Mazi ile âti arasında bir kültür köprüsü
Hemen hepimizin hafızasında kayıtlıdır ve zaman zaman da telaffuz ederiz:
“Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane”
Gönlün sözünü ettiğimiz bu sohbet iştiyakına Osmanlı toplumunda kahvehaneler vesile olmuş ve daha 1500’lerin başından itibaren Mekke, Kahire ve Şam gibi şehirlerde kahvehaneler açılmaya başlamıştır.
Mekke, Kahire ve Şam örneğindeki kahvehanelerin İstanbul’da görülmesi ise birazcık gecikmiş, asrın ortalarını yani 1550’lü yılları beklemeyi gerektirmiştir. Doğuya mahsus bu sosyokültürel nev icat oluşumun Viyana, Paris ve Londra gibi Batı dünyasındaki örneklerini görmek ise asrın sonlarında ancak mümkün olabilmiştir.
Başlangıçta örneklerine az rastlanan kahvehanelerin itibar görmesi sayılarının zaman içerisinde artmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle siyaset ve idare merkezi olmasının yanında bir kültür merkezi de olan İstanbul’da bahse konu kahvehaneler, sayıları, mahiyetleri ve faaliyetleri itibarı ile dikkat çekici bir hal almıştır.
Arşak ve Cafe Flamme gibi Galata ve Pera’daki alafranga kafelere ilaveten Şehzadebaşı Direklerarası’ndaki Fevziye Kıraathanesi; Divanyolu’ndaki rif’in Kıraathanesi; Beyazıt’taki ünlü Marmara Kahvehanesi; Nuruosmaniye’deki İkbal ve Letafet Kıraathaneleri; Galata’daki Hendek; Defterdar’dki Kâhya İsmail; Karagümrük’tei Uzun Ahmet; Okçularbaşı’ndaki Uzun Kahvehane…
Sözünü ettiğimiz kahvehane örneklerinin en meşhurlarından bazıları olmuştur.
Tulumbacı kahvehaneleri ise geleneksel Türk sanatının mükemmel suretteki mimari yansımaları ile göz doldurmuştur.
Adları sayılan kahvehanelerin müdavimleri arasında o dönemin yahut geleceğin meşhur şahsiyetleri de yer almıştır.
Namık Kemal, Ahmet Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya Fuat Köprülü, Yusuf Ziya Ortaç, Falih Rıfkı, Faruk Nafiz, Yahya Kemal, Rıfat Ilgaz, Abidin Dino ve bu minvalde daha birçok şahsiyeti kahvehanelerde görmek mümkün olmuştur.
Bu isimler ve daha bir hayli yazar-çizer ve entelektüel kişiler kahvehanelerde toplanır, edebiyattan, şiirden, sosyolojiden, idare ve siyasetten, hemen her şeyden konuşur sohbet ederlerdi. Dolayısıyla kahvehanelerden bazıları tam bir şiir, edebiyat ve sohbet ortamına dönüşmüş bir haldeydi. Geçen asrın ilk çeyreğinde Beyazıt’taki Küllük kahvehanesi o kadar fazla ilgi odağı olmuş ve uğrak mekânı haline gelmişti ki bu kahvehane için:
“Sanma ki avare bülbüller gibi güllükteyiz
Biz yanık bir kor gibi sabah akşam küllükteyiz”
şeklinde şiir dahi yazılmıştı.
Kahvehaneler işlevsellikleri itibariyle birer kültür membaı olmalarının yanında sosyalleşme mekânı ve idare edenler ile edilenler arasında bir köprü; halkın sesini duyurabildiği veya en azından tezahür ettirebildiği bir mekân olma görevini de icra etmişlerdi.
Bir zamanlar fikir tartışmalarının yaşandığı, idare ve siyasetin gündem edildiği kahvehanelerde pek tabiidir ki hafiyeler olmadan olmazdı.
Kahvehanelerin tarihi seyri içerisinde edebi ve kültürel etkinliklerini fazlası ile gölgeleyecek şekilde yönetme ve yönlendirme hevesi ile siyasallaşması; faaliyetlerinin, sahiplerinin ve müdavimlerinin ciddi takibata uğramalarına, ceza görmelerine ve hatta kapatılmalarına yol açmıştı.
Nihayet kahvehaneler uzun mazileri içerisinde, verilen talimatlar ve yapılan uygulamalar neticesi, “Okuma Evi” anlamına gelen “Kıraathane”lere dönüşmek zorunda kalmıştı. Bu değişimin belirleyicisi ise kahvehanelerin kapatılmasının çare olmadığını düşünen Kânûnî idaresi olmuştu.
