Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramından hareketle daha önce üzerinde durduğumuz temel meselelerden biri, insanın kötülükle kurduğu ilişkinin zaman içerisinde nasıl değişebildiğiydi. Arendt’in Adolf Eichmann üzerinden gösterdiği üzere insan, kendisini kötü biri olarak görmeden de büyük bir kötülük mekanizmasının parçası hâline gelebilmektedir. Düşünmeden, sorgulamadan, yaptığı işin ahlâkî sonuçlarıyla yüzleşmeden ve sorumluluğunu içinde bulunduğu sisteme devrederek kötülüğün taşıyıcısına dönüşebilmektedir. İslam düşüncesinin kavramlarıyla baktığımızda ise bu süreci gaflet, ülfet ve âdet, kalbin katılaşması ve tezyin üzerinden takip etmek mümkündür. İnsan önce kötülük karşısındaki farkındalığını kaybeder, sonra tekrar nedeniyle ona alışır, ardından sessizleşir ve nihayet yaptığı veya şahit olduğu kötülüğü gerekçelendiren bir dil üretmeye başlar. Sürecin sonunda münker artık yadırganmamaya başlar; başka bir ifadeyle münker maruflaşır. Burada elbette münker ahlâkî anlamda marufa dönüşmemektedir. Değişen kötülüğün niteliği değil, insanın ve toplumun kötülükle kurduğu ilişkidir.
Ancak bu açıklama bizi başka bir soruya götürüyor: Bir toplumda münkerin maruflaşması nasıl gerçekleşmektedir? Daha da önemlisi, böyle bir toplumsal durum ortaya çıktıktan sonra değişim nasıl mümkün olacaktır? Bu noktada çağdaş İslam düşüncesinin önemli isimlerinden Cevdet Said’in Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları adlı eserinde geliştirdiği yaklaşım, meseleyi farklı bir düzleme taşıma imkânı sunmaktadır (İnsan Yayınları). Said’in kitabının merkezinde Ra‘d Suresi’nin 11. ayetindeki temel ilke bulunmaktadır: “Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” Said bu ayeti değişimin bir yasası olarak ele almakta ve insanın ve toplumun değişimin edilgen nesneleri değil, bizzat özneleri olduğunu vurgulamaktadır. Said’e göre toplumsal durumlar sebepsiz veya yasasız biçimde ortaya çıkmaz; değişim de belirli yasalara bağlı gerçekleşmektedir.
Bir toplum içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak istiyorsa önce kendisini değiştirmelidir. Dolayısıyla değişim dışarıdan beklenmemeli, insanın ve toplumun kendisinden başlamalıdır. Cevdet Said’in yaklaşımının merkezinde de toplumsal değişimin gerçekleşmesinde toplumun sorumluluğunun bulunduğu düşüncesi yer almaktadır. Dolayısıyla, ‘sünnetullah’ bağlamında toplumsal değişmenin belirli bir yasaya tabi olduğu ve değişimin faili olma bakımından önceliğin topluma ait olduğuna işaret edilmektedir. Ancak, toplumlar yalnızca iyi yönde değişmezler; kötü yönde de değişebilirler. Dolayısıyla bir toplumun kendisinde olanın değişmesi her zaman ahlâkî bir yükseliş anlamına gelmeyebilir. Bazen toplumun ‘kendisinde olan’ bozulur ve dışarıdaki bozulmanın zemini tam da burada oluşur. Kısacası, değişim hayırdan şerre veya şerden hayra doğru gerçekleşebilmektedir.
Cevdet Said’in geliştirdiği değişim yaklaşımını, daha önce çerçevesini oluşturmaya çalıştığımız ‘münkerin maruflaşması’ ile birlikte okumak vakıayı daha derinlemesine anlamak için önemli bir imkân sunmaktadır. Bir toplumun kendisinde olan nedir? Elbette bu son derece geniş bir ifadedir ve tek bir ahlâkî unsura indirgenemez. Fakat toplumun değerleri, düşünme biçimleri, doğru ve yanlış hakkındaki kabulleri, olaylar karşısındaki tavırları ve davranış kalıpları da bu iç dünyanın parçaları olarak düşünülebilir. Dolayısıyla toplumun münker karşısındaki duyarlılığının değişmesi de toplumsal değişmenin önemli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan bakıldığında kötülüğün sıradanlaşması yalnızca dış dünyada daha fazla kötülük yapılması anlamına gelmemektedir. Çok daha derinde gerçekleşen başka bir değişim vardır. Toplumun kötülüğü algılama biçimi değişmektedir. Dün insanları rahatsız eden bir davranış bugün daha az rahatsız etmeye, yarın ise gündelik hayatın olağan bir unsuru olarak kabul edilmeye başlayabilir. Kötülüğün kendisi aynı kaldığı hâlde toplumun kötülük karşısındaki ahlâkî tepki eşiği yükselmektedir. Bir süre sonra insanlar artık ‘Bu nasıl yapılabilir?’diye sormak yerine ‘Bunlar zaten oluyor’ demeye başlar. İşte bu küçük dil değişimi bile aslında çok büyük bir toplumsal değişmenin işaretidir. Bu durumda münkerin maruflaşmasını ‘kendilerinde olanın değişmesi’nin olumsuz yöndeki biçimlerinden biri olarak düşünmek mümkün hâle gelmektedir. Çünkü değişen yalnızca davranış değildir. Davranışa anlam veren ölçü değişmektedir. Münker hâlâ münkerdir, fakat toplumun onu münker olarak algılama kapasitesi zayıflamaktadır. Daha önce ahlâkî sınırın ötesinde görülen bir davranış zamanla sınırın içine alınmaktadır.
