Metin Ersöz: Terörün kökenine inilmediği müddetçe bertaraf etmek mümkün değil

Terör, yalnızca ateş çemberinin ortasında kalan Ortadoğu’nun değil, bütün dünyanın meselesi haline geldi. Ajans Dergi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Baran, Milli İstihbarat Teşkilatı eski Kontraespiyonaj Daire Başkanı Metin Ersöz’le çarpıcı bir röportaja imza attı.

SuperHaber Mobil
HABERİN DOĞRUSU CEBİNİZDE!

Son dakika gelişmelerini, özel haberleri anlık bildirimle ilk siz öğrenin.

SuperHaber Mobil Uygulaması
Metin Ersöz: Terörün kökenine inilmediği müddetçe bertaraf etmek mümkün değil

Terör, yalnızca ateş çemberinin ortasında kalan Ortadoğu’nun değil, bütün dünyanın meselesi haline geldi. Birileri tarafından ortaya çıkarılan yahut desteklenen terör örgütleri, küresel siyasi konjonktüre göre devletlerin maşaları rolünü üstleniyorlar. Türkiye de bu durumdan hayli mustarip. Diyarbakır’da, Ankara’da ve İstanbul’da patlayan bombalar, içerisinde bulunduğumuz sürecin oldukça çetin geçeceğine işaret ediyor. Uluslararası sistemin, konuyla ilgili olarak önlem alması, hiç olmazsa desteğini çekmesi sadece Türkiye için değil, dünyanın bütün ülkeleri için olmazsa olmaz bir geçici çözüm olarak karşımızda duruyor. Peki, terörden tamamen kurtulmak için ne yapmak gerekiyor. Konuyu bu eksende Milli İstihbarat Teşkilatı eski Kontraespiyonaj Daire Başkanı Metin Ersöz’le konuştuk...

Terör artık evrensel bir boyuta gelmiş durumda. Avrupa’nın başkenti olan Brüksel’de bile rahatlıkla eylemlerini gerçekleştirebiliyorlar. Terör eylemlerinin son dönemde artmasını neye bağlayabiliriz?

Terör tarihin her çağında olageldi. Bugün var, yarın da olacak. Özellikle içinde bulunduğumuz coğrafya terör olaylarını yoğun bir şekilde yaşıyor. Geçmişte de böyleydi. Terör örgütleri konjonktüre göre şekil değiştiriyor. Eskiden sol örgütler vardı, şimdi ise PKK adı altında bunları görüyoruz. Yine kendilerine “İslami” payesi veren, ancak İslam’ı farklı anlayan bazı gruplar yaklaşık 800 yıldır Ortadoğu terör estiriyorlar. Bence bunların konuşulması ve asıl nedenlerine yoğunlaşılması lazım. Terörün nedenlerini araştırmak yerine sadece onunla mücadele ederek herhangi bir sonuca varamayız. Teröre ve şiddete karşı koymanın en iyi yolu onları anlamaktır. Anladığımız zaman çözüm peşinden gelecektir. PKK terörünün nedenlerine ilişkin yıllarca çeşitli analizler yapıldı. Problemi kökünden çözmek adına olumlu adımlar da atıldı. Tıpkı bunun gibi kendisini İslamî olarak adlandıran terörün geldiği noktayı da iyi okumak lazım. Eş’ariliği ve Selefiliği bilmeden, anlamadan herhangi bir çözüm üretemeyiz. İçerisinde bulunduğumuz geleneğin bize öğrettiği inanç ve yaşayış biçimleri dışında, İslam’ın farklı yorumlarını da doğru şekilde öğrenmeliyiz. Ortadoğu ve diğer coğrafyalarda Eş’ari ve Selefiliğin şiddeti hangi durumlarda tasvip ettiğini, hangi felsefeci ve teorisyenlerin İslam’a şiddeti empoze etmeye çalıştıklarını bilmeli ve bugün ortaya çıkan terör örgütlerini bu bilgiler çerçevesinde değerlendirmek durumundayız. Terörizmin önüne ancak onu meydana getiren sosyolojiyi bilerek ve anlayarak geçebiliriz. Aksi takdirde, sadece terörle mücadele stratejisi yürüterek bu belayla baş etmemiz söz konusu olamaz.

