"Gizli kalsın" dersek kalır mı?

Her şey hızla ortaya döküldükçe, “gizli kalsın” diyenlerin sayısı da artıyor.

Birkaç yıl önce, “Gizli Kalsın” isimli bir gece kulübü açılmıştı. Pizzacıdan falan girilen küçücük bir yer.

İşletmecisini üç günde meşhur etti.

Tüm muhabirler oradan çıkan isimlere odaklandı.

Gizli Kalsın’a giden hiç kimse gizli kalmamıştı. Misal.

Sırrın önemi büyüdükçe bilenlerin sayısı da artar.

Günlerdir bir suç örgütü liderinin çektiği videolar konuşuluyor.

İşin açığı söyledikleriyle hiç ilgilenmiyorum.

İlgilenmesi gerekenleri tek tek sıralıyor zaten.

Üzerinde durmak istediğim şey başka.

Videoda söylenenleri konuşmak, durumu dedikodu düzeyine indirmekten öte bir anlam ifade etmiyor.

Konuşulanların dava konusu olup olmaması ise biz sıradan insanları aşar.

Önemli olan, bu olayın işaretlerini okumak.

Yeni dünyanın karakteri, “gizli kalsın” denen ne varsa kusmak üzerine.

Lyotard’ın “Postmodern Durum” dediği.

“Kendini ifade” gibi birey olmanın hakkına vurgu yapan düşünce biçiminin dünyayı ele geçirmesinin sonuçlarını yaşıyoruz.

Dijital teknoloji de ortamı oluşturuyor.

Konu/kişi önemliyse gizli kalma olasılığı artık yok.

Kurum ve kişiler bu bilgiyi anlamak zorunda.

Gizli işler çevirmenin sadece kendini kandırmak, kafayı kuma gömmek olduğunu kavramak gerek.

Biri, iki kişiyi dinliyor, yatak odasını gözlüyorsa, onunkini de bir başkası dinliyor, gözlüyor.

“Telefonlarım dinleniyor” diye kaygılananlara çok gülerim.

“Uydudan gözlenmedik yerin kalmıyor, umursamıyorsun da, telefona mı takılıyorsun” diye.

Eskiden. Kendi medyanı kontrol edip muhalif medyayı “kara çalmak”la suçlayarak durum idare ediliyordu.

Şimdi dünya yırtık bir çuval gibi, ağzını bağladığında başka yerinden pırtlıyor.

Kişi ve kurumlara önereceğim iki yol var;

Bir, arkasında durmayacağınız kararlar almayın.

İki, şeffaf olun. Şeffaflık, ne yapılırsa ortada olsun anlamında değil, iyi yönetilmesi gereken bir yöntem.

Diyeceğim o ki, iletişim yönetimi, hiç olmadığı kadar önemli hale geldi.

 

BİRAZ CİDDİYET

Bazı durumları gördükçe gülsem mi, acısam mı kafam karışıyor.

Geçen hafta koskocaman kurumlar bir araya geldi sempozyum düzenlediler: “1.Medya ve İslamofobi Sempozyumu.”

Arkasında RTÜK var, Diyanet, SETA, TRT var.

Birinin temsilcisi çıkıp şu soruyu sormamış: “Biz neden tereciye tere satıyoruz?”

Ya da şu soruyu: “Hiç değilse medyanın başına ‘Küresel’ eklesek mi?”

Ya da şunu: “Dünyada İslamofobi desek olmaz mı?”

Ülkemde sorun, doğru soruyu sormamak.

Yoksa sempozyum içeriğine, “kendim çalar kendim oynarım” gibi olsa da epeyce emek verilmiş.

Verilen emeğin onda biri kadar “çıktısı ne olacak bu işin” diye de soraydınız iyiydi.

Madem bu kallavi kurumlar, (Diyanet hariç, ona başka önerim var aşağıda), bir araya gelip işe yarayacak işler yapmak istiyorlar onlara bir önerim var:

Özellikle RTÜK ve SETA, baş başa verip, videolu mafya liderinin inandırıcılık oranı neden yüksek bir araştırsınlar.

Mesela “Kurtlar Vadisi” dizisinden bugüne, televizyonlarımızı işgal etmiş dizilerdeki mafya karakterlerine övgü dizme işine el atsınlar.

