Sabah 08.00: Ders zili yerine silah sesi
Bu sabah Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin önünde bir kişi silahla etrafa rastgele ateş açtı. Yaralanan öğrenciler var. Valilik açıklama yaptı, polis ve sağlık ekipleri olay yerine koştu. Ekranlarda “son dakika” bandı döndü; birkaç saat sonra haber akışı başka bir konuya kaydı. Geriye, her anne babanın içini titreten tek bir soru kaldı: Çocuğum okulda güvende mi?
Bu yazıyı Manisa’daki çocuklarımızın acısı tazeyken yazıyorum; ama sadece Manisa için yazmıyorum. Nisanda Kahramanmaraş’ta bir okula saldırı oldu. Haziranda bir başka okulda yine silah sesi duyduk. Şimdi eylül. Aynı yıl içinde üçüncü kez aynı cümleyi kuruyoruz: “Okulda saldırı, yaralılar var.” Bir şeyin üç kez tekrar etmesine artık “münferit olay” denmez. Buna “örüntü” denir ve örüntüler, tedbir alınmadıkça tekrar eder.
Bu çağın üç büyük derdi: İklim, nüfus, terör
Bir iklim bilimcisinin okul saldırısı hakkında yazmasını yadırgayanlar olabilir. Oysa yıllarca ABD ve İngiltere’de afet yönetimi eğitimi aldım, bu alanda dersler verdim, İTÜ Afet Yönetim Enstitüsü’nü yönettim. Oradan öğrendiğim ilk ders şuydu: Afet, sadece deprem ve sel değildir. Afet ve acil durum yönetimini deprem ve selle sınırlarsak, okullardaki şiddete karşı hazırlığı da kapının dışında bırakmış oluruz.
Bu çağın üç büyük problemi iklim değişikliği, nüfus artışı ve terördür. Üçü de aynı yere, kentlere ve kentlerin en hassas noktalarına, yani okullara vuruyor. ABD’de okul saldırıları yıllar önce “polis vakası” olmaktan çıkıp bir toplumsal afet hâline geldi; orada acı deneyim yaşandı, ders çıkarıldı, sistem kuruldu. Bizim önümüzde iki seçenek var: Ya aynı acıları tek tek yaşayarak öğreneceğiz ya da öğrenilmiş dersleri alıp kendi okullarımıza uyarlayacağız.
Yanlış ezber: “Güvenlik, güvenlik güçlerinin işidir”
Türkiye’de terör ve şiddet, bir afet ve acil durum sorunu olarak görülmez. Klasik güvenlikçi bakış hâkimdir: Sorun çıktığında güvenlik güçleri gelir, çözer. Güvenlik güçlerinin görevi elbette vazgeçilmezdir. Ama Manisa’daki olay muhtemelen dakikalarla ölçülüyordu; polisin olay yerine ulaşması ne kadar hızlı olursa olsun o dakikalardan sonradır.
Deprem için “devlet gelene kadar ilk 72 saat kendi başınızasınız” diyoruz da okul saldırısında “ilk 5 dakika” için neden hiçbir şey demiyoruz? O ilk dakikalarda okulda kim vardır? Müdür, öğretmen, hizmetli, kantinci ve çocuklar. O anda hayat kurtaracak olan, silahlı bir güç değil; kapısını nasıl kilitleyeceğini, ne zaman güvenle uzaklaşıp ne zaman bulunduğu yerde korunacağını, yardımı nasıl çağıracağını bilen bir öğretmendir. Bir öğretmen, sınıfındaki çocukları nasıl koruyacağını ilk kez silah sesi duyduğunda düşünmek zorunda kalmamalı. Çünkü ilk dakikalarda verilen kararların telafisi olmayabilir.
Bu bir “güvenlik” meselesi değil, bir “hazırlık kültürü” meselesidir. Kültür ise silah gibi satın alınmaz; öğretilir, tatbik edilir, alışkanlık hâline getirilir.
Okul müdürüne dört soru
Hazırlık, klasördeki plan değildir. Okul müdürüne soralım: Acil durumda kim, kime, nasıl haber verecek? Uyarı sınıflara nasıl ulaştırılacak? Engelli bir öğrencinin güvenliğini kim sağlayacak? Çocuklar ailelerine nerede ve nasıl teslim edilecek? Bu soruların cevabı yalnızca bir dosyada duruyorsa hazırlık tamamlanmış değildir. Görevliler sorumluluklarını bilmeli, plan okulda gerçekten sınanmalıdır. Velinin de kendi rolü var: Okul kapısına yığılmak yardım değil, engeldir; velinin nereden güvenilir bilgi alacağını önceden bilmesi gerekir.
Üstelik hazırlık, saldırı başladıktan sonrasıyla sınırlı kalamaz. Tehdidi güvenle bildirebilen öğrenci, bildirimi ciddiye alan yönetim ve gerektiğinde ilgili kurumlarla harekete geçen bir ekip gerekir. Bir çocuğun “Bunu söylersem başıma iş gelir” diye susmadığı okul, güvenli okulun ilk şartıdır.
Amerika’nın ve Japonya’nın okulları neyi biliyor?