Osmanlı’nın dağılmasıyla birlikte 60 küsur devlet kuruldu. Batı’nın bu devletlere yaklaşımı malum. Bugün terör şeklinde tezahür eden anlayışın temelleri o dönemde atıldı diyebilir miyiz?

Önce şunu ifade edelim: Batı’nın terör meselesinde bir çifte standart uyguladığını biliyoruz. Burada uzunca anlatmanın bir anlamı yok. Osmanlı’nın son dönemlerinde ilk önce Fransız ve İngiliz düşüncesi hakim olmaya başladı. Daha sonra Alman hayranlığıyla devam etti. Malumunuz 1945’ten sonra Amerikan düşünce ve yapısı toplumumuzda görülmeye başladı. II. Abdülhamid döneminde Osmanlı topraklarında ilk bombayı patlatanlar Belçikalılardı. Bunlar Ermeni terörist çetelerini destekliyorlardı. Dolayısıyla, bugün yaşanan travmaların kökenini o dönemde aramak doğru bir çaba olabilir.

TERÖRE ZEMİN HAZIRLAYAN FİKRİYATI OKUYUP TARTIŞMALIYIZ

Batı’nın mevzuya “senin teröristin kötü, benim teröristim iyi” çerçevesinden baktığı, Paris’te ve Brüksel’de patlayan bombaların sonrasında net bir şekilde anlaşılmış olmalı.

Evet, öyle ama “Batı böyle yapıyor” diyerek konunun bizimle ilgili kısmını atlıyoruz gibi geliyor bana. Yapmamız gereken şey, aykırı İslamî ekolleri doğru okuyup kardeşlerimize anlatmak. Gelinen noktada İslam ülkelerinin bu temel sorununu ve onu çözecek araçları var. Mesela İslam İş Birliği Teşkilatı konuyu gündemine alıp çözümler üretmeli. Şiddeti tavsiye eden görüşler hakkında önlemler almalı. Ebu Musab el Suri’nin, El Mukaveme isimli bir kitabı var. Buna herhangi bir antitez üretilmemiş. Şimdi bütün terör eylemlerini gerçekleştiren grupların baş ucu kitabıdır bu eser. El Suri, El Kaide harekatının önemli karakterlerinden. Hatta 11 Eylül saldırılarının kilit ismi. Müslüman Kardeşler’in içine sızarak bir çok eylemler gerçekleştirdi. Hama Katliamı’ndan da yaralı olarak kurtulmuştu. Daha sonra İspanya’da İspanyol bir kadınla evlenerek Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde vakıf ve dernekler açmıştır.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın konuya ilişkin sorumluluğu olduğunu ifade ettiniz. Türkiye kağıt üzerinde olmasa da Sünni dünyanın lideri konumunda. Türkiye’nin, devlet olarak konunun çözümüyle alâkalı yapması gereken bir şeyler var mı?

İlahiyat fakültelerinden ve tasavvuf ekolünden bazı isimler ekranlarda ellerinden geldiğince anlatıyorlar. Bu oldukça ümit verici. Ama böyle gayretlerin daha da artırılması gerektiğini düşünüyorum. Mezhepler ve fırkalar yeniden masaya yatırılmalı ve doğru şekilde anlaşılmasına vesile olunmalı. Ancak uluslararası alanda daha net sonuçlar alabilmek için İslam İşbirliği Teşkilatı’nın çabalaması şart.

TERÖR ÖRGÜTLERİYLE ANLAŞMA OLMAZ

Türkiye’nin bir de PKK sorunsalı var. 2004’teki silah bırakma sürecinin ardından örgüt 2012 ve 2013’te tekrar harekete geçti. PKK’yla askerî alanda yürütülen mücadeleyi doğru buluyor musunuz?

