Said-i Nursi’nin Sultan II. Abdülhamid’e nasihati

Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı Devleti o güne kadarki siyasi tarihinin en bunalımlı günlerini yaşamakta; ekonomik, sosyal ve askeri açıdan oldukça zayıf bir vaziyette bulunmaktaydı. Hemen her tarafta çözülme ve dağılma hareket ve temayülleri de açık bir şekilde kendisini göstermekteydi.

Amcası Sultan Abdülaziz döneminde başlamış olan Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına ve ağabeyi V. Murad döneminde patlak veren Sırbistan ve Karadağ savaşlarına İngiltere ve Rusya’nın kışkırtması ve desteği ile sonraki zamanlarda Doğu ve Güneydoğu’da kurulmak istenen Ermeni ve ayrıca Yahudiler tarafından Filistin toprakları üzerinde tesis edilmek istenen İsrail devleti meseleleri de ilave olunmuştu.

Bu minvalde bir siyasi atmosfer içerisindeki imparatorluğa onu selamete erdirecek bir çıkış yolu bulma mücadelesindeki Sultan Abdülhamid’e o zamanı ulemasının bir kısmı ise muhalif ve muarız bir tutum sergilemekteydi.

Sultan Abdülhamid’e muhalif ve muarız olunmasının tabii ki birden fazla sebebi mevcuttu. Ancak Abdülhamid’e ve Yıldız Sarayı’na muhalefet edilmesinin temel dayanağı çoğu kere idari ve siyasiydi. Fakat muhaliflerin muhalefetlerine dayanak teşkil eden şeyler yersiz, asılsız, çelişkili, bilgisiz, cahilane, bağnazca yahut nefsaniydi. Ayrıca akıl verme, kıskançlık sergileme, düşmanlık besleme ve bireysel çıkar gözetme gibi etkenleri de yukarıdaki nedenlere ilave etmek gerekmekteydi.

O dönemde Saray’a muhalefet eden hemen her şahıs ya Sultan Abdülhamid’in şahsından ziyade onun etrafında yer alan bürokratlar ve saray bendegânını üzerinden kendisine saldırıda bulunarak onu yermiş yahut Saray’ı hadsiz ve hesapsız derecede israf içinde bulunduğu ithamıyla padişaha yüklenmeye çalışmıştı. Nihayeti itibariyle yöneten ile yönetilenler arasında ciddi bir güven bunalımının söz konusu olduğu bir ortamda ulema sınıfından bazı isimler de yönetme arzusu ve akıl verme hali ile Abdülhamid ve idaresine karşı hareket etmişlerdi.

Bu garip ve acayip hal ve tavır, akıl verme veya akıldânelik etme durumu ulema sınıfı mensuplarından bazıları için genel bir ruh haline dönüşmüş ve Abdülhamid ile aralarında çatışmayı kaçınılmaz kılmıştı.

Said-i Nursi’nin bu noktadaki tavrı, hakikaten ilginçtir.

Devrin diğer şair ve yazarlarında olduğu ve görüldüğü gibi Said-i Nursi’de de kendisini mürşit, rehber, en doğruyu ve en iyiyi bilen, akilane, akildâne olma ve öyle görme halet-i ruhiyesi söz konusu olmuş gözükmektedir.

Ancak o bu husustaki düşüncesini bir rüya formunda ifade etmiş, Sultan Abdülhamid’e mana aleminden seslenerek idari ve siyasi noktada kendisini uyarmıştır.

Şöyle ki:

“Yedinci Madde*:

Hilafete dair bir rüyadır. Mana âleminde padişahı gördüm.

Dedim: Sen ömrünün zekâtını İkinci Ömer (Ömer b. Abdülaziz)’in yolunda sarf et; ta ki Meşrutiyet yönetimi için gerekli olan ve biatin anlamı demek olan herkesin sevgisini kazanasın.

Padişah dedi: Ben onun (Ömer b. Abdülaziz’in) yolunda gideyim, siz de o zaman onun ehlini taklit edebilirsiniz. Nerede sizde onlardaki İslâm kuvveti, saffet ve ahlâk?

Ben dedim: Bizdeki kamuoyundaki farkındalık, prensiplerin olgunlaşması ve vasıtalar ve medeniyet anlayışı, o noktaların yerini tutmakla, hem o noktaları elde etme, hem de umulan bir sonuç olarak adalet ve terakkiyi sağlayabilir.

Yabancı devletlerin adaleti bunu ispat eder.

O dedi: Nasıl yapacağım?

Dedim: İstibdat, Osmanlı memleketlerinin kalbi durumundaki İstanbul’da kan bırakmadığından iyi niyet gösterir bir şefkat ile Meşrutiyet’i kansız kabul ettiğin gibi iğrenç hale gelmiş olan Yıldız Sarayı’nı da gönüllerin sevgilisi durumuna getirmek için, eski zebaniler yerine rahmet melekleri gibi, hakikati bulup meydana çıkaran âlimleri doldurmak ve Yıldız’ı üniversite gibi etmek ve İslami ilimleri ihya etmek ve şeyhülislamlık makamının ve hilâfetin gerçek mevkiini yükseltmek ve milletin kalp hastalığı olan inanç zaafı ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldız’ı (gökteki) yıldız kadar yücelt; öyle ki Osmanlı Hanedanı o hilâfet burucunda adaletin ışık saçanı olabilsin.

Ayrıca, zaruri ihtiyaçlar konusunda tasarruflu ol; ol ki alışılmış olan israfa gücü olmayan biçare millet de uysun. Madem ki halifesin!..

Birden rüyadan uyandım. Gördüm ki asıl rüya bu uyanıklık âlemidir, asıl uyanıklık hali de o gördüğüm rüya imiş.”





Haberleri