“Benim mafyam şahanedir” güzellemeli dizilerle Sedat Peker videolarının gördüğü ilgi arasındaki ilişkiyi masaya yatırsınlar.

Olmaz mı? Bence olur.

Yok o da olmadı, Amazon’un patronu Bezos, en büyük film yapım şirketi MGM’yi sekizbuçuk milyar dolara neden almış olabilir, düşünsünler.

 

DİYANET İŞLERİ’NE ÖNERİ

Son zamanlarda o kadar çok “ağzından çıkanı kulağı duymayan müftü” olayına tanık oluyoruz ki…

Diyanet’e önerim, dinin özünün önce insanı sevmek olduğunu, iyi olanı hakim kılmak için çalışmak olduğunu, politikayı politikacılara bırakmak gerektiğini açıklayan bir mesaj yayınlamasıdır.

Bu metni de kamuoyuyla paylaşmasıdır.

İşe yarar yaramaz, en azından Diyanet kendi anlamına hizmet etmiş olur.

 

İKİ ÇİRKİN KONU VE BİR ÇEVRE BAKANI

Sanırım Çevre Bakanına en çok seslenen yazar benim.

Sayın Bakan Kurum,

Hükümet politikasını gerçekleştirmek için çalışmak dışında kişisel olarak çevreci olduğunuza inanmak istiyorum.

Lütfen şu iki konunun takipçisi olur musunuz:

Bir, Avrupa’nın çöpünü Türkiye’ye taşıyan, ülkemizi çöplüğe çevirenlere bir “dur” der misiniz?

Çöp ithalatını yasaklamalısınız.

Ülkemizi çöplüğe çevirenlerin gazetelere sayfa sayfa ilan vererek sizi ve halkı yanıltmalarına izin vermeyin.

İki, ülkemizin en güzel koylarından Çökertme’yi yamaçtan gören ormanda yangın çıktı.

Bu yangın asla kendiliğinden çıkmamıştır.

Muğla ve Milas CHP’li belediyeler tarafından yönetilse de, doğaya tehdit kimden gelirse gelsin göz yummayın.

O araziye ne olacağını yakın takibe alacak mısınız?

Yoksa orası da herkesin gözü önünde ormandan betona dönen Güvercinlik yarımadası gibi olacak.

Lütfen Murat Bey, vicdanınızı devreye sokun.

 

ÇOK KIZIYORUM

Bir, ABD’nin düşünce kuruluşu sayısı 1872, Çin’in 512, İngiltere’nin 444, bizim ise 46’ymış.

Aradaki farkı konu edenlerin, içeriği konu etmeyişleri can sıkıcı.

O ülkelerdeki kuruluşlar kendi ülkelerinin önünü açmak ve etki alanını artırmak için çalışıyorlar. Bizdekilerin çoğu belirli bir kesimin politikalarını meşrulaştırmak için.

Aradaki vizyon farkına kızılmaz mı?

İki, Cumhurbaşkanı danışmanının, Milli Eğitim Bakanı Selçuk’a kapalı kapılar arkasında “istifa edin” demek yerine, uluorta “beceriksiz”likle suçlaması sinir bozucu.

Üç, Norveçli bilim insanları çalışmışlar Covid 19’un insan üretimi olduğunu kanıtlamışlar.

Biz bunu 16 Mart 2020 tarihinde, resmen salgını kabul edişimizden üç gün sonra, bu köşede yazdık.

İnsanların salak yerine konmasına fena kızıyorum.

Dört, Ali Koç kendisine Sabetayist diyen müftü için, Diyanet İşleri’ne mektup yazmış.

Mektubun dili şikâyet desen değil, tavır desen değil, sitem desen değil.

O mektubu yazmasıyla yazmaması arasında hiç fark yok, zaten olmadı da. Ne sinir.

Beş, Fenerbahçe’de Emre Belözoğlu’nun teknik direktör kalması olasılığı yüksekmiş.

Halbuki, teknik adamların adları futbolculardan büyük olmalıdır. Bu basit gerçeği görmezden gelmek ne sinir bozucu.