Şunun altını çizelim: Terör örgütleriyle hiç bir şekilde anlaşma olmaz. Anlaşmada muhatap da alınmaz. Çünkü terör örgütleri yalancı ve kaypaktırlar. Bu örgütler her şeyi kendisi için kullanır. Terör örgütleriyle anlaşma, silah bıraktırma gibi ifadeler son derece çok yanlıştır. Çözüm sürecinde ilk başlarda “sorunu ortaya koymadan çözüm üretemeyiz!” deniyordu. “Çözüm süreci” diyen arkadaşlara “sorun nedir?” diye sorduğumda net bir cevap alamıyorum. Tanımını yapamadığımız bir sorunu nasıl çözeceğiz? Mesele herkese göre farklı. Bana göre sorun terör, aşırı Kürtçülere göre özerklik talebi, bir başkasına göre de demokratik haklar talebi. Dolayısıyla daha sorunun ne olduğu konusunda uzlaşamazken çözümü nasıl konuşacağız? Çözüm sürecinde Habur’dan Türkiye halaylar eşliğinde girdiler, özel yetkili hakimler gönderildi bunların geçişleri kolay olsun diye. Daha sonra istihbarat güçlerinin gözleri önünde hendekler kazınmaya başlandı. Ondan sonra da bugünkü tabloyla karşı karşıya kaldık.

TÜRKİYE’NİN RESMİ TEK İSTİHBARAT KURUMU MİT’TİR

90 yıllarda PKK ile yürütülen mücadelede devlet bir takım yeni teşkilatlanmalar oluşturdu ve bunları kullandı. Mesela JİTEM. Bu yapının kirli işlere bulaştığını da biliyoruz. Terör örgütü ile mücadelede her yol mubah mıdır?

O dönemin şartlarında siyasi bir istikrarsızlık söz konusuydu. Türkiye hükümet bunalımları içerisindeydi fakat terörle mücadele de hep yavaş kalıyordu. Bazı kişiler kendi kafalarına göre terörle mücadele etmeye başladılar. O dönemde biz bir operasyon yapmaya kalkıştığımızda gerekli maddi seferberlikler yapılmıyordu. Siyasi irade gerekli yardımları yapamıyordu. Neticede illegal bir mücadeleye girişildi. JİTEM resmi bir kurum değil ve hiç bir zaman da olmadı. Türkiye’nin resmi tek istihbarat kurumu Milli İstihbarat Teşkilatı’dır. MİT, çalışmalarını kanun ile yapar. Onun haricinde ikinci bir kuruluş yoktur.

Fakat Albay Arif Doğan “JİTEM’i ben kurdum, bakanlığa ben imzalattım” dedi...

Ama onların tek dayanak noktası o dönem ülkedeki siyasi kaostu. Bu durumdan faydalanarak dayanarak böyle bir şeye giriştiler. Sonrasında JİTEM ister istemez istismara açık hale geldi ve daha sonra da kendini tasfiye etti zaten.

2000’lerden sonra da diyalog zemininde buluşulmaya çalışıldı. 90’lardaki mücadele herhangi bir sonuç vermedi. 2000’lerin neticesi olarak bugünlere baktığımızda uzlaşma çabasının da tek başına bir işe yaramadığını görüyoruz. Ne yapmak gerekiyor?

