'Paralel yapının en yakın dostu İsrail lobisi'

AK Parti Siirt Milletvekili Prof. Dr. Yasin Aktay, Türkiye'nin, AK Parti iktidara geldikten 2010 yılına kadar darbelerle boğuştuğunu söyledi ve ekledi: Bir darbenin içinde başka bir darbenin olduğunu daha yeni fark ettik, paralel yapının aslında bütün darbe girişimlerinin veya oluşumlarının üzerine kendi üst perdesini kurmaya çalıştığını gördük.

Beyza Güdücü Akay'ın Zaman gazetesindeki röportajı:

Şu anda Türkiye'nin sergilediği model herkes tarafından büyük bir dikkatle inceleniyor. Türkiye modelinde şu var, demokrasi var, iyi yönetim var, kendi halkını geliştirme var, bununla birlikte kendi inançlarından kopmama var. İkisini birlikte götürmek çok değerli görülüyor. Türkiye'de bu demokrasiyle birlikte kalkınmanın gerçekleşmiş olması, biraz da Ak Parti'nin 2002 yılından beri tek başına ülkeyi idare edebiliyor olmasından kaynaklanıyor.

Türkiye, Ak Parti iktidara geldikten 2010 yılına kadar darbelerle boğuştu. Bir darbenin içinde başka bir darbenin olduğunu daha yeni farkettik, paralel yapının aslında bütün darbe girişimlerinin veya oluşumlarının üzerine kendi üst perdesini kurmaya çalıştığını gördük. Üst akıl diyoruz ya, üst aklın üstü de olabiliyor. En üst akıl şeytandır, bunu da bilmemiz gerekiyor.

Başkanlık sistemi her zaman, demokrasi şartıyla tabii ki, halkın katılımı, şeffaflık, bütün kurumların hesap verebilirliği ve denetlenebilirliği üzerine kurulu bir demokratik rejim içerisinde, istikrar açısından, olmazsa olmaz şarttır artık. Başkan üzerinden ülke bütünlüğü oluşturmak her zaman daha kolaydır. Başkanlık sistemi bir toplumun beden bütünlüğünü sağlayan bir yapı.

İsrail ile dostluk had safhadadır. Bugünlerde daha iyi anlıyoruz ki, Amerika'da kurdukları ilişkiler üzerinden gidiyoruz. Paralel yapı İsrail lobisine çok yakın ve İsrail lobisi üzerinden Türkiye'ye vuruyorlar.

Prof.Dr.Yasin Aktay, Ak Parti Siirt Milletvekili. Siyaseti renklendiren, kendinden konuşturan isimlerin başında geliyor. İslami cemaatleri iyi tanıyor. ABD'de Mormonları araştırmaya dek sosyolog akademik kimliğinin yelpazesinde farklı inanç gruplarını da biliyor, yorumluyor. Ve müzik seviyor. Türkü söylüyor, enstrüman çalıyor. Siyaset matematiğine, sosyoloji kadar müzik sevgisi de damga vuruyor. İnsani yönü siyasete üstün geliyor, doğallığını hiç bozmuyor.

Sizin çok renkli bir kişiliğiniz var, Siirt'te bir türkü söylüyorsunuz olay oluyor, bir açıklama yapıyorsunuz ortalık karışıyor. Sosyolog Yasin Aktay mı etkili bu çıkışlarda, siyasetçi Yasin Aktay mı?

Kabul edelim ki siyasette, çok daha farklı bir dinleyici kitlesine ulaşıyor, daha ön planda oluyorsunuz. Sosyolojik temalarla toplumun bütün kesimleri çok da yakından ilgilenmiyor. Sosyolojik anlamda yaptığım çalışmalar, biraz daha entellektüel düzeyde çalışmalar, belli bir çevrede sınırlı kalıyor. Siyasi bir miting yapmaya kalkıştığınız zaman, siyasetin herkesi ilgilendiren boyutu dolayısıyla çok daha fazla insana hitap etmiş oluyorsunuz. İlim böyle birşeydir zaten. Tarih boyunca bilimsel çalışmaların kitleyle buluşma hikayesi bundan çok farklı olmamıştır. Felsefe, mutlaka üstlenilmesi gereken, çok iyi yapılması gereken bir iştir. Yani bizim tabirimizle bir farz-ı kifayedir, ama bütün toplum alimlerden oluşmaz hiçbir zaman. Ama bütün toplum bir şekilde siyasetle daha içli dışlıdır her zaman, çünkü siyaset daha hayatın içerisinde birşey. Felsefe, bir derinlik sağlar, sağlam bir bilimsel zemine sahip bir siyasetçinin çok daha iyi şeyler yapabileceğine de hiç kuşku yok. Genellikle felsefeyi çok abartanlar, her siyasetçinin veya kralın bir çeşit filozof olması gerektiğini, taa Platon'dan beri söylemişlerdir. Ama tarih en kötü kral örneklerini biraz felsefeden nasibini almış olanlardan kaydetmiştir. Yani çok iyi filozof her zaman iyi kral olmaz veya iyi filozof her zaman iyi yönetici olmaz. İyi akademisyen her zaman iyi yönetici olmaz. Hayat biraz daha çeşitlendirilecek ki, gerçekten hayatı çeşitlendirebilen insanlar, ancak sadra şifa bir iki şey söyleyebilirler. Ama bir siyasetçi bir mesih değildir yani.

