Siyaset, toplumların varlıklarını sürdürme çabalarının merkezinde yer alan temel faaliyetlerden biridir. İnsanın hayatta kalma içgüdüsü onu başkalarıyla birlikte yaşamaya yönlendirirken, birlikte nasıl yaşanacağı sorusu doğal olarak siyaseti gündeme getirmektedir. Bu nedenle toplumsal tartışmaların büyük bölümü, doğrudan ya da dolaylı biçimde siyaset etrafında şekillenir. Siyasetin mahiyeti, amacı, meşruiyet kaynağı ve bağımsız bir alanının olup olmadığına yönelik tartışmalar ise insanlık tarihi kadar eskidir.
Bu çerçevede kadim geleneğimizde siyaset düşüncesine ilişkin önemli eserler kaleme alınmış, sürekliliği olan bir tartışma zemini oluşturulmuş ve siyasetin toplum içindeki yerine dair zengin bir birikim ortaya çıkmıştır. Örneğin, ahlak alanında ilk metin olarak değerlendirilen İbn Miskeveyh’in Tezhibü’l-Ahlâk kitabı bu kapsamda siyasete ayrı bir bölüm açmamış, ancak Nasiruddin Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’si bu eksikliği gidererek ev idaresi yani aileyi ve devlet yönetimi ve siyaseti de ahlak kapsamında değerlendirerek hayatın tamamını ahlakktabının kapsamına almıştır. Bu nedenle kendisinden sonra yazılan ahlak kitaplarının çerçevesini belirleyen kurucu bir ahlak metni olarak İslam düşüncesinde merkezi bir yere sahip olmuş ve üzerinde en fazla şerh ve haşiye yazılan metinlerden bir tanesini oluşturmuştur.
Modern medeniyet ise bu bütünlüğü bozduğu ve hayatın tüm alanlarını kendi dili ve mantığı doğrultusunda parçaladığı ve dönüştürdüğü için siyaset de bu dönüşümden payını almış, almaya da devam etmektedir. Dahası, insan-Tanrı ilişkisinde teklife muhatap olan insanla teklif arasındaki bağ zayıflatılarak insanın erdemli olma imkânı ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Örneğin, İslam düşüncesinde ele alınan konunun güya önemini belirtmek üzere siyaset üstü gibi bir tanımlama yok iken modern siyaset bu ayrıma izin verebilmektedir. Çünkü kadim geleneğimizde diğer alanlar gibi siyaset de ahlakın, dolayısıyla adaletin kapsamında iken modern medeniyet insanları bu sorumluluktan uzaklaştırmıştır. Kısacası modern medeniyet, ‘iyi ve kötü yargılarından arındırılarak sadece güç ve çıkar (kudret ve menfaat) ilkelerine bağlı olarak işleyen bir siyaset’ dili inşa etmek istemektedir (Ömer Türker, Teklif Dergisi, Siyaset, KeTeBe Yayınları, Ocak 2023, sh.50).
Hücviri’nin ifade ettiği gibi adalet/ahlak bir şeyi kendi yerine koymak iken o şeyi mahallinden başka, yani olması gereken yerden başka bir yere koymak zulümdür. Dolayısıyla, bir konuyu siyaset üstü yaparak adalet ve ahlakla ilişkilendirme, siyaset üstü olmayan diğer konuları siyaset konusu yaparak zımnen ahlak ve adaletin kapsamı dışına kaçırma, erdemli insan için söz konusu değildir. Aksi takdirde, Alev Alatlı’nın gündeme getirdiği her yasal olanın helal olmayacağı (‘Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz!’) sonucuyla yüzleşmek kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü ‘Siyasi iyi, ontolojik düzendeki tedbire uygun olarak her şeyi yerli yerine koymakla gerçekleşir’ ken (Özkan Öztürk, sh.142) artık bu imkân yaralanmaktadır.
Günlük yaşam üzerinde böylesine belirleyici bir etkiye sahip olan siyasetin kaynağını, anlamını ve toplumsal hedeflerini yeniden düşünmek bu nedenle zorunludur. Siyaset tartışması bizi siyasetin yalnızca iktidar ilişkileriyle sınırlı bir teknik alan olmadığı, aksine insanın varlık tasavvuru, ahlâkı ve kemal arayışıyla doğrudan irtibatlı kurucu bir faaliyet olduğu sonucuna götürmektedir. Dolayısıyla, siyaset üstü bir alan olmadığı gibi siyaset altı bir alan da yoktur! Kadim geleneğin adalet, ehliyet ve maslahat ekseninde inşa ettiği siyaset anlayışı; gücü sınırlayan, sivil alanı koruyan ve insanın erdem imkânını güvence altına alan bir çerçeve sunarken, modern dönemde siyasetin değerlerden arındırılarak menfaat ve kudret ilişkilerine indirgenmesi bu çerçeveyi aşındırmaktadır. Bu aşınma yalnızca devlet-toplum ilişkilerini değil, fertlerin ahlâkî sorumluluk bilincini ve toplumların ortak iyiyi üretme kapasitesini de zayıflatmaktadır. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, siyaseti yeniden meşruiyet kaynağıyla buluşturmak; ahlâkı dışlamayan, adaleti kat’iyyat olarak merkeze alan ve formu değil manayı önceleyen bir siyaset tasavvurunu günümüz şartlarında yeniden düşünmektir. Böyle bir yeniden düşünme, siyaseti krizlerin kaynağı olmaktan çıkarıp insanın ve toplumun kemaline hizmet eden asli yerine tekrar taşımanın da yegâne imkânı olarak görünmektedir.