Medya tarihinin son yarım yüzyılına bakıldığında, kamuoyunu şekillendirme gücünün çok az sayıda elde yoğunlaştığı görülür. Bu yoğunlaşmanın en çarpıcı örneklerinden biri ise Rupert Murdoch ve onun kurduğu medya imparatorluğudur. Dijital platformlarda yer alan yapımlar—örneğin The Rise of the Murdoch Dynasty, Succession ve Bombshell—Murdoch ailesi üzerinden farklı açılardan medyanın Amerika, Avustralya ve İngiltere’de nasıl yapılandığı ve toplum ve siyaseti nasıl etkilediği ve dönüştürdüğüne yönelik önemli projeksiyonlar sağlamaktadır. Rupert Murdoch ve kurduğu medya yapısı kendisini sadece kamuoyunu bilgilendiren ve etkileyen bir aktör olarak sınırlamıyor, tam tersine güç kazandıkça doğrudan siyasal süreçleri şekillendiren bir oyun kurucu olarak genişlemeye devam ediyor. Bu, klasik anlamda medyanın dördüncü kuvvet olma rolünün oldukça ötesine geçen bir durum.
The Rise of the Murdoch Dynasty, Murdoch ailesinin yükselişini anlatırken, medya ile siyaset arasındaki simbiyotik ilişkiyi açık biçimde gözler önüne sermektedir. Murdoch medyası, yalnızca seçimleri yorumlayan ya da analiz eden bir konumda kalmaz; hangi adayların öne çıkacağını, hangi politikaların tartışılacağını ve hangi söylemlerin meşrulaştırılacağını belirleyen bir çerçeve kurar. Bu çerçeve içinde siyasetçiler de giderek medyanın kurduğu dilin dışına çıkamaz hale ge(tiri)lir. Yani medya, siyaseti izleyen değil, siyasetin sınırlarını çizen bir aktöre dönüşür. News Corp ve Fox News üzerinden kurulan etki ağında medya yalnızca gündemi belirleyen bir aktör değildir; aynı zamanda hangi öfkenin, hangi korkunun ve hangi kimlik geriliminin öne çıkarılacağını seçen bir filtre işlevi görmektedir. Ayrıca, bilinçli biçimde tasarlanan ve dolaşıma sokulan içeriklerle popülizm sürekli beslenir. Ancak bu stratejinin en dikkat çekici boyutu, kendisini aynı zamanda müesses elitlere karşı mücadele eden bir ses olarak konumlandırmasıdır. Bu çerçevede Murdochlar, bir yandan sesi duyulmayan büyük kitlelerin sesi olduğunu iddia ederken diğer yandan kendi kurumsal gücünü büyüten ve pekiştiren bir yapının inşasını da sürdürmektedir.
Succession bu durumu kurgu üzerinden daha çıplak bir biçimde ortaya koyar. Logan Roy karakterinin temsil ettiği medya aklı, elitlere karşı verilen mücadelenin ilkesel değil, tamamen araçsal olduğunu göstermektedir. Dizide elit karşıtlığı bir değer değil, bir pazar stratejisidir. İzleyicinin kendisini dışlanmış, bastırılmış ya da temsil edilmemiş hissettiği noktalar tespit edilir ve bu duygular sürekli olarak beslenir. Böylece izleyici yalnızca bir haber tüketicisi değil, aynı zamanda duygusal olarak bağlanmış sadık bir kitleye dönüştürülür. Dolayısıyla, bu sadakat doğrudan ekonomik değere çevrilir. Logan Roy karakterinin bir başkan adayını destekleme ya da gözden çıkarma gücü, medyanın seçim süreçleri üzerindeki etkisinin neredeyse kurumsal bir veto yetkisine dönüştüğünü göstermektedir. Burada kritik olan nokta medyanın yalnızca seçmeni etkilememesi, aynı zamanda siyasilerin davranışlarını da kendi lehine dönüştürmesidir. Politikacılar, bu medya gücünü karşılarına almak yerine onunla uyumlu hareket etmeye zorlanmaktadır.