Ama tüm bu analizin neticesinde, Ak Parti içinde en çok konuşulan yorumları, çıkışlar siz yapıyorsunuz.

Ben onu fark etmiyorum doğrusu. Bu biraz birtakım olayların skandalize edilme kapasitesiyle ilgili birşeydir. Ben galiba paralel yapıyla kurduğum ilişki dolayısıyla, bu olayı yaşadığımı düşünüyorum. O da biliyorsunuz, Türk yoktur çıkışı. Bütün Türk milliyetçilerinin söylediği ve Türklüğü aslında övmek için söylenmiş bir sözü, birileri sanki Türklüğü eleştirmek için söylemişim gibi skandalize etmek becerisini gösterdi. Bu benim yeteneğim değil aslında. Bu biraz da seçilmiş olmamla ilgili birşey.

Sizin üzerinizde bir algı yönetimi mi var yani?

Kendimi de çok abartmak istemiyorum, birileri sadece bana yükleniyormuş gibi. Paralel yapının çalışma tarzının bu olduğunu düşünüyorum. Belli kişileri, biraz fazla konuşanları, onları fazla acıtanları diyelim, özel olarak seçip onlara operasyon yapıyorlar. Bazılarına başka türlü operasyon yaptılar biliyorsun, eğer askerse başka türlü, entellektüelse başka türlü bir operasyon yaptılar. Şimdi ben, entellektüel olarak, belli entellektüel çevrelerde sözümün bir saygınlığının, bir ağırlığının olduğuna inanıyorum. Ama bu algıyı bozmanın daha iyi bir yolu olamaz yani. İtibarsızlaştıracaksınız, itibarsızlaştırmanın yolu da işte budur. İşte Türk yoktur sözü. Bizim söylediğimiz Türklük bir ırk değildir. Hattı zatında ırk diye birşey yoktur. Yani ben sadece Türklüğün bir ırk olmadığını söylemiyorum, Araplık da, Kürtlük de bir ırk değildir. Kim ki, Kürtlük ırkı üzerinden kendine bir üstünlük vehmedecekse, bu vehmin boş olduğunu, eğer olacaksanız Türklerin yaptığı gibi olun dedik. Hatta Türk kavmini övdük. Bugün kabul edelim ki dünyada kayda değer doğru dürüst iş yapmış çok nadir kavimlerden birisi Türk kavmidir ve bu kavim bir ırk değildir. Güçlü ve başarılı bir sentez yapabildiği için, güzel özelliklere sahiptir. Türkiye, içerdiği bütün etnik unsurlarıyla birlikte bugün bir tarih yazıyor. Geçmişte de tarih yazdı, Osmanlı döneminde de yazdı, Selçuklu döneminde de yazdı. Bu her kavme nasip olabilecek birşey değildir. Siz bunu bir ırka indirgerseniz, Türklüğü bitirirsiniz. Bizim bu manada bir söz ettiğimiz bir konuşmadan, Türklüğe hakaret çıkarabilmek şeytani bir başarıdır açıkçası. Başka bir vesile de, yine paralel yapının başarısı, Siirt'te neredeyse yüzyıldır söylenen bir türküdeki Salavat'ın Sayın Erdoğan'a söylendiği sözü üretildi. Halbuki, o bir türküdür Salavat değildir, Salavat getirmeye çağrıdır ve Hz.Muhammed'e salavat getiriliyor. Bizim orada Salavat kültürel hayatın her tarafına yayılmıştır. Bizim orada, sevincimizi de ifade ederken, öfkemizi de ifade ederken, yergimizi de övgümüzü de ifade ederken bir salavatla başlanır ve bu bir türküye konu olmuştur, türküdür. Öyle abartılacak bir tarafı da yoktu, yıllardır söylenen birşey yani, bana denk gelmiş oldu, sanki ben söylüyormuşum gibi oldu..

Hedef tahtasında mısınız yani?

