'Trump, Avrupa’nın entelektüel geleneğiyle göbek bağını kesecek'

Ahmet Demirhan, görev süresine sayılı günler kala ABD'nin seçilmiş Başkanı Donald Trump'ın dünya düzenine getireceği yenilikleri masaya yatırdı

- Trump sonrası dünya düzeni

20 Ocak’ta görevi Obama’dan devralacak Trump için söylenebilecek ilk ve belki de temel şey, ne yapmayacağının bilinmesi; ancak ne yapacağının bilinememesi.

Ne yapmayacağı belli: Amerika öncülüğünde kurulan uluslararası liberal düzenin gerekliliklerini artık yerine getirmeyecek. Belki hızlı bir geri çekiliş olmayacak bu; lakin yavaş da olsa artık Amerika’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra belli oranda, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ise olabildiğince yaymaya çalıştığı; Soğuk Savaş’tan sonra ise zaferini ilan ettiği dış politika ideolojisinden geri çekilecek.

Bunun NATO veya Avrupa Birliği ayağı, Rusya ile ilişki tarzı, Çin’le ilgili sorunlara yansıyış biçimi, en azından belli oranlarda net.

Lakin buna bir ideoloji denecekse, bu ideolojinin Amerika’nın kendisini oluştururken dünyayı da oluşturmaya çalışmasıyla bağlantılı olarak geliştiğini de hatırda tutmak gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, şimdiye kadar, kendisini genelde bir Avrupalılıkla, Avrupa’nın kültürel ve manevi geleneğiyle, dahası Avrupa’yla bir kan bağıyla tanımlamıştı.

Kendisini oluşturan unsurların entelektüel geçmişinin Avrupa’dan kaynaklı olduğunu bilerek ve dahası Amerikalıların, Avrupalıların torunları olduğunu düşünerek, politikasını, bir politik hemotoloji çerçevesinde kurgulamıştı.

Trump Avrupa’nın entelektüel geleneğiyle Amerika arasındaki bu göbek bağını kesip koparacak görünüyor. Amerika Trump’la birlikte daha bir 'Melville'ci maneviyat içinde olacak gibi. Sadece Amerikan Rönesansı’nın şaheseri olan Moby Dick’in Melville’si de değil, bütün bir külliyatıyla 'Melville'ci maneviyat içinde hem de.

Elbette Trump’a karşı Amerika içinde yükselen muhalefet, henüz reel politikanın sınırları dışına çıkamadığından, henüz Trump’ın ‘yeni Amerikan değerleri’ olarak baş tacı edeceği değerlerin sadece anti-liberal karakteri üzerine dikkat çekmekle yetindiğinden, Trump’la birlikte Amerika’nın alacağı şekle itirazlarını yükseltirken bile aslında ne kadar Trump’a yakın bir entelektüel çizgi içinde yer aldıklarını da fark edecek konumda değil.

Örneğin New York Times’ta 6 Ocak’ta yayınlanan “Why Trump Can’t Disengage America From the World” (“Niye Trump Amerika’yı Dünyadan Koparamaz?”) başlıklı yazısında Robert D. Kaplan’ın Trump-karşıtı olarak serdettiği fikirlerin neredeyse tamamı, Trump’ı da besleyen fikirler.

Kaplan, Neo-Con’larla birlikte neredeyse Amerika’nın ‘gizli bir ideolojisi’ halini almış Carl Schmitt'çi bir perspektifi olabildiğince serbestçe benimseyen yazısında, Carl Schmitt’in Kıta Avrupası'nın toprağa dayalı geleneğine karşı deniz uygarlıklarının özelliklerine dair serdettiği fikirlerin neredeyse tamamını içkinleştirmiş görünerek, bir Amerika portresi çiziyor.