ABD okullarında yıllardır uygulanan bir yaklaşım var: Tehlikeyi olabildiğince erken fark et, kaçabiliyorsan kaç, kaçamıyorsan kapıyı kilitle ve saklan, son çare olarak direnç göster. ABD Eğitim Bakanlığı’nın okul acil durum planlaması da görevlerin önceden belirlenmesini, kurumlar arası iş birliğini ve yaşa uygun tatbikatları öne çıkarır. Japonya ise okulu bir afete dirençlilik merkezi gibi düşünür: Okul, mahallenin en hazırlıklı binasıdır; öğrenci küçük yaştan itibaren tehlikeyi tanımayı ve doğru davranmayı oyun gibi öğrenir.
İki ülkenin ortak noktası şudur: Okul güvenliği, kapıdaki görevlinin değil; yönetimin, öğretmenin, velinin ve öğrencinin ortak işi olarak tasarlanmıştır. Buradan alınacak ders bir ülkenin uygulamasını aynen kopyalamak değil; her okulun binasına, öğrenci yaşına ve ihtiyaçlarına uygun, anlaşılır ve uygulanabilir bir plan yapmaktır.
Çocukları korkutmadan hazırlayabiliriz
Öğretmene eğitim vermeden sorumluluk yükleyemeyiz; çocuğu korkutarak da hazırlayamayız. Eğitimler uzman rehberliğinde, yaşa uygun ve çocuğun psikolojik güvenliğini gözeterek yapılmalı. Tatbikat sonunda eksikler görülmeli, düzeltilmeli, yeniden denenmeli. Hazırlık kültürü ancak bu süreklilikle okulun günlük işleyişine yerleşir.
Bu yaklaşım kamunun sorumluluğunu öğretmene ya da çocuğa devretmez; tam tersine, kamu kurumlarının okula eğitim, personel, uygun donanım ve düzenli destek sağlamasını gerektirir. Her okuldan hazırlıklı olmasını istiyorsak imkânını da vermek zorundayız.
Bir kitap yazdım, kapılar kapalı kaldı
Kahramanmaraş’taki saldırının hemen ardından oturdum ve daha önce FEMA eğitimlerinin sonrasında hazırladığım rehberin üzerine, ABD ve Japonya’daki okullarda uygulanan kuralları Türkiye’deki okullara uyarlayan bir el kitabı yazdım: “GÜVENLİ OKUL: Yönetim, Öğretmen, Veli ve Öğrenciler için Okul Güvenliği ve Acil Durum Yönetimi El Kitabı.” Kitap; okul müdürünün ne yapacağını, öğretmenin sınıfı nasıl yöneteceğini, velinin okul kapısında neden yığılmaması gerektiğini ve öğrencinin ne zaman uzaklaşıp ne zaman korunacağını herkesin anlayacağı bir dille anlatıyor.
Mayıs ayında kitabı duyurdum, örnek sayfalarını paylaştım ve ilgili herkese çağrı yaptım: “Bunu basın, okullara ulaştırın.” En yukarıdan en aşağıya kadar olumlu tek bir cevap almadım. Haziranda ikinci saldırı oldu, tekrar seslendim. Yine sessizlik. Bugün Manisa’dan sonra üçüncü kez yazıyorum. Hazırlığın önemini konuşurken, bu hazırlığa katkı verecek bir çalışmayı aylardır bekletiyoruz.
Ücret istemiyorum; bir yiğit arıyorum
Açık konuşayım: Bu kitaptan tek kuruş telif istemiyorum. Aradığım şey para değil; üç özelliği olan bir yiğit. Birincisi, konuyu anlamadan, bilmeden aşırı editörlük yapıp kitabın bilimsel içeriğini ve uygulama mantığını bozmayacak. İkincisi, süreci aylarca uzatmayacak, gecikmeden basacak. Üçüncüsü, kitabı depoya değil; okullara, öğretmenlere ve velilere ulaştıracak yaygın bir dağıtım yapacak. Bu bir yayınevi olabilir, bir vakıf, bir belediye, bir meslek odası ya da adını duyurmak isteyen bir şirket olabilir. Kim olduğu önemli değil; ne yapacağı önemli.
Elbette kitabı basmakla iş bitmeyecek. İçindeki bilginin öğretmen eğitimine, okulun planına ve düzenli tatbikata dönüşmesi gerekecek. İstediğim, bu bilginin ihtiyaç duyulduğu anda doğru davranışa dönüşmesidir.
Bir sonraki zil çalmadan önce
Afet yönetiminde en pahalı cümle şudur: “Bize olmaz.” Kahramanmaraş’ta oldu, haziranda oldu, bugün Manisa’da oldu. Bir sonrakinin nerede olacağını kimse bilmiyor; ama ilk dakikalarda ne yapılacağını öğretmek bugün mümkün, hem de ucuz. Arama kurtarma ekibi sayısıyla övünmek afet yönetimi değildir; asıl ölçüt, olay olmadan önce yapılan hazırlıktır.
Çağrımı Allah rızası için, çocuklarımızın can güvenliği için yapıyorum. Kitap hazır. Yazar ücret istemiyor. Eksik olan tek şey, “Ben basarım, ben dağıtırım” diyecek bir yiğit. Öğretmenin ne yapacağını öğrenmesi için bir okulun daha saldırıya uğramasını beklemeyelim.