Paralel yapı bana karşı biraz özel davrandı diye bakıyorum ama çok da umurumda olmadı açıkçası. Bundan gurur da duydum bir tarafımla. Çünkü hedef tahtasında olmak, birşeyler yapıyor olduğunun işaretidir. Ama doğrusu şöyle de bir zarar vermiyor da değiller, insanlar artık sizin söylediklerinizi önemsemiyorlar, birileri için söylediklerinizi gölgeleyen bir hale gelebiliyor. Bu da başa gelecekmiş diye bakıyoruz, yolumuza devam ediyoruz.

2009'da katıldığınız bir seminerde, 'Gülen hareketi bir STK' dediniz. Sonrasındaysa, 'kendilerine bir STK süsü veriyorlar' dediniz. Sizin bir sosyoloji profesörü olarak, fikrinizi ne değiştirdi?

STK demek her zaman da çok da iyi birşey demek değildir. Kavramlar çok farklı. Sivl toplum kuruluşlarıyla ilgili sosyolojik analizler çok muhteliftir. Bu bir sivil toplum teşekkülü müdür bir anlamıyla, evet öyledir, neticede bir örgüttür, örgütlü yapıdır ve o örgütlü yapı, birilerinin gönüllü biraradalığıyla oluşuyor. Geçmişte söylediklerimle çok fazla çeliştiğimi düşünmüyorum. Gülen hareketiyle akademik anlamda ilgilenmem, doktora tezime kadar gider. 97 yılında doktora tezimi yaptığımda da, bu hareketin gizli ajandalara sahip olduğu belliydi.

Peki bu gizli ajanda nasıl insanları dinleme, fişleme, Türkiye üzerine vesayet kurma haline geldi? Siz ABD'de Mormonları da incelediniz, farklı İslami akımları da incelediniz. Böyle birşey gördünüz mi? Bu yapı nasıl bu hale geldi?

Yasadışına çıkmak işte. Doğrusu bir sivil toplum kuruluşunu çok kötü istismar eden, üstüne çok kötü bir illegal yapılanmayı, mafyatik bir örgütlenmeyi oturtmuş bir yapı çıkıyor karşımıza. İşin bu tarafı ortaya çıktığı zaman artık suçtur ve iş savcılara ve bununla mücadele etmeye düşer. Gülen hareketine mensup birtakım unsurların yasadışı bir şekilde dinlemeler, mafyatik yapılar oluşturduğuna dair işaretler aslında son zamanlarda gelmeye başlamıştı. Ben hatırlıyorum, 2000'li yılların başlarından ortalarına kadar Gülen hareketinin toplumdaki imajı bu konuda mağdur ve mazlumdu. Doğrusu böyle bir imaja karşı, savunulmaya muhtaç insanlar diye görünüyordu. Çünkü biz, mazlumlara yardım geleneğinden gelen insanlarız. Orada Gülen hareketi üyeleri, biraz mazlumu oynuyorlardı açıkçası. Biz sivil toplumuz dediklerinde de, aslında cemaat kelimesinden kaçmak için yapıyorlardı. Hatırladığım kadarıyla, yapının kanallarına ilk çıktığımda, sosyolog kişiliğimle sivil toplumun ne olduğunu anlatmam istenmişti. Ben de sivil toplumun ne olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Bana şunu sordular, 'biz cemaat miyiz sivil toplum muyuz?' 'Cemaat misiniz sivil toplum musunuz ikileminde bırakmanıza gerek yok. Her sivil toplum oluşumu, bir cemaat yapısı da ortaya çıkarır. Niye bu kadar cemaat kelimesinden kaçıyorsunuz?' dediğimi hatırlıyorum. Ha ama cemaat kelimesinin, Türkiye'de genel anlamda laik kesimlerde bir meşruiyet sorunu var, muhtemelen ondan kaçmaya çalışıyorlar izlenimi o zaman edinmiştim. Ve açıkçası bu kompleks hiç hoşuma gitmemişti. Cemaatseniz cemaatiz deyin, hep böyle algıyı çok fazla önemseyen, dolayısıyla kendileriyle ilgili algıyı da sürekli yönetmeye çalışan bir tarafları olduğunu o zaman çok iyi görüyordum. Hayatım boyunca en nefret ettiğim şey, kimliğini gizlemek. Ben küçüklüğümden beri neysem o olarak görünmeye çalıştım. Takiyye kelimesini itikadıma aykırı görmüşümdür her zaman. Hele hele temsilde olan insanların takiyye yapması, asla dinimizde caiz değildir. Böyle siyaset yapmak maksadıyla takiyye, asla caiz görülen birşey değil, hele bir de kendine İslam alimi diyen birinin (Fethullah Gülen'i kastediyor), hele bu kadar talebesi, şakirdi olan bir insanın, böyle bir takiyye yapmasını zaten hiçbir zaman caiz görmemişim. Yani, öyle zannediyorum ki çok da bekledikleri cevabı alamamışlardı benden. Mesela Barış Köprüleri diye bir kitap yayınladılar, okullarıyla ilgili bir demeç istediler, ben de okullarla ilgili algı düzeyinde, görebildiğim kadarıyla ne biliyorsam onu anlattım. Orada da, okulları bayağı bir eleştirmiştim. Bu kadar çok zekaya ve paraya önem veren bir eğitim anlayışının, kendini hizmet hareketi gibi değerlendiren bir harekete çok da fazla yakışmadığını kendi dilimce anlatmıştım, bir uyarı olarak belki de. Sonra o yazımı, 17 Aralık'tan sonra yayınlanan 'Neye Himmet Neye Hizmet' kitabımın içine aldım. Bu bir şahitlik yazısı olarak kalmış olsun diye. Tabii paralel yapıyla ilgili, neden bu Türklük yoktur suikastına maruz kaldığımı açıklamak açısından, özellikle o günlerde hatırlıyorum birkaç arkadaşıma bu tür karakter suikastı yaptılar. Bir tanesi Yusuf Tekin'dir, bir tanesi Mazhar Bağlı'dır, bir tanesi de ben oldum. Özellikle dershanelerle ilgili tartışmanın en kızışmış olduğu ortamda ben birkaç tane yazı yazdım dershanelerin bizim şu anki eğitim sistemimize hiçbir katkısı olmadığını, bilakis eğitim sistemimizin üzerine bir yük olduğunu, eğitim sistemimizi körelttiğini, ket vurduğunu anlatan ve bundan dolayı çok büyük tepki görmüştüm cemaat tarafından. Birkaç gün sonra bu olaylar başıma geldi yani. Anında cezayı kesmiş oldular. Başka herhangi bir konuşmadan herhangi birşey çıkarabilirler. Buna inanıyorum yani, bu tür şeytani işlerde güveniyorum onlara. (gülüyor)

