Ayla İbar The Boy filmini SuperHaber okurları için yazdı
SuperHaber yazarı Ayla İbar'ın film eleştirisi...
Lanetli Çocuk (The Boy 2016)
Yönetmen: William Brent Bell
Senaryo: Stacey Menear.
Oyuncular: Lauren Cohan, Rupert Evans, Jim Norton, Diana Hardcastle, James Russell, Ben Robson
Yapım: ABD 2016
10 milyon dolarlık bütçe ile hazırlanıp ocak ayında Amerika’da vizyona giren “The Boy” filmi biraz gecikme ile ancak haziran ayında ülkemizde “Lanetli Çocuk” ismiyle izleyicileriyle buluştu.
Lexington, Kentucky (ABD) doğumlu senarist yönetmen olan William Brent Bell, bu son gerilim filmi Lanetli Çocuk (The Boy) ile birlikte, gerilim filmlerinde iddialı bir yönetmen olmayı hedeflediğini ortaya koydu. Sparkle ve Çekicilik (1999), Stay Alive (2006), The Devil İnside (2012) ve Wer (2013) gibi filmleri de yöneten Bell bu filmde geçmişte alışık olduğumuz ama son yıllarda pek görülmeyen klasik bir gerilim anlayışı ile hikâyeyi işlemiş. Başrolü ise The Walking Dead yıldızı olan Lauren Cohan üstleniyor. Abartıdan uzak ve sakin bir oyunculuk sergiliyor.
Film “oyuncak bebek” gerilimini bilim kurgudan uzak, kansız, inandırıcı ve samimiyetle yorumlamış. Ancak yine de pek çok gerilim klişesini de kullanmayı ihmal etmemiş. Öyle ki oyuncak bebek gerilimi olarak başlayan filmde; uzaklardan gelen yalnız esmer genç bir kız, büyük ihtişamlı malikâne, çatı katı, banliyöde komşulardan uzak ıssız mekân, büyük demir bahçe kapısı, soğuk sisli iklim, gece, yağmur, şimşek, gök gürültüsü, soğuk ruhsuz ev sahipleri, camdan tül altından bahçe gözetleme sahneleri gibi klişeler. Hatta The Phantom of The Opera (Operadaki Hayalet) filminden masklar bile var.
Bütün bu klişeleri ve gerilim çeşitleri arası geçişleri ani efektli iniş çıkışlar yerine müzik ve kurgu yöntemleri ile yansıtmış. Hikâyeyi anlatırken geçmişe dönüş yapmadan (flashback) yorumlayan klasik kurgu yönetmeleri ve kamera açıları kullanan yönetmen seyirciyi, inandırıcılığını kaybetmeden merakla sona hazırlayan bir film yaratmış. Hele ki finalin öngörülememesi filmi daha da seyredilir hale getirmiş. Bell yaptığı bir röportajda; tüm ekip olarak özellikle filmin sonunun önceden hiçbir şekilde hissedilmemesi için büyük uğraş verdiklerini ve bu konuda da çok başarılı olduklarını vurguluyor.
Filmim konusuna gelirsek, Amerika’dan biraz uzaklaşmak biraz da para kazanmak için İngiliz banliyösüne bir çocuğa dadılık yapmak için gelen genç ve hoş kızın (Greta) taksiyle gotik tarzında yapılan büyük malikâneye gelmesi ile başlıyor. Kızın taksiden indiğinde gördüğü ihtişamlı, büyük ve soğuk eve bakışı ile birlikte biz seyirciler de “evet şimdi başlıyoruz” sinyalini alıyoruz. Evin içi de aynı dışı kadar etkileyici ve görkemli. Evin yaşlı sahipleri karı koca iyi giyimli, kuralcı ve soğuk İngiliz havasını tümüyle yansıtıyor. Hiç gülümsemeyen ev sahipleri ile tanışma sonrasında tuhaf bir olay yaşanıyor, Greta’nın dadılık edeceği sekiz yaşındaki çocuk aslında gerçek boyutlarında porselen bir oyuncak bebektir.
Her gerilim filminde olduğu gibi başlarda kalmak ya da gitmek konusunda tereddüt yaşayan dadı (Greta), bir arkadaşı ile yaptığı telefon görüşmesi ile ikna olur ve işi kabul eder. Bir de oyuncak bebek bakımında uyulması gereken katı kurallar vardır. Ev sahiplerinin sessiz ve tedirgin halleri gizemli konuşmaları ile olaylar gerilimi yansıtmaya başlar. 20 yıl önce sekiz yaşındaki oğullarını kaybeden ev sahipleri kısa bir süre sonra evden ayrılır ve evde dadı (Greta) ile porselen çocuk (Brahms) yalnız kalırlar. Evet, Chucky mi yoksa Annabelle mı geliyor diye düşünürken, olaylar biraz oyuncak bebek gerilimi, daha sonra perili ev ve ruhlar olarak gelişir. Dadı (Greta) eve malzeme taşıyan genç adamla yakınlaşır, aynı zamanda kaçtığı onu takip eden eski sevgilisinden de haberler alarak onu bulmasından endişelenir. Gerilim olaylarının yaşanmaya başlaması ile birlikte en korkutucu gecenin sabahında “evet şimdi evden kaçacak” diye düşünürken hiçbir şey olmamış gibi dadı (Greta) bir sonraki gece de evde yalnız kalarak yatağında uyur. Dadı (Greta) ile oyuncak bebek (Brahms) arasında yaşanan duygusal ilişki de olayı faklı bir psikolojik boyuta götürür. Olayların gelişimi ile farklı bir final yaşanır. Filmde en enteresan noktalardan biri de seyircinin böyle bir finale hazır olmamasıdır.
Sanki filmin en önemli eksiği yeterince gerilim yaratmaması ya da olayların yavaş akması. Tabii ki kan revan içinde sahneler, kopan kollar ve kafaları istemiyoruz. Hatta bunlar olmadan gerilmek ve hikâyeyi seyrettirebilmek çok önemli. Ama biraz da devinim gerekli gibi. Yine de iyi bir hikâyeye sahip, seyretmesi kolay, merakla finalinin beklendiği derli toplu bir film olmuş. Bu iyi hikâyeyi başka bir yönetmen daha doyurucu işleyebilir miydi? Bence sorulması gereken soru bu.
Özetle; senaryo oldukça ilginç, oyuncu seçimi çok başarılı, oyunculuk gerektiği kadar, görüntü yönetmeni çok başarılı, mekân ve kostüm iyi, ışık düzenlemeleri mükemmel, müzik iyi, kurgu çok iyi, yönetmen daha iyi yorumlayabilirdi. Seyredilmesini tavsiye edebileceğim bir film.