Yazısının zembereğini oluşturan cümleler, “Herkes biliyor ki Birleşik Devletler, kuzeyde seyrek bir yerleşim alanı olan Kanada Kutbu yanında, iki okyanusla korunmuş, zahiri bir ada-ulusudur. Ancak bu, tartışmanın, Amerika’nın fiziksel konumunun ve topografik özelliklerinin dış politikamız için manevi bir yönelim sağlamaya yardım ettiği başlangıcıdır; Trump’un da değiştiremeyeceği bir şeydir” cümleleri oluşturuyor.

Lakin bu, yeni yılın ilk günlerinde Brexit konusunda yaptığı açıklamasıyla Britanya’nın AB’den kopuşunun öyle tesadüfi alınan bir karar değil bilinçli bir tercih olduğunu gösteren Başbakan Theresa May’in açıklamalarının da başka bir veçhesini sergilediği bir durumun, Trump’ın Amerika’yı Avrupa’nın henüz yeni yeni ergenleşmekte olan bir yeni yetmesi olarak değil, rüştünü ispat etmiş bir erişkin gibi görmesine de zemin oluşturan bir durumun da göstergesi.

Dolayısıyla, Robert Kaplan’ın “Aslında Amerika hiçbir zaman Eski Dünya’dan kopmamıştır” diye Amerikan tarihinden verdiği örneklerin tamamı, Trump’ın hanesine yazılabilecek örnekler.

Trump, “Coğrafyamız [Amerikan coğrafyası] bir denge gerektiriyor: ulus-inşasına karşı temkinli ol, ama bir deniz ulusunun küresel sorumluluklarını da hatırla” diyerek Amerika’ya küresel bir ahlaki sorumluluk yükleyen Kaplan’ın düşündüğü gibi, Amerika için izolasyonist bir politika öngörmüyor.

'Monroe Doktrini'nin yirmibirinci yüzyıl anti-liberal bir versiyonunu hayata geçirmeyi öngörüyor.

Kaplan ile Trump arasındaki tek fark, Trump’un bunu ahlaki bir sorumluluk gibi görmemesi, dengeyi içe kapalı bir Amerikan ulusuna karşı bütün bir küreyi Amerikan ulusunun sorumluluk zemini olarak gören bir anlayış içinde aramaması; Trump için denge, bir CEO’nun hissedebileceği sorumluluk neyse onunla sınırlı olacak bir denge.

Amerikan liberal düzeninin arkasında yatan politik teolojiye dangasını vurmuş olan “fedakarlık” (sacrifice; Amerika için emeğini, gerekirse canını feda etme ideolojisi) Trump için ahlaki ve manevi olarak hiçbir şey ifade etmiyor. Ancak bu versiyonun nasıl kurulacağı ve neye bürüneceği henüz meçhul.

Bunlar Trump’ın ne yapmayacağını gösterir şeyler. Ancak ne yapacak Trump? Amerika’yı “yeniden büyük” yapacak şeyleri nasıl gerçekleştirecek?

Doğrusu cevaplandırılması güç bir soru bu. Ne var ki Brexit de dahil Trump’ın seçilmesiyle birlikte birden gündeme giriveren “post-gerçeklik” (post-truth) ifadesi, en azından bir zemin sağlıyor.

“Bağlantılı tarihler” teziyle akademik dünyada yer edinen Sanjay Subrahmanyam, Amerikan seçimlerinden birkaç ay önce, Ağustos 2016’da The Hindu’da “Understanding Trump Phenomenon” (“Trump Fenomenini Anlamak”) başlığıyla yazdığı bir yazısına; “8 Kasım 2016’daki Seçim Günü’nde ABD’de ne olacağından ve sonucun ne çıkacağından bağımsız olarak Donald Trump fenomeni iki açıdan analiz edilmelidir. Bu fenomeni ne üretti ve eğer Trump (veya ona benzer birisi) iktidara gelirse ne olur? Anaakım ABD medyasının ve uluslararası basının her iki açıdan da, özellikle de ikinci konuda, yetersiz olduğu ortaya çıktı” diye başlamıştı.