HAŞHAŞİ ÖRGÜT YAPISINI İSLAM'A MONTE ETMİŞLER

Bunun nasıl üstesinden gelinecek, bunca dinleme, takip, fişleme, nasıl alt edilebilir böyle bir yapı, nasıl temizleyecek bunu Ak Parti ve devlet?

Valla bu bir uzun mücadele gerektiriyor. Yani bunu tamamen temizlemek, bu örgüt yapısı içerisindeki insanların da biraz farkına varmaları ile ilgili. Sosyolojide böyle teşekküller bir dönem oluşur ve onlar küçük küçük yapılar olarak devam ederler. Bir toplum hep meleklerden oluşmaz, hep şeytanlardan da oluşmaz. Bir toplum böyle her bakımdan iyimser, kendi hakkına razı olan insanlardan oluşmaz. Biraz da böyle başkasının hakkına göz diken insanlardan oluşuyor. Kuşkusuz çok daha iyi bir ahlak eğitimine ihtiyacımız var, küçüklükten başlayarak. Şeffaflık eğitimine çok ihtiyacımız var, yani bu konuda İslam'ın herkese aleni, açık olan yanına biraz daha vurgu yapmak gerekiyor. Batıniliğe karşı daha şeffaf, herkese açık olan bir hal. Ama farkındaysanız, İslam'a tamamen yabancı olan bir unsuru enjekte edebilmişler bu örgütte. Batıni, ezoterik bir anlayış, kapalı devre işleyen örgütsel bir yapıyı, yani aslında Haşhaşi örgütünün yapısını İslam'a monte etmişler. Yoksa İslam'da kesinlikle böyle birşey olmaz, ben İslam'ın itikat boyutuyla da ilahiyat boyutuyla da her zaman herkesle tartışmaya açığım, İslam açık ve şeffaf bir dindir. Peygamberimiz, dinin hiçbir tarafını hiç kimseden gizlememiştir.

Fethullah Gülen'in geçmişine bir Edirne dönemi var. Ne tesadüftür ki, Bahailiğin çıkış noktalarından biridir Edirne. Hz. Bahaullah denilen zatın evi de vardır Edirne'de, Bahailer ziyaret eder. Acaba Fethullah Gülen, Edirne'de kaldığı dönemde, Bahailikten etkilenmiş olabilir mi bu global, herkese açık yapıyı oluştururken? Siz Bahailik etkisi seziyor musunuz?

