizlikten masum hale getirmez.

Tam tersine, kendisine ne kadar büyük dini otorite atfedilmişse yaptığı tercihler de o ölçüde daha fazla sorgulanmalıdır.

Fetullah Gülen ve Adnan Oktar örneklerinin bize öğrettiği en önemli derslerden biri budur:

Dinin mutlak hakikati ile insanların oluşturduğu cemaatleri birbirine karıştırdığınız anda, insanı kutsallaştırmaya başlarsınız.

İnsanı kutsallaştırdığınız anda eleştiri biter.

Eleştiri bittiğinde ilim gider.

İlim gittiğinde feraset kaybolur.

Feraset kaybolduğunda ise dün “hizmet ediyor” diye alkışladığınız insanların gerçekte neye hizmet ettiğini ancak yıllar sonra anlayabilirsiniz.

Bu yüzden mesele Risale-i Nur’u veya imanı sorgulamak değildir.

Tam tersine mesele, Risale-i Nur’u insanların kurduğu iktidar ilişkilerinden özgürleştirmektir.

Ne bir ağabey Allah’ın mutlak hakikatinin temsilcisidir, ne bir cemaat Risale-i Nur’un sahibidir, ne de herhangi bir kişi “şahs-ı manevi” adına sorgulanamaz bir otoriteye dönüşebilir.

Aksi halde aynı hatalar farklı isimlerle tekrar eder.

Dün Fetullah Gülen…

Dün Adnan Oktar…

Yarın başka biri.

İsimler değişir.

Sorgulanamaz “ağabeylik” düzeni değişmezse sonuç da değişmez.

Kaynak: SuperHaber

Yorumlar (4)

Yorum Yaz
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.