Subrahmanyam’a göre, Trump fenomenini üreten nedeni, hem Demokratlar ve hem de Cumhuriyetçiler tarafından “Giderek mahrum bırakıldıklarını hisseden geniş oranda beyaz, erkek, alt orta sınıf, işçi sınıfı ve lümpen proleter seçmenlerin duyduğu kızgınlık ve hınç” olarak açıklayanların cevap vermesi gereken bir soru var.

Neden bu seçmenler, emlak kralı gibi kendi sınıflarının düşmanı olacak birisine oy versinler? Bu soruyu cevaplamak için üç ayrı neden daha ortaya koyar Subrahmanyam.

Birincisi, Trump’un her iki parti adayından, özellikle de bir Cumhuriyetçi parti adayından bekleneceği gibi dindar birisi olmaması; dahası “belki de inanmayan birisi” olması. Ayrıca bu durumun seçmenleri nezdinde hiçbir fark yaratmaması.

İkincisi, Trump’un Cumhuriyetçiler içinde uzun süredir siyaset yapan biri değil de “sonradan olma” bir Cumhuriyetçi olması.

Subrahmanyam için bu, aslında geleneksel iki partiye dayalı sistemin ileriki onyıllarda yıkılacağını da gösterir bir işaret. Ancak bunun zaten çeşitli doneleri de mevcut. Çünkü bu sistem dört ayrı pozisyon biçimine zaten dönüşmüş durumda: düşük gelir vergisi ve serbest ticaret yanlısı da olan sağcı Hristiyan fundamentalist ve Yaratılışcı bir çizgi; korumacılık ve göçmenlik meselelerine yoğunaşmış sağcı popülist ve ulusalcı bir çizgi; küreselleşme taraftarı olan, ama zayıf sosyal devlet pozisyonunu da savunan merkezi bir çizgi; ve korumacı ve müdahaleci solcu bir çizgi.

Üçüncü nokta, Trump’ın, Trump’ın özellikle toplumsal ve kültürel meselelerde istikrarsız ve Ortodoks olmayan tavırlar sergilerken ekonomik meselelerde Fransa’daki Le Pen veya Britanya’daki Brexit taraftarları gibi korumacı ve küreselleşme karşıtı bir konumda bulunması.

Bu üç özelllik beraber değerlendirildiğinde, Subrahmanyam, Trump’ın yeni bir Amerikan iklimine has aşırı Amerikan kültürel ve ekonomik ulusalcılığının bir kanalını temsil ettiğini ileri sürer.

Ne var ki Subrahmanyam, burada bir paradoks olduğunu ileri sürer. Trump, kötüleyip durduğu bir ortamın da ürünüdür. Başarısının arkasında, “ünlü” olması, hatta kendisini “ünlü” yapmak için yaptıkları yatmaktadır. Eğer “ünlü” olmakla büyülenmeye yatkın bir kültürel ortam olmasaydı Trump gibi birisinin aday olması sözkonusu bile olamazdı.

Medya ve kamuoyu Trump’un bu “ünlü” olmasının peşine takılmış kalmıştır; ama bu durum Trump’ı, normal bir siyasetçinin karşı karşıya kalabileceği her türlü siyasal sorgulamadan da korumuştur. Bu nedenle Trump, istihbarat, dünyanın gidişatı, kişisel dürüstlük, görüşlerindeki tutarlılık gibi mevzulardaki tutumuun belirsizliklerinden, bu tür koruma sayesinde, kurtulabilmiştir.

Bence “post-gerçeklik” meselesini işte bu genel bağlam içinde değerlendirmek gerek. “Post-gerçeklik”, belirli bir istikrarı, düzeni, gelecek öngörüsü olan bir durumun populist demogojilerle ve yalanlarla sarsıldığı bir gerçeklik halini değil; genel bir düzenin kendi içinde ürettiği sarsıntıları işaret etmektedir.