Yapılan düzenleme gereği kıraathanelere, halkın zevkle okuyacağı kısa-uzun, kapsamlı yahut basit eserler gönderilmiş, kahvehanelerin sadece kahve içilen, sohbet edilen ve eğlenilen mekânlar olması haline son verilmişti. Böylece kıraathaneler, müdavimlerine sohbet etme yanında okuma imkânı da sunan mekânlar haline gelmişti. Bu aşamadan sonra kahvehane ve kıraathane kullanımda aynı manayı ifade etmekteydi.
Başlangıçta adları kahvehane olsa da ana ikramı hemen hemen çaydan ibaret bulunan, fakat daha sonraları adı değişerek çay içmenin yanında gazete okuma imkânı da sunan kıraathaneler beklendiği kadar yararlı olmuş muydu tartışılabilir. Özellikle son zamanlarda ataletin hüküm sürdüğü, kâğıt veya tavla oynanan duman altı mekanalar haline dönüşüp bu durumdan bir türlü kurutulamadığı malumdur.
Kültür tarihimizin bu kadim unsuru kahvehane-kıraathaneler, yakın bir zamanda alınan bir kararla yeniden canlandırılma, yeni bir yapılanma ve yeni bir anlayışla günümüz toplumunun hizmetine tekrar sunulma programına dâhil edildi.
Kanaatimce bu yöndeki karar ve politika son derece isabetli olmuştur.
Bereketli ve bir o kadar da hareketli genç nüfusu olan bir ülkenin eğitimi sadece okullara hasretmesi doğru değildir.
Boğucu mimari yapısı ve itici bir mekân psikolojisi üzerine kurulmuş olan o köhne kütüphanelere, ayaküstü bilgiye erişen ve ayaküstü beslenen çağdaş gençlerin gitmesi ve girmesini beklemek fazla iyimserlik olur.
Genel olarak araştırmayı fazla sevmeyen, zora fazla tahammülü bulunmayan günümüz nesline çağa uygun mekânlar daha cazip gelmektedir.
Okurken çay da içilebilen, dar odaları yerine daha ferah ortamları olan ve biraz da popülaritesi bulunan mekânlar her zaman cazip olmuştur.
Bir Üsküdar sakini olarak Bağlarbaşı’ndaki Nev Mekân’ı biliyordum. İlk duyuşta insanda çağdaş bir isim algısı uyandırsa da her kelimesi tarih kokan bu mekân ile tanışıklığım vardır.
Ve hatta fakir, bakımsız ve köhne günlerini gayet iyi bilirim. Komşum sayılır.
Üsküdar sahilinde yeni açılan yeni Nev Mekân’ı da görme fırsatım oldu. Tek kelime ile hayran oldum. Gurur duydum. Mekânı, mimarisi ve atmosferi ile harika olmuş. Adına ister kütüphane deyin ister kafeterya. İsterseniz dershane. Yahut Kitap-Çay-Hane… Üçü bir arada zira. Gayet mahirane.
Müteşekkirim. Ama aynı zamanda şikâyetçiyim. Zira bir şeyler alıp, oturup, maziden esintiler sunan bu yeni nev baharın taze ve deniz kokulu havasını soluyup o nezih ortamında bir bardak çay yahut bir fincan kahve içme şansı bulamadım.
Otobüsleri, metroları, metrobüsleri, caddeleri, sokakları, kısacası toprağının üstü kadar altı da ölü ve diri insanı ile lebalep dolu İstanbul’un bu yeni, çağdaş, ama maziden miras, hal ve istikbal ile mütenasip Nev Mekânları da ziyadesiyle dolu. Hem de dopdolu.
Kanaatimce, bir değil, birden fazla sayıda olacak şekilde, her semtte, her mahallede, her ilçede, her şehirde ve nihayet bütün ülkede, bu kitap, çay ve kahve kokulu ve tarih dokulu mekânları açmak ve her yaştan insanın zihnini ve bünyesini besleyip sağlıklı tutmaya çalışmak son derece yerinde olacaktır.
Bu vesile ile gençlerimiz en azından internet kafelerden, milli ve yerli olmayan zeminlerden ve o tür yerlerde sunulan içeceklerden azade kalacak, elinde kitabı çayını yahut Türk Kahvesi’ni yudumlama imkânı bulacaktır.