Bayraklarımız yanarken “evimdeyim” demek: Bir milletin kalbine dokunan sözler
Azerbaycanlı Gazeteci Agil Alesger, Türkiye’nin Ermenistan Özel Temsilcisi Serdar Kılıç’ın Erivan’da sarf ettiği "Kendimi evimde hissediyorum" sözlerini gündeme taşıyarak, bu yaklaşımın Türkiye-Azerbaycan kardeşliğine ve milli dış politika çizgisine zarar verdiğini savundu. Alesger, bayraklarımızın yakıldığı bir atmosferde sergilenen bu tavrı "gerçeklikten kopuş" olarak nitelendirdi.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik artık sadece duygusal bir bağ değil, stratejik bir kader ortaklığıdır. İlham Aliyev ile Recep Tayyip Erdoğan arasında kurulan güçlü siyasi irade, bu birlikteliği sahada da defalarca kanıtladı. Şuşa Bəyannaməsi ise bu ortaklığı resmileştiren tarihi bir belge oldu. Ancak bazen bir memur, bir diplomat çıkar ve bütün bu stratejik hattı adeta bir çuval inciri berbat eder gibi mahveder.
Bugün yaşanan tartışma da tam olarak budur. Diplomat Serdar Kılıç’ın Erivan’da “kendimi evimde hissediyorum” sözleri, sadece talihsiz bir ifade değil; Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği milli ve kararlı dış politika çizgisine gölge düşüren bir zihniyetin dışavurumudur.

Henüz günler önce, 24 Nisan’da Erivan sokaklarında Türk ve Azerbaycan bayrakları yakıldı, parçalandı, açıkça nefret kusuldu. Bu sadece bir protesto değil, doğrudan bir düşmanlık gösterisiydi. Böylesi bir atmosferde, bir Türk diplomatının o şehir için “evim gibi” demesi diplomasiyle açıklanamaz. Bu, gerçeklikten kopuştur. Bu sözle ifade edilemez bir durumdur.
Daha da dikkat çekici olan ise, aynı ismin müzakere sürecinde Türkiye’nin aleyhine olabilecek önerileri kabul ettiğini ifade etmesidir. Diplomasi elbette müzakere sanatıdır; ancak bu sanat, kendi devletinin çıkarlarını zayıflatmak pahasına icra edilmez. Devleti temsil eden bir isim masada eğiliyorsa, bu sadece bir taktik değil, bir zafiyettir.

Benzer bir yaklaşımı daha önce de gördük. CHP`li Ünal Çeviköz’ün Karabağ Savaşı`nın en kritik anında Azerbaycan karşıtı açıklamaları, Türkiye’deki bazı diplomatik çevrelerin milli çizgiden ne kadar uzaklaşabildiğini açıkça ortaya koymuştu. Bu, halktan kopuk, reflekslerini kaybetmiş klasik “monşer” anlayışının günümüzdeki yansımasıdır.

Oysa bugün Türkiye’nin dış politikası, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde çok daha net, çok daha sahici ve milli bir zeminde ilerliyor. Azerbaycan ile omuz omuza yürüyen, sahadaki kazanımları masaya taşıyan bir strateji söz konusu. Bu stratejinin temelinde de güçlü liderlik uyumu ve ortak irade yatıyor. Nitekim sayın Aliyev`in dediği gibi, “Türkiye burada yoksa ben varım”. Bizim düşüncemiz de, tavrımız da budur ve Türkiye`ni temsil eden diplomattan da aynı hassasiyet beklemek hakkımızdır.
Ancak görünen o ki, diplomasi kadroları içinde hâlâ bu ruhu taşımayan, eski alışkanlıklarla hareket eden isimler var. Ve bu isimler, attıkları her yanlış adımla sadece Türkiye’ye değil, Türkiye-Azerbaycan kardeşliğine de zarar veriyor.
Artık açık konuşma zamanı: Türkiye, diplomasi kontenjanını bu “monşer kafalı” anlayıştan temizlemek zorundadır. Devleti temsil eden herkes, milletin hafızasını, sahadaki gerçekleri ve kardeşlik hukukunu bilmek zorundadır.
Çünkü mesele bir diplomatın ne hissettiği değil. Mesele, Türkiye’nin neyi temsil ettiğidir. Ve bu temsil, “kendimi evimde hissediyorum” rahatlığıyla değil, “devletimin yanındayım” kararlılığıyla anlam kazanır.
Agil Alesger