Bahailik etkisiyle ilgili, siz Edirne bağlantısını söyleyince bunu ilk defa duymuş oldum ama, bu yapıdaki Bahailik etkisini ciddi bağlantı ve etkileşimleriyle, ben başka zeminlerde bizzat çok daha farklı kişilerden duydum. Bana abartılı gelmişti açıkçası ilk etapta. Fakat sonradan, biraz daha yakından incelediğim zaman, hiç de öyle yabana atılabilecek bir tez, bir iddia olmadığını da gördüm. Çok paralel bağlantılar ve ilişkiler de var Bahai yapısıyla aralarında, o kültür ve söylemle ilgili paralel bağlantılar. Aslına bakarsanız en çok nefret edildiği söylenen şeyler bazen altında çok daha farklı aşkların barındığı ilişkileri de gizliyor olabilir. Mesela İran'a, Şiilere olan nefret söylemine baktığınız zaman, bu yapının hareketi çevresindeki gizli Şii unsurlar, Türkiye'deki hiçbir Sünni yapıda bulunmuyor, bulunmaz. Mehdi inancı derseniz, bu yapıda çok yaygındır. Mehdi inanılmaz merkezi bir yer tutar ve genellikle liderleri Mehdi'dir. Liderleri çıkıp Mehdi olduğunu iddia etmez ama sadece gizli bir grup bilir onun Mehdi olduğunu.

Sabetayist yapı gibi, gizli Mehdilik mi var paralel yapıda sizce?

Biraz Sabetayist yapı gibi, mesela müthiş bir masumiyet pratiği vardır, o pratik inanca dönüşür. Pratik nedir, Şeyhleri asla yalan söylemez, yanlış yapmaz, yanlış söylemez, söylediği herşey adeta vahiy gibidir, çünkü ona zaten bildirilmektedir, o hiçbir zaman kendinden de konuşmaz, eğer konuşuyorsa onu ilahi bir güç, yani Cenab-ı Allah konuşturuyordur. Ona itaat etmemek, adeta Allah'a itaat etmemektir. Şimdi böyle bir inancı, böyle bir kişiliği, mutlak bir bilgi kaynağını kurduğunuz zaman, yeni bir din ihdas etmemeniz mümkün değil. Ortaya çıkan şey, İslam'ın dışında yepyeni başka bir dindir. Allah şah damarımızdan daha yakındır. Bazıları Allah ile o şah damarımızın arasına girebiliyorlar. İşte Peygamberimizi rüyalarda görmeler, oradan bir şakirdin anlam dünyasına yeni bir enjeksiyon aracı elde edilmiş oluyor. Dikkat ederseniz, Peygamber ve rüya söylem içerisinde en çok kullanılan unsurlar. Bu düzey yeni bir masumiyet inancı ve Peygamberlerin dışında, Peygamber konumunda yeni figürler oluşturma geleneği, Şiilere ait bir gelenektir. Şiilikle Fethullah cemaati arasındaki benzerlikten bahsederken, masumiyet inancı var, Batınilik, ezoterizm var, takiyye var, bakıyorsunuz bunlarda takiyyenin dik alası var. Düşünün yıllarca bizimle arkadaşlık yapmış olan birisi, tek taraflı olarak biz öyle zannederken, o ise bir taraf adına bilgi toplayan bir ajan gibi davranmış. Bir casus gibi bizim dosyalarımızı tutmuş, bir yerlere rapor vermiş, topladığı bilgileri önce kendi yapısına vermiş, o yapı da muhtemelen toplu olarak, ki ortaya çıkan bu tür veriler var, başka ülkelere servis etmiş bu bilgileri.

Mesela ABD'ye mi?

Tabii ki, Amerika'ya İsrail'e. İsrail ile dostluk had safhadadır. Zaman gazetesinde benden bir ara akademisyen olarak, yorum sayfasına katkı yapmam istenmişti. Birkaç yazım çıktı, arkasından bazı arkadaşların birkaç yazısı çıktı, sonra yazılar yayınlanmadı. Yazıya bakıyorum, yazı kalitesi itibariyle çok iyi. Niye yayınlanmıyor filan. Ya işte, kem küm yapılıyor, neden yayınlamadıklarına ilişkin doğru dürüst bir açıklama yapılmıyor. Sonra bir baktım, yayınlanmayan yazıların hepsinin ortak özelliği, içinde İsrail eleştirisi var. Ben bunu o günkü Zaman Gazetesi içinde çalışan birkaç kişiye söyledim. Oradan da teyid aldım, 'evet biz bu konuda biraz hassasız, dikkat ediyoruz bazı şeylere' filan dediler. Onun üzerine de yazılar kesildi. 2002-2003 gibi bu bahsettiğim. İsrail konusundaki bu hassasiyet, Mavi Marmara hadisesinde tavan yaptı. Bugünlerde daha iyi anlıyoruz ki, Amerika'da kurdukları ilişkiler üzerinden gidiyoruz, orada paralel yapının en yakın dostları, oranın İsrail lobisi. Paralel yapı İsrail lobisine çok yakın ve İsrail lobisi üzerinden Türkiye'ye vuruyorlar. Bu da kaydedilmesi gereken ilginç bir noktadır.