Bombshell ise Roger Ailes üzerinden bu stratejinin kurumsal düzeyde nasıl işletildiğini gösterir. Ailes’in liderliğinde Fox News, izleyiciye ham bilgi sunan bir platform asla değildir. O bilgi öyle bir işlenir ve kurgulanır ki büyük kitlelerin dünyayı nasıl algılamalarına yol gösteren hazır bir çerçevenin içi sürekli doldurulur ve yenilenir. Fox News’un belirli bir siyasi çizgiyi sürekli olarak güçlendirmesi, o çizgide siyaset yapan aktörlerin alanını genişletir ve meşruiyetini pekiştirir. Böylece medya ile siyaset arasında tek yönlü değil, karşılıklı beslenen bir ilişki ortaya çıkar.
Bu üç yapım birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo daha da netleşir. Popülizmi körükleyen medya kendisini bu popülizmin dışında tutar. Müesses elitlik karşıtlığı asla ideolojik değildir, son derece rasyonel bir ekonomik mantığa sahiptir. İzleyici kitlesini genişletmek, onu sadık hale getirmek ve uzun vadede sürdürülebilir bir medya gücü oluşturmak. Dolayısıyla elit karşıtlığı, burada son derece işlevsel bir araçtır. Diğer taraftan, Murdoch medyası siyasetin en güçlü elitlerinden biri haline gelir ve bu konum, seçim süreçlerine dolaylı etkiyi aşarak, aday belirleme, gündem kurma ve seçmen davranışını yönlendirme gibi alanlarda doğrudan belirleyiciliğe dönüşür. Trump’ın adaylığına başlangıçta karşı çıkmaları ile birlikte yaşanan gerilim, Murdoch medyası ve siyasetçi geriliminin tipik bir örneğini göstermektedir. Süreci yönetemediklerinde Trump ile ilişki tekrar kurulur. Çünkü karşı çıkış ilkesel değil, çıkara dayalıdır ve çıkarları nihayetinde güçlünün yanında olmakla ilişkilidir.
Murdoch medyası ile diziler üzerinden aktarılan anlatı, modern medyanın en önemli maskesini göstermektedir. Kendisini sisteme karşı olarak sunan yapılar, aslında sistemin en güçlü aktörleridir. Sesi çıkmayanların sesi olma iddiası, çoğu zaman bu kitlenin duygularını yöneten ve onlardan ekonomik değer üreten bir mekanizmayı görünmez kılmaktadır. Böylece medya, yalnızca popülist kültürü beslemekle kalmaz; aynı zamanda onu sürekli yeniden üreten ve derinleştiren bir araç işlevi görür. Siyaseti etkileme gücü, medya için sermaye türüdür. Ne kadar çok siyasal etki, o kadar fazla izleyici, o kadar fazla reklam geliri ve o kadar güçlü bir pazar değerine tekabül eder. Bu nedenle popülizmi körüklemek, elit karşıtlığı üretmek ve siyasal kutuplaşmayı derinleştirmek bu etki alanını büyütmenin araçlarıdır.
Özetle Murdoch öncesi dönemde medya daha çok kamusal sorumluluk ve bilgilendirme üzerinden meşrulaştırılırken, bu modelle birlikte medya açık biçimde bir güç ve etki üretim aracı olarak yeniden konumlanmıştır. Murdoch medyasının geliştirdiği tabloidleşme, dramatizasyon ve duygusal gerilim üretme teknikleri birçok ülkede benimsenmiş, karmaşık politik meselelerin basit karşıtlıklar üzerinden anlatılması, izleyicinin öfke ve kimlik duygularına hitap eden yayıncılık anlayışı ve “biz-onlar” dili, küresel ölçekte yaygınlaşmıştır. Benzer tartışma programları, sert polemikler ve yüksek gerilimli stüdyo formatları birçok ülkede farklı versiyonlarla yeniden üretilmeye devam etmektedir. Böylece siyaseti etkileyen, gündemi belirleyen ve izleyici sadakatini ekonomik değere çeviren bir yapı normalleşmiştir. Medya kuruluşları artık, bir yandan kendilerini halkın sesi olarak konumlandırırken diğer taraftan güçlü siyasi ve ekonomik aktörlerle iç içe geçen bir yörünge izleyebilmektedir. Bu çifte pozisyon—hem sistem karşıtı görünmek hem de sistemin merkezinde yer almak—Murdoch modelinin özüdür.