Bu anlamıyla Trump fenomeninin ya da Brexit’in oluşturduğu sarsıntıya bir mazeret arayışıdır. “Post-gerçeklik”, liberallerin bu tür sarsıntılar karşısında kendileri için çizdikleri savunma hattıdır.

Subrahmanyam da Amerikan seçimlerinden birkaç ay önce yazdığı yazısında eğer Trump seçilirse ne yapacağına dair, hangi politikaları izleyeceğine dair çok fazla göstergeye sahip olmadığımızı ileri sürer.

Ekonomik korumacılık, göçmenlerin sınırlandıırılması, Putin rejimiyle dostane ilişkiler dışında Trump’ın ne tür bir politika izleyeceği, ona göre de aşikar değildir. Ne var ki tıpkı Subrahmanyam gibi, ABD seçimlerinden çok önce, Ocak 2016’da Politico Magazine’de “Trump’s 19th Century Foreign Policy” (“Trump’ın 19. Yüzyıl Dış Politikası”) başlıklı bir yazı yazan Thomas Wright’ın öngörüsünü de yabana atmamak gerek.

Wright, Trump’ın dış politikasının tutarsızlıklar sergilediğini düşünmez: “Otuz yıl boyunca Trump’ın ifadelerinin biraz dikkatli bir okunması, onun uyumlu ve tutarlı bir dünya görüşüne, başkan seçilirse çok fazla değiştirilmesi ihtimal dışı bir dünya görüşüne sahip olduğunu gösterir”.

Ona göre bu dünya görüşü, tarihte bir geriye sıçramayı, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri hakim olmamış modası geçmiş bir güç nosyonlarını benimseyen bir geriye sıçramayı içerir.

Trump’ın “Irak’ın petrolünü ‘alma’, Güney Kore gibi ABD’nin askeri müttefiklerinden bir tür emperyal ‘vergi’ (veya haraç) alma, Meksika sınırına Çin Seddi gibi bir duvar örme, Putin gibi güçlü adamları "kucaklama" gibi dış politika vaatlerini alaya almak kolay görünebilir.

Lakin bunlar, “İkinci Dünya Savaşı öncesindeki –hatta bazı durumlarda 19. yüzyıldaki- Amerika’da teveccüh gösterildiği görülebilecek görüşler”dir.

Dolayısıyla Wright, Trump’ın Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’dan beri uyguladığı, hatta yaratılmasını sağladığı liberal uluslararası düzen dolayısıyla haksızlığa uğradığını düşündüğünü ileri sürer.

Geçmiş otuz yıl boyunca ortaya attığı tezlere bakıldığında, özellikle üç alandan şikayetçi olduğunu belirtir: Amerika’nın askeri ittifaklarından rahatsızdır, çünkü bu ittifakların yükünü Amerika’nın çektiğine inanmaktadır; Amerika’nın küresel ekonomi dolayısıyla avantajsız bir hale düştüğüne inanmaktadır; otoriter güçlü liderlere sempatiyle bakmaktadır.

Wright’ın okumasından Trump’ın İkinci Dünya Savaşı öncesi gibi olmasa da 19. yüzyıldaki gibi bir “düvel-i muazzama” düzeni mi öngördüğü sonucunun çıkıp çıkmadığını tespit etmek güç.

Trump’ın şimdilik “herkes elini taşın altına koysun” gibi bir sorumlulukla değil “herkes elini cebine götürsün” gibi bir düşünceyle hareket ettiği söylenebilir.

Lakin ekonomik anlamıyla küreselleşme ve hem de siyasal anlamıyla liberal düzen, Trump’la birlikte ciddi anlamda yara alacak gibi görünüyor.

Bunun sarsıntıları elbette ki derin olacak. Ancak bunların yerine neyin geleceği hala meçhul.

Dünya Haberleri