Paralel terör örgütünden PKK terörüne geleleim. Siz Ak Parti Siirt milletvekilisiniz. Çözüm sürecinde yapıcı, birleştirici adımlar attınız ama geldiğimiz noktada ne yazık ki Kürt meselesi tırmandı, terör hüküm sürüyor. Siz PKK-PYD sınırın farklı taraflarında ama aynı terör örgütüdür dediniz. Nasıl aşacağız bir terör batağını?

Bölgede bir defa biz Kürt meselesiyle terör meselesini ayrıştırdık. Ve bugün doksanlı yıllardaki ortamda değiliz. Bunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Kürt meselesini tırmandırmış değiliz, bu son yaptığımız mücadele çok ilginç bir biçimde diğer 90'lar gibi, 2000'li yılların belli dönemlerindeki gibi mücadelelerden çok farklı bir mücadele. Nitelik olarak farklı, tarz olarak etki gücü bakımından da farklı ve Kürtlerle devlet ilişkisini tesis etmek bakımından da farklı. Yani 90'lı yıllarda bu tür operasyonlar yapıldığında, bunun en ağır maliyeti Kürt halkını kaybetmek oluyordu. Şimdi ise, size garip gelecek ama bu tür operasyonlar Kürt halkını bize geri kazandırıyor. Çünkü yeni durumlar oluştu, PKK kendini çok iyi tanıttı bölgeye, olduğu gibi tanıtma fırsatı bulmuş oldu ve PKK'nın gerçek yüzünü bundan daha açık hiçkimse anlatamazdı. Devlet yıllarca PKK'nın dış bağlantılarını, ajandasını, esas niyetini kendine göre anlatmak için epey dil döktü, fakat döktüğü dil ile Kürt halkına davranışı arasında bir tezat olduğu için bunu yapamadı. Oysa Ak Parti bütün samimiyetiyle sorunu bitirmek istedi. Kürt sorunu boyutuyla, bir devlet olarak Kürtlere davranışını düzeltti. Bu anlamda bir problem yok. Şu anda Türkiye'de devletin Kürtlere davranış düzeyinde bir yanlışı yok artık. Eskiden yanlışı vardı diyeyim, şimdi bir yanlışı yok. Bu anlamda Kürt sorunu yok bizim için ve devlet için de sorun kalmamış durumda. Ama bu sorunu bahane ederek ortaya çıkmış olan bir terör örgütünün, Kürt meselesiyle, Kürt kimliğiyle, Kürtlerle olan bağlantısının da aslında zannedildiği gibi olmadığını bugün gösterme fırsatı bulduk. Bugün PKK'nın kesinlikle Kürt diye bir meselesi, derdi yok. Kürtleri güçlendirmek, geliştirmek, onların hayatını iyileştirmek, onların onurunu geliştirmek, onlara hayat vermek gibi bir problemi yok. Yani PKK'nın bütün ajandası Kürtlerin hayatına maloluyor, Kürtlerin huzuruna mal oluyor, Kürtlerin onuruna maloluyor, Kürtleri tarih sahnesinde emperyalist ülkelerle işbirliği yapan bir aktör olarak sokmaya çalışan bir örgüt var. PKK bir örgüt olarak Kürtlerin iradesini toparlayıp, emperyalistlere pazarlamakla meşgul. Şu anda emperyalistler adına bir lejyoner örgüt gibi davranan PKK'nın Kürtlere aslında sunduğu tek şey ihanet. Ki bu ihanet, aslında Kürtlerin razı olabilecekleri birşey değil. Neye ihanet. Bir defa bu bölgenin tarihine, kültürüne, beraber yaşadığı komşularına, birlikte yaşadığı bütün dindaşlarına ve insanlarına ihanet rolü yazmaya çalışıyor PKK. Eğer Kürt halkı PKK'nın ona yüklediği rolü oynamaya kalkışırsa, böyle bir duruma düşmüş olacak, esas Kürt sorununu o zaman üretmiş olacaktır. Yani Kürt halkına, bütün Arap, Türk ve diğer unsurlar arasında, bu coğrafyada kendi komşularına, kendi halklarına bu bölgeleri daha da parçalayan, Sykes-Picot'yu yeniden canlandıran ve iyice bölgeyi parçalayan bir rol oynatmak istiyorlar. Bu Kürtlerin de bölgedeki diğer insanların da felaketi olacak. Bölgede herkesin içine kapandığı bir yapı, hiçkimsenin yararına değil. Bu bölgede şu anda Irak'ta Kürtlerin federe yönetimi var ama, bu federe yönetim çok da Kürtlerin faydasına olan birşey değil, Arapların da oradaki Şiilerin de faydasına olan birşey değil. Parçalanmış bir Irak, parçalanmış bir Suriye, parçalanmış herhangi bir ülke, bu bölgede yaşayan hiçkimsenin faydasına değil. Eğer parçalanmak çok iyi birşey olsaydı bugün Avrupa Birliği birlik haline gelmek için arayış içinde olmazdı.

Yugoslavya'nın hali gibi..

Yugoslavya gibi evet, parçalanmışlıktan birliğe doğru giderken, biz ise kendi içimizde birlikten parçalanmışlığı arayan bir konuma gelmiş oluyoruz. Bu kendi kendine olmuyor, bu kendi kendine buradaki Kürtlerin biz ayrılalım, biz beraber yaşayamıyoruz demesiyle olmuyor. İşte birileri geliyor burayı karıştırıyor, hava saldırılarıyla, buradaki bölgelerde, büyük bir güç olarak gelip, kendine bağlı güçler, kendine dost kendine düşman güçler diye bölüp, o kendine dost ve düşman diye böldüğü insanları birbirine çarpıştırıp, birlikte yaşayamayacak hale getiriyor. Şimdi eğer Irak'a Amerika'nın müdahalesi olmamış olsaydı, bugün Irak'ın parçalanmasından öyle çok da fazla söz etmemizi gerektirecek bir durum olmazdı. Bugün Irak'ta Saddam yönetiminden daha iyi bir yönetimin olduğunu hiçkimse iddia edemez. Bugün Libya'da Kaddafi'den daha iyi bir durum olduğunu hiçkimse iddia edemez. Suriye'de bugün gelişen şartlarda yapılan müdahale, yani biz Türkiye ve Suriye çok iyi durumdayken Amerika ve Avrupa tarafından eksen kayması yapıyor olmakla suçlanıyorduk ve bizim Suriye ile bağımızın kopması isteniyordu. Biz ısrar ediyorduk. Biz ısrar etmeye devam ederdik aslında, Suriye içinde bu tür ayaklanmalara karşı Esad gerçekten de yanında duramayacak hale getirecek şekilde katliamlar yapmamış olsaydı, bizim umurumuzda olmazdı. Kim bize ne baskı yapıyor olsaydı, biz Suriye ile iyi ilişkilerimizi devam ettirirdik. O gün Suriye'ye o baskıyı yapanlar, bizimle ilişkisi iyi diye bize o baskıyı yapanlar, bugün bir bakıyoruz Suriye'de gerçek anlamda bir devrim istemiyor, gerçek anlamda halkın iktidara gelmesini istemiyor, tek düşündükleri şey, bölgenin parçalanması. Suriye'den birkaç Suriye çıkarmak istediklerini görüyoruz. İşte bölgede kendilerine bağlı PYD diye bir lejyoner örgüt üretip, o lejyoner örgüt tam cani bir terör örgütüdür, yaptığı şeyler Daeş'in yaptıklarından asla az değildir, fakat o terör örgütünü palazlandırıp, diğer bütün Kürtlere de hakim kılmak istiyorlar. PYD'nin ilk kurbanları Araplar ya da Türkmenler değil, Kürtler olmuştur. PYD'nin yola çıkarken, ilk canına kast ettikleri kişi Meşal Temo olmuştur, Meşal Temo Suriye'deki Kürtlerin liderlerinden biridir ve asla bu plana boyun eğmeyecek birisiydi. Yani emperyalistlerin gelip, PYD'ye veya Kürtlere bölücü bu rolü yüklemesine asla razı olmayacak biriydi.

Kürtler, Suriye ekseninden sizin Arap dünyasıyla Türkiye arasındaki etkin rolünüze geleceğim. Türkiye bölgede nasıl bir rol oynuyor, bizi ne bekliyor?