Altı, Galatasaray’da başkan adayı enflasyonu var. Hiç birinde Fatih Terim’in akıbeti dışında fikir yok. Bu acıklı hale kızılmaz mı?

Yedi, hayatımda bu kadar kimsesiz bir Milli Takım görmedim. Yazık gerçekten yazık.

 

KİMİNLE EVLENİYORSUN?

Kiminle evlendiğiniz, neden evlendiğinizden önemlidir.

Ankara’dan giden Özcan Deniz, kendisini geliştirmeye meraklıydı, geliştirdi de. O günlerde birkaç kez haberleşmiştik.

İyi işler de yaptı.

Sonra şanssız bir evlilik yaşadı.

Birçok insanın yaptığı yanlışı o da yaptı. Aklını devre dışı bıraktı. Tezat şu ki, aldığı kararın akıllıca olduğunu sandı.

İyi anne olur diye evlendi.

Aynı hatayı yakın bir arkadaşım da yapmıştı. Kendisi para içinde yüzdüğünden, kız arkadaş sıkıntısı hiç çekmediğinden kendisine gösterilen “çocuğa iyi anne olur” kadınıyla evlendi.

Evliliğinin üçüncü ayında pişman olmuştu, Özcan gibi.

Arkadaşım da yıllar süren boşanma davası yaşadı, medyaya haber oldu.

Kadınlar da “iyi baba olur” diye evlenip hayatlarını kabusa çevirebiliyorlar.

Halbuki birbirine eşlik edemeyen insanlar iyi anne baba da olamazlar. Çocuk önce evdeki atmosferin ürünüdür.

Evleneceğiniz kişi bileşik kap olacağınız biri değilse, evlenme nedeniniz anlamsızlaşır.

Çocuğunuza anne baba aramaktan önce kendinize bir yol arkadaşı arayın.

Bu arada, Özcan Deniz’in yeni aşkını ilan etme biçimi de o kadar yapay, fotoğrafları o kadar kurgusal ki, orta yaş bunalımını bir türlü aşamıyor izlenimi veriyor.

 

İNCİ KEFALLERİNİN KORUYUCU MELEĞİ

NTV ana haber spikeri canım Seda Öğretir, onca yoğunluğu arasında inci kefallerinin tükenmesini kendisine dert etmiş biri.

Bu konuda “Kefi’nin Maceraları” kitap dizisi yazdı çocuklar için.

Ben de onun sayesinde inci kefallerine takılır oldum.

Seda son kitabı “Kefi ve Yeni Arkadaşı”nda Van Gölü’ne dökülen kirli suları ve arıtma tesisinin önemini yazmıştı.

Çevre Bakanlığı, Van Gölü’nde yapılan arıtma tesisini açıyor bu salı, açılışa Seda Öğretir’i de davet etmişler.

İnci kefallerinin koruyucu meleği Seda açılıştan öyle mutluydu ki, Oscar törenine davet edilse bu kadar olurdu.

 

GÜZEL ŞEYLER

Bir, arkasına önüne ne konuyor bilemiyorum ama seçim barajının düşürülmesi, hiç değilse Avrupa ülkeleri ortalamasına yaklaşması ne güzel.

İki, sesi çıkmayanın hakkını da koruyan yok.

Engellilerin aşılarıyla ilgili kimseden ses çıkmıyordu. Sonunda engelli insanlarımızın da aşılanması gerekliliği Sağlık Bakanlığınca hatırlandı. Ne güzel.

Üç, adına fular, bandana, eşarp ne derseniz deyin başımıza bağlamak moda olmuş.

Her yaz, özellikle tülbent şeklini başıma bağlayınca şaşıranlar rahatlayacak. Ne güzel.

 

AKLIMDA KALAN

Ülkemizdeki yabancıların aşı durumu: Kardeşimin eşi Kanadalı. Ülkemizde öğretmen. Yaşı uygun olduğu, yaptığı iş risk grubunda olduğu halde aşı tanımlama sisteminde yok. Ülkemizde çalışan yabancıların önemli kısmı ya öğretmen ya çocuk bakıcısı ya da yaşlı yardımcısı. Onların risk grubunda aşılanması acil ve önemliyken sanki onlar yokmuş gibi aşı planlaması yapılması anlaşılır gibi değil.

Diğer Yazıları