Terör şiddetten beslenir. Devletin şiddete karşı sert bir tavır takınması ve mücadele etmesi gerek. Ortada bir realite ve bir takım istekler var. Herkes özerk bir devlet istemiyor. Bunları da göz önünde bulundurmak lazım. Cumhuriyetle yönetilen bir ülkede özerklik talebi olamaz, girersin seçimlerde kendi bulunduğun yerlerde yönetime gelirsin. Eğer demokratik haklar üzerinden talepleri varsa diğer bölgelerimizdeki halklarında talepleri vardır. Bunlar sosyo-kültürel ve ekonomik haklar da dahildir. Bir de Avrupa’da Fransız ihtilalinden hemen sonra demokratik haklar işlevsellik kazanmadı. Büyük bir süreç yaşandı ve biz hâlâ o dönemin başındayız, daha çok zamana ihtiyaç var demokratik haklar bağlamında. O günün Avrupa’sında jakobenler 4 yıl iktidarda kaldı ama daha sonra iktidardan indirildi ve öldürüldü. Demokrasinin alt yapısını oluşturamazsak ortaya yine kaos çıkacaktır. Mesela dünyanın en iyi anayasası olarak Waymar Anayasası’nı örnek gösterirler fakat bu anayasa kurumlarını oluşturamadığı için Hitler gibi bir adamı ortaya çıkardı!

TERÖRLE MÜCADELEDE EN KRİTİK GÖREV MİT’İN

Devletin şu an PKK ile yürüttüğü mücadeleyi nasıl görüyorsunuz?

Ben özellikle istihbarata büyük görevler düştüğü kanaatindeyim. Zaten hep söylediğimiz gibi PKK’nın yurt dışından destek aldığı vakıa. Örgüt Türkiye’de ifade özgürlüğü adı altında Avrupa’dan yardım istedi. Avrupa bunlara sürekli sahip çıktı, PKK da bu konuyu çok istismar etti. Avrupa, terör örgütünü desteklerken, terörün farklı bir türüyle yüzleşmek zorunda kaldı. Başkenti Brüksel’de başka bir terör örgütünün neler yaptığını hepimiz gözlerimizle gördük. Artık Avrupa da o yumuşak tavrından vazgeçmeye başlıyor. Dolayısıyla istihbaratın bu gidişata uygun bir şekilde tedbir alması gerekiyor.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın şimdiki yapısı terörle mücadele konusunda yeterli mi?

İstihbarat servislerinin asli vazifeleri espiyonaj ve kontraespiyonajdır. Espiyonaj yurt dışında faaliyet gösterir. Kontraespiyonaj da yurt içinde faaliyet gösteren casusları tespit etmekle görevlidir. Sıcak bir operasyona girmesi istihbaratın görevi değildir. Burada yetkili olan Emniyet güçleri ve jandarmadır. Fakat İstihbaratın yurt içindeki bir ajanı yakalaması ve operasyon yapması durumu da söz konusudur. Yurt dışından biri gelip eğer PKK için bilgi alıp paylaşıyorsa burada MİT devreye girer ve müdahale eder ama bunu emniyet güçleriyle paylaşır. Eğer bir zaafiyet varsa bazı durumlarda yetersiz ise MİT devreye girebilir. Ama şu an böyle bir durum söz konusu değil. Dünyadaki mevcut istihbarat sistemlerine baktığımızda ikili ve tekli sistem olduğunu görürüz. Biz de tekli sistem üzerinden bir işlev söz konusudur. Tabi bu sistemin hem avantaj hem dezavantajları vardır. Yani ABD’deki FBI ve CIA gibi. Bunlar arasında sürekli bir yetki çatışması meydana geliyor. Hatta ABD bir ara bu sistemi değiştirmeye çalışıyordu. Ben tekli sistemden yanayım, bir tane müsteşarın olması yetki bakımından daha avantajlıdır. Sorunlarla dolu bir bölgede yaşadığımız gibi komşu ülkelerin hiç birisiyle de aynı alfabeyi kullanmıyoruz. Bu da halkımızın komşu halklarla anlaşmada ve sağlıklı ilişkiler gelişmesinde bir engel teşkil ediyor. Gerekli bilgi ve donanımı elde etmek için bu sorunları halledebilecek personel sıkıntısı çekiyoruz. Yönetim olarak da sıkıntılar mevcut tabi ama bunlar Türkiye’nin bütün kurumlarında olan şeyler.