Şimdi bir defa bölgede yaşanan bütün krizlerin bütün sorunların, savaşların, iç savaşların neticesinde yerinden yurdundan edilen insanların sığınabildiği tek yer Türkiye şu anda. Türkiye bir defa böyle bir güvenli bölge haline gelmiş durumda ve açık da bir bölge. Yani insanların ulaşabildikleri bir yer. O yüzden bu bölge halkları nezdinde Türkiye'nin sarsılmaz, müthiş bir teveccühe konu olduğunu görüyoruz. Bunda tabii ki Sayın Erdoğan'ın sergilediği liderlik performansının çok çok büyük bir önemi var. Yani bugün bu liderlikte sadece mazlumlara kucak açmak değil, aynı zamanda zalimlere karşı sergilediği duruş da çok büyük önem kazanıyor. Üstelik sadece İslam dünyasının zalimlerine karşı değil, İsrail zalimine karşı sergilediği tutum, bazen Obama'ya lafını esirgemiyor olması, Avrupa'ya veya yanlış yapan hiçkimseye sözünü esirgemiyor olması, duruşunu ortaya koyuyor olması, İslam dünyasında onu hakkında müthiş bir sempati, fanatizm derecesinde bir sempatinin yükselmesine neden oluyor. Şimdi bu duruma Arap dünyasının, Arap halklarının liderlerinin de bigane kalması çok da söz konusu olmuyor. Arap Baharı sürecinde Tayyip Erdoğan'ın bu yükselişini kıskanıyor oldukları halde, Arap liderleri de Tayyip Erdoğan ile aynı fotoğraf karesinde yer almaya can atıyorlardı. Türkiye İslam İşbirliği Zirvesi'ne evsahipliği yaptı, iki yıllığına dönem başkanlığı yapıyor, Sayın Erdoğan'ın İslam dünyasında bu kadar büyük bir sempatiye sahip olduğu böyle bir dönemde, gerçek bir lider olarak görüldüğü bir dönemde, Türkiye İslam zirvesine evsahipliği yapmış oluyor. Bana daha dün verilen bir mektup var, 'İslam dünyasının liderine' diye yazılmış ve ben onu Sayın Cumhurbaşkanıma ulaştıracağım. Böyle hitaplar gelmeye başlıyor artık. Bundan önce hiçbir İslam İşbirliği Teşkilatı liderine, İslam dünyasının lideri gözüyle bakılmıyordu, ama Sayın Erdoğan İslam İşbirliği Teşkilatı lideri diye şu anda adeta İslam dünyasının lideri rolüne daha fazla yakıştırılıyor.

Geçen hafta Arap dünyasının önde gelen isimleri İstanbul'da sizin de katıldığınız, 'Teşekkürler Türkiye' toplantısı yaptı. Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Al Karadawi de 'Ümmetin umudu Türkiye'dir' dedi. Bu bağlayıcı ve büyük bir söz. Türkiye'den ne bekleniyor sizce ve Türkiye'nin önünü açabilmesi için sistem bizi tıkıyor mu? Başkanlık sistemine geçiş daha büyük adımlar atılmasına sebep olabilir mi?

Şu anda Türkiye'nin sergilediği model herkes tarafından büyük bir dikkatle inceleniyor. Türkiye modelinde şu var, demokrasi var, iyi yönetim var, kendi halkını geliştirme var, bununla birlikte kendi inançlarından kopmama var. İkisini birlikte götürmek çok değerli görülüyor. Türkiye'de bu demokrasiyle birlikte kalkınmanın gerçekleşmiş olması, biraz da Ak Parti'nin 2002 yılından beri tek başına ülkeyi idare edebiliyor olmasından kaynaklanıyor. Bu istikrar. İstikrar dediğiniz şey de parlamenter rejim içerisinde, aslında tesadüfi bir durumdur. Çok şükür ki, 14 yıldır bu tesadüfi durumun içinde yaşıyoruz. Türkiye, Ak Parti iktidara geldikten 2010 yılına kadar darbelerle boğuştu. Bir darbenin içinde başka bir darbenin olduğunu daha yeni farkettik, paralel yapının aslında bütün darbe girişimlerinin veya oluşumlarının üzerine kendi üst perdesini kurmaya çalıştığını gördük. Üst akıl diyoruz ya, üst aklın üstü de olabiliyor. En üst akıl şeytandır, bunu da bilmemiz gerekiyor. Şu anda Ak Parti tek başına iktidar, ama bu parlamenter rejim her zaman risk, 7 Haziran'da bu riski gördük. 7 Haziran'da eğer bir koalisyon rejimi kurulsaydı, Türkiye'de emin olun birçok konuda geri adım atmak zorunda kalacaktık. Onun için başkanlık sistemi her zaman, demokrasi şartıyla tabii ki, halkın katılımı, şeffaflık, bütün kurumların hesap verebilirliği ve denetlenebilirliği üzerine kurulu bir demokratik rejim içerisinde, istikrar açısından, olmazsa olmaz şarttır artık. Başkan üzerinden ülke bütünlüğü oluşturmak her zaman daha kolaydır. Başkanlık sistemi bir toplumun beden bütünlüğünü sağlayan bir yapı.

Gündem Haberleri