İbrahim Baran SuperHaber okurları için yazdı

"Lozan, birilerinin anlattığı gibi bir zafer değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olduğu doğrudur ancak Lozan antlaşmasını imzalamaya giden heyet keşke biraz daha dirayetli, gözü kara, vatanperver ve diplomasiyi iyi bilen birileri olsaydı da bugün İngiltere, Rusya, ABD, İran gibi ülkelerin ve taşeron terör örgütlerinin cirit attığı, üzerinde kanlı planların yapıldığı topraklar bu senede dahil edilebilseyi!"

İbrahim Baran SuperHaber okurları için yazdı

Ölüler itiraz eder mi?

Cenap Şehabettin “İnsan tarihe her istediğini söyletebilir, çünkü ölüler itiraz edemezler” der. Resmi tarihimiz biraz böyle. Onlarca yıl, Sultan Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahdettin’e “hain” denildi bu topraklarda. Bununla da yetinilmedi, dünyaya kafa tutan, gönderdiği bir mektupla Avrupa’yı yüz yıl titreten, Haçlı ordularını bozguna uğratan, İstanbul’u fetheden devasa şahsiyetlere deli saçması pek çok iftira atıldı. Kısık sesli de olsa doğruları konuşmaya yeltenenler de bir şekilde susturuldu. Tersi durum da söz konusu. Büyük başarısızlıklar muazzam zaferler gibi anlatıldı. Silik karakterler, başarısız devlet adamları, sıradan kumandanlar tarihin seyrinin değiştiği kahramanlık hikayelerinin başrol oyuncuları olarak servis edildi önümüze. Ve yıllarca, birileri tarafından üretilen hikayeler, övünç vesilesi haline getirildi.

Lozan da bu avuntu hikayelerden biri. Türkiye, Milli Mücadele’de muazzam bir kararlılıkla ecdadının yadigarı son toprağı, Anadolu’yu vermemek için canını, gözünü kırpmadan feda etti. 1. Dünya Savaşı’nda aynı kararlılıkla cepheden cepheye koşan bir millet, yaşananların acıları dinmeden Milli Mücadele’de adeta destan yazdı. 28 Şubat 1920’de kabul ettiği ve 17 Şubat 1920’de tüm dünyaya duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarını -10 Ağustos 1920’de İtilaf Devletleri tarafından dayatılan Sevr antlaşmasına rağmen- muhafaza etmek için varını yoğunu ortaya koydu. Ve 24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde, kahraman bir milletin canı pahasına düşmana vermediği bazı topraklardan “şartlar gereği” vazgeçildi. Savaştan yeni çıkılmıştı, millet yorgun ve bitkindi, yeni bir mücadeleye girişecek yeterli mühimmat ve insan kaynağı yoktu…vs. Ancak, düşman askerlerini denize dökmüş, Rusları, Fransızları, Gürcüleri, Ermenileri, Yunanları, dahası İngilizleri kapı dışarı etmiş bir avuç yürekli insanın tarihe altın harflerle yazılacak mücadelesi, Lozan’da bihakkın temsil edilemedi. Masada zafer kazanan değil, her söylenilene razı olmaya hazır, kaybeden ve sanki hezimete uğramış bir milletin mümessilleri bulunuyordu. Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunan Batı Trakya ile, Musul, Kerkük, Halep gibi bölgeleri barındıran Suriye ve Irak’ın Kuzeyi doğru dürüst itiraz dahi edilmeden Yunanistan’a İngilizlere ve Fransızlar’a bırakıldı. On iki ada İtalyanlara, Gökçeada ve Bozcada hariç diğer adalar Yunanistan’a “teslim edildi.” (1947’de resmen Yunanlılara devredildi!)

Konu, kuşkusuz böyle özetin özetiyle anlatılamayacak kadar geniş ve mühim. Zaten, vicdanlı ve hakikatin peşine düşen tarihçiler Lozan’da ne olup bittiğini detaylı şekilde yazıyorlar. Böylesi mahdut bir çerçeve çizdikten sonra en azından şunu söyleyebiliriz: Lozan, birilerinin anlattığı gibi bir zafer değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olduğu doğrudur ancak Lozan antlaşmasını imzalamaya giden heyet keşke biraz daha dirayetli, gözü kara, vatanperver ve diplomasiyi iyi bilen birileri olsaydı da bugün İngiltere, Rusya, ABD, İran gibi ülkelerin ve taşeron terör örgütlerinin cirit attığı, üzerinde kanlı planların yapıldığı topraklar bu senede dahil edilebilseyi! Lozan’a hezimet diyemiyorsanız bile hiç olmazsa zafer diye yutturmaya kalkmayın artık. Tamam, ölüler itiraz edemezler belki ama; hakikatlerin de er geç ortaya çıkma gibi bir özelliği var!

İbrahim Baran
Twitter: @ibrahimbaran

031020161118243786309_3.jpg