Yıllar önceydi. Rahmetli Naim Süleymanoğlu büyük gayretlerle Türkiye’ye getirildi. Bu aynı zamanda Diplomatik anlamda da çok büyük bir başarıydı ve bütün dünyanın gözü önünde cereyan etti. Gururlandık, çok sevindik. Yaşlısı genci, o güne kadar halterle hiç ilgisi olmayan insanlar bile çok mutluydu, çünkü rahmetli Naim, nam-ı diğer “cep herkülü” kaldırdı mı dünyayı kaldırıyordu. Adeta bizim üzerimizden dünyanın yükünü alıyordu ve dünyaya bir dakika diyecek özgüveni bize kazandırıyordu. Gündem rahmetli Naim’di ve Naim’in Türkiye’ye getiriliş macerası tüm ayrıntılarıyla haber programlarında işleniyordu. Abartıldığına ilişkin tartışmalar da çıktı. Harcanan paradan, çekilen zahmetten, hatta rahmetli Özal’ın verdiği bazı tavizlerden bile söz ediliyordu. Olsun. Sonunda Naimimiz geldi ve biz o güne kadar hiç olmadığı kadar gururlandık. “Haydi Naim” diyerek halter yarışmalarına kilitlenip nefeslerimizi tuttuk. Ne yapıldıysa ve verildiyse helal olsundu bizim için. Türkiye’nin tanıtım için yıllardır harcadığına ve elde ettiği sonuca bakılırsa hepsi Naim’in bir kaldırışına bile denk olamazdı. Rahmetli Naim ve Rahmetli Özal çok kısa süre içinde bütün tanıtım faaliyetlerinin toplamının çok üstünde bir başarı elde etti. Biz de sevindik, mutlu olduk.
Bu yaşananlarda benim asıl dikkatimi çeken ve daha sonra birkaç bakana “Sayın bakanım böyle yapsak ne güzel olurdu” dediğim bir ayrıntı vardı. “Yetiştirme Bedeli.” Bunu rahmetli Naim’in hocası adına Bulgaristan bizden istiyordu. Öyle ya, küçük dev adam devletler ve hükümetler arasında, klüpler arası bir transfer pazarlığı gibi görülebilecek bir işlem sonucu ülke değiştiremezdi. Devletlerin ve hükümetlerin literatürüne uygun bir ünvan ve işlem belirlenmeliydi. Uygun ve saygın kavram “yetiştirme bedeli” olarak tespit edildi ve ödendi. İyi de oldu. Gerçekten de yıllara yayılmış bu emeğin, bu sabrın maaş dışında bir karşılığı olmalıydı.
İşte, bizi çok etkileyen ve ayrıntısıyla da beni çok etkileyen Bulgar hocanın açıktan talep ettiği, maaş ve masraflarının dışındaki bu yetiştirme bedeliydi. Bir bakıma maddiyatla ölçülemeyecek, ama tazminata benzer bir karşılıkla manevi anlamda oluşan borcu ödemekten söz ediyordu Bulgar hoca. Haksız değildi. Bu iş sadece maaş ve masraf işi değildi, yılların birikimi, anısı, umudu, duygusu vardı hesap edilmeyen.
O dönemde az önce sözünü ettiğim şekilde, göreve gelen birkaç eğitim bakanımıza bizde böyle yapamaz mıyız, yani öğretmenlerimize yetiştirme bedeli düzenleyemez miyiz demiştim. Çok dikkat çekici görülmedi ki, ilgi çekici bulmalarına rağmen hiçbiri üzerinde durmadı. Belki de karışık ve içinden çıkılamaz bulmuşlardı...
Şimdi başka bir durumla karşı karşıyayız. Zira Sayın Bakan “öğretmen” diye başladı. Üstelik bir öğretmeni anma töreninde değil, öğretmenler gününde değil, bir öğretmeni ziyaretinde değil, kendisini ziyaret eden bir grup öğretmeni ağırlamada değil, bildiğiniz eğitimin gelişmesi için öngördüğü projede “öğretmen” dedi. O halde yetiştirme bedeli mevzuunu Sayın Bakan’a dikkate almaya değer bir konu olarak hatırlatmakta yarar var...
Öğretmenlerimiz her türlü saygıyı ve övgüyü elbette hakediyor. Biraz da bu methiyeleri onları hem sürekli hatırlanacakları, hem maddi anlamda desteklenecekleri bir sistemle güçlendirelim. Böylece yetiştirdikleri öğrencilere de bir sorumluluk ve vicdan muhasebesi fırsatı da verilmiş olur.
Düşünün... 5 yıllık kalkınma planlarımız var. Aslında epeydir duymaz olduk (keşke daha fazlasını planlamayı da öngörebilsek). Bu planlamalarda aşağı yukarı bir şekil ortaya çıkıyor, teşvik ve desteklemeler söz konusu oluyor. 5 yıllık ya da daha uzun vadeli bu planlamalar belirli meslek gruplarına işaret ediyor. İşte bu meslek gruplarına yetiştirilerek dahil edilen öğrenciler desteğin ana unsuru olmalı (bu arada maaş ve masraftan değil sadece destekten söz ediyoruz). Her meslek sahibi yani yetişmiş insan ilkokuldan başlayarak hocalarına destek olmalı. İlkokul öğretmenleri meslek sahibi olan her dönem yetiştirdiği, her öğrencisinin gelirinden kendisi emekli olduktan sonra bile destek alabilmeli. Lisede branş ve üniversitede ilgili hocalar meslek sahibi olmasına katkıda bulundukları öğrencilerinden orantılı bir şekilde destek görmeli… Yani bütün övgülerin ve manevi tatmin vesilelerinin yanısıra öğretmenlerin geliri, meslek sahibi olan öğrencilerinin de desteği sayesinde her geçen ay artmalı. Öğrenci ve sistem de manevi borcu tazmin edebilme konusunda bir nebze olsun nefes almalı. Böylece hem öğrenci öğretmen arasındaki karşılıklı ilişki akıllarda tutularak sürdürülmüş, hem vicdanlara su serpilmiş, hem yetiştirme teşvik edilmiş, hem de bizzat öğrencileri tarafından öğretmenleri desteklenmiş olmaz mı? Maaş vermekle ve masrafları karşılamakla sorumlu olanların dışında öğretmenlere öğrencilerinden hatta ileri dönemlerde hatırlamakta bile güçlük çekecekleri öğrencilerinden destek gelmesi az şey mi!? Eminim teknolojik alt yapı bu planlamayı ve programlamayı artık çok kolay yapabilir. Niyet olursa yol bulunur. Madem sistem ve öğretmen dedik bu türden açılımları bir düşünüp değerlendirmekte yarar var...
Biraz ilgi alanımın dışında ve belki de haddimi aşan bir konu, ama yine de nicedir kafamı meşgul eder dururdu. Bu veya benzer şekilde öğretmenlerimizi öğrencilerinden destek sağlamak irfan geleneğimizin devamı açısından da iyi bir girişim olsa gerek. En azından sosyal yardımlaşmayı en yakın ve en çok hakkı olandan başlatmak adına bir nebze olsun katkı sağlar. Yetiştirmek, okutmak ve öğretmekten farklı bir durumdur. Takip etmeyi, hesaba katmayı, övünmeyi ve duygulanmayı dolayısıyla kuşaklar arasındaki bağları güçlendirmeyi hayata geçirir. Son zamanlarda Alev Alatlı’nın eğitimimize atfen ısrarla gündemde tutmaya gayret ettiği liyakat konusuna da küçük bir katkı olur.