Burada belki de toplumsal bozulmayla ilgili önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Çünkü bir toplumda kötülüğün bulunmasıyla kötülüğün normalleşmesi aynı şey değildir. Hiçbir toplum kötülükten tamamen arınmış değildir. İnsanların suç işlemesi, haksızlık yapması, yalan söylemesi veya başkalarına zarar vermesi toplumsal hayatın her döneminde görülebilir. Fakat toplum bütün bunları hâlâ yanlış olarak görüyorsa ahlâkî ölçü varlığını koruyor demektir. Daha büyük kırılma, kötülüğün varlığından ziyade kötülüğü tanımlayan ölçünün değişmeye başlamasıdır. Toplum kötülüğü üretmeye devam ederken aynı zamanda onu meşrulaştırmaya, olağanlaştırmaya veya görünmez kılmaya başlıyorsa artık farklı bir aşamaya geçilmiştir. Bu nedenle toplumsal bozulmanın en kritik göstergelerinden biri kötülüğün miktarından önce kötülüğe verilen tepkinin niteliğidir. Toplum hâlâ utanıyor mu? Hâlâ şaşırıyor mu? Hâlâ itiraz ediyor mu? Hâlâ bazı davranışlar karşısında ‘Bu yanlıştır’ diyebiliyor mu? Yoksa kötülük karşısındaki ilk tepki giderek yerini sessizliğe, sessizlik alışmaya, alışma da gerekçelendirmeye mi bırakıyor?
İnsan önce kötülüğün anlamıyla arasındaki ahlâkî bağı kaybetmekte; ardından sürekli karşılaştığı kötülüğe alışmakta; daha sonra ise kötülüğe karşı tepki vermemeye başlamaktadır. Fakat süreç burada bitmez. İnsan sürekli kötü olduğuna inandığı bir davranışla birlikte yaşamakta zorlandığı için sonunda onu gerekçelendirecek bir dil üretmeye başlar. Sürecin bu aşamasında yanlış artık zorunluluk, güvenlik, çıkar, düzen, gelenek veya başka bir amaç üzerinden açıklanmaya başlanır. Böylece dışarıdaki kötülükle içerideki ahlâkî ölçü arasındaki gerilim ortadan kaldırılmış olur ve kötü yönde büyük bir toplumsal değişim gerçekleşmiş olur. Bir toplumun kendi içindeki ahlâkî ölçünün yavaş yavaş değişmesi son derece önemli bir toplumsal değişmedir. Hatta toplumda gözle görülür değişimler ortaya çıkmadan önce bu görünmeyen değişimin gerçekleştiği söylenebilir.
Said’in eserinde de insan ve toplum kendi tarihini yapabilecek imkânın kaynağı olarak ele alınmaktadır; dolayısıyla toplumsal değişimin gerçekleşmesi toplumun kendi rolünü üstlenmesini gerektirmektedir. Bunun başlangıç noktası ise insan ve toplumda neyin değiştiğinin kavranmasından geçmektedir. Bir toplumda münker maruflaşmaya başlamışsa tek başına dışarıdaki münkerlerle mücadele etmek yeterli olmayacaktır. Çünkü kötülüğün toplumsal olarak yeniden üretilmesini sağlayan zihinsel ve ahlâkî zemin varlığını sürdürmektedir. Bir kötülük ortadan kaldırıldığında aynı zihinsel zemin başka bir kötülüğü devreye sokup normalleştirebilecektir. O hâlde toplumsal iyileşme yalnızca sonuçlarla değil, sonuçları üreten iç ölçüyle de ilgilenmek zorundadır.
İşte bu noktada önceki tartışmamızda da merkezi bir role sahip emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker ilkesi daha güçlü bir anlam kazanmaktadır. Peygamberimizin münker görüldüğünde imkâna göre el, dil veya kalple karşı konulmasını isteyen hadisini daha önce kötülüğün sıradanlaşmasını engelleyen bir ahlâkî direnç mekanizması olarak değerlendirmiştik. Özellikle ‘kalben buğzetme’yi, insanın dış dünyadaki kötülüğü değiştiremediği durumda dahi kendi iç dünyasındaki ölçünün değişmesine izin vermemesi olarak yorumlamıştık. İnsan kötülüğü ortadan kaldıramasa bile onu hâlâ kötülük olarak görebiliyorsa münker henüz onun dünyasında maruflaşmamıştır. Dolayısıyla, kalben buğzetmek yalnızca bireysel bir ahlâkî tavır değil, toplumun ‘kendinde olan’ın bozulmasına karşı en son savunma hattı olarak da okunabilir. El ile değiştirmek kötülüğün fiilî dünyasına, dil ile karşı çıkmak toplumsal söylem alanına müdahale ederken, kalp ile reddetmek insanın kendi içindeki ölçüyü korumaktadır. Dışarıdaki dünya değişmese bile insanın içerideki maruf-münker ayrımı korunmaktadır.
Böylece emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker yalnızca kötülüğe müdahale yükümlülüğü olmaktan çıkarak toplumsal değişmenin ahlâkî mekanizmalarından biri hâline gelