Eylül sonunda bir sabah pencereyi açıyor, ürperiyoruz. Daha iki gün önce yazdan şikâyet ederken şimdi kazağı arıyoruz. Ardından o tanıdık soru geliyor: “Hani dünya ısınıyordu?” Sanki küresel ısınma, bize bir daha üşümeyeceğimize dair söz vermişti.
Oysa aynı gün hem siz üşüyebilirsiniz hem de dünya ısınmaya devam edebilir. Bunda çelişki yok. Çelişki, gezegenin onlarca yıllık gidişatını kendi balkonumuzdaki on dakikayla ölçmeye kalkmamızda. Hava durumu tenimize dokunduğu için çok ikna edicidir; iklim değişikliği ise sabırla tutulmuş kayıtlarda görünür. Tenimiz iyi bir uyarıcıdır ama tek başına iyi bir iklim arşivi değildir.
Takvim sonbaharda hava hâlâ yazda
“Mevsimler kaydı” derken de biraz buradan konuşuyoruz. Ekinoks yerli yerindedir, günler yine kısalır. Fakat takvimde sonbaharın başlaması, havanın o sabah sonbahar kıyafetini giyeceği anlamına gelmez. Astronomik mevsimlerle sıcaklığa bakarak yaşadığımız mevsimler aynı şey değildir. Takvim yaprağı değişir; sıcak hava bir süre daha kalabilir.
Bu nedenle “Mevsimler kayıyor mu?” sorusunu biraz düzeltmek gerekiyor: Yaz sıcakları ne kadar erken başlıyor, ne kadar geç bitiyor? Sonbaharda kaç gece serinleyebiliyoruz? Isınan dünyada birçok bölgede sıcak dönemler uzuyor. Ancak Marmara’daki değişimin boyutunu belirlemek için birkaç eylül sohbetine değil, uzun yılların ölçümlerine bakmak gerekir. Her yılın aynı biçimde geçmesini de bekleyemeyiz.
Hafızamız termometre tutmuyor
Hemen itiraz geliyor: “Ama eskiden ekimde palto giyerdik!” Olabilir. Yalnız hafızamız bütün ekimleri saklamıyor. Çok üşüdüğümüz günü, okulların kapandığı karı, uyutmayacak kadar sıcak geceyi hatırlıyoruz. Aradaki sıradan günler kayboluyor. Çocukluğumuzun kışıyla bugünün sonbaharını karşılaştırırken bazen iklimden çok hafızamızın seçtiği sahneleri karşılaştırıyoruz. Anılar değerlidir; termometre kayıtlarının yerini tutmazlar.
Üstelik hatırladığımız şehir de aynı şehir olmayabilir. Ağaçların yerini binalar, toprağın yerini asfalt aldığında geceleri serinlemek zorlaşır. Kent ısı adası, özellikle gece sıcaklıklarını çevredeki kırsal alanlara göre yüksek tutabilir. “İstanbul’a sonbahar gelmiyor” derken küresel ısınmayla şehrin kendi ürettiği sıcaklığı birlikte hissediyor olabiliriz. Her şeyi gökyüzüne bağlamadan önce sokağımıza da bakmalıyız.
Sonbahar termostatla çalışmıyor
Peki hava neden bir gecede değişiyor? Çünkü sonbahar, termostatı her gün yarım derece kısan titiz bir görevli gibi çalışmıyor. Üzerimizdeki sıcak hava kütlesi çekiliyor, yerine daha soğuk bir hava kütlesi geliyor. Bu geçişin sınırına cephe diyoruz. Soğuk cephe geçerken rüzgâr yön değiştirebilir, yağış başlayabilir, sıcaklık birkaç saatte belirgin biçimde düşebilir. Günler yavaş yavaş kısalsa da hava aynı yavaşlıkta soğumak zorunda değildir.
Bir zamanların tanıdık ifadesi vardı: “Balkanlardan gelen soğuk hava.” Ne oldu o söze? Soğuk havanın milliyeti yok ama izlediği yol var. Bu ifade, hava kütlesinin bize hangi yönden ve hangi bölge üzerinden ulaştığını anlatır; mutlaka Balkanlar’da oluştuğunu söylemez. Elbette her soğuk hava oradan gelmez. Ama bu sözü yasaklamaya kalkışmak, meteorolojiyi düzeltmez; kavram bilgisindeki eksikliği açığa çıkarır. Böyle bir yaklaşımda sıfırın altına düşen, hava sıcaklığından önce meteoroloji okuryazarlığıdır.
Bize ani gelen bu değişim, meteorolog için çoğu zaman günlerdir yaklaşan bir sistemdir. “Birden bastırdı” cümlesi bazen atmosferden çok bizim hazırlıksızlığımızı anlatır. Elbette tahminlerin belirsizliği vardır; geçişin saati ve soğumanın derecesi yaklaştıkça netleşir. Yine de yalnızca sabah penceresinden bakmak yerine Meteoroloji Genel Müdürlüğünün birkaç günlük tahminlerini ve uyarılarını izlemek, akşamki şaşkınlığı azaltır.
Kelimeleri biliyoruz kavramları karıştırıyoruz
Meteoroloji ve iklim okuryazarlığındaki eksiklik tam burada ortaya çıkıyor. “Hava”, “iklim”, “mevsim” ve “küresel ısınma” sözcüklerini biliyor, fakat çoğu zaman birbirinin yerine kullanıyoruz. Hava durumu saatler ve günler içinde yaşadığımız koşulları anlatır; iklim, uzun yılların hava düzenini. Bu ayrımı kuramayınca bir soğuk günü küresel ısınmaya itiraz, her ani değişimi de iklim krizinin kanıtı sayıyoruz. İki yorum da tek bir olaya taşıyamayacağı kadar büyük anlam yüklüyor.
“Normal” sözcüğü de yanıltıyor. Mevsim normali, havanın her gün uymak zorunda olduğu bir kural değildir; belirli bir dönemin uzun yıllar üzerinden hesaplanan ortalamasıdır. Normalin altında bir gün yaşanması, tek başına olağanüstü bir olay demek değildir. İklim de yalnızca ortalamadan ibaret değildir; değişkenliği ve uç olayları kapsar. Bir olayda iklim değişikliğinin payını belirlemek ise özel bilimsel analiz gerektirir.
Küresel ısınma, her günün bir öncekinden sıcak olması demek değildir. Bir merdivende yukarı çıkarken eğilip ayakkabınızın bağcığını bağlayabilirsiniz. O an başınız alçalır; bulunduğunuz basamak değişmez. Atmosfer elbette bir merdiven kadar düzenli değildir. Benzetmenin söylediği şu: Kısa süreli bir düşüş, uzun dönemli yükselişi tek başına geçersiz kılmaz.
Manşete çıkmayan serin geceler
Asıl dikkatimizi çeken hep o sert soğuma oluyor. Oysa iklim açısından daha anlamlı soru, sıcaklığın ertesi gün kaç derece düştüğünden çok, sıcak günlerin ve gecelerin yıllar içindeki sıklığının nasıl değiştiğidir. Bir gecede kazağa geçmek haber olur; serin gecelerin yıllar içinde azalması daha sessiz ilerler. İklimin hikâyesini yalnızca bizi şaşırtan günlerden okursak önemli kısmını kaçırırız.
İklim okuryazarlığı, birkaç terim ezberlemekten fazlasıdır. “Nerede, hangi döneme göre, hangi kayda dayanarak?” diye sorabilmektir. Meteoroloji okuryazarlığı da tahmini kesin vaat sanmadan belirsizliğini anlamayı, uyarıyı okuyup hazırlık yapmayı gerektirir. Kavramlar yanlış bilindiğinde sıradan bir cephe geçişi paniğe, birkaç serin gün ise tehlikeli bir rehavete dönüşebilir. Bu yüzden doğru kavramları öğretmek, hava tahminini duyurmak kadar önemlidir.
Kazağı elbette çıkarın. Ama dünya hakkındaki hükmünüzü onunla birlikte dolaptan çıkarmayın. O kazak bugün ne giymeniz gerektiğini söyler. Dünyanın nereye gittiğini anlamak için daha uzun bir kayda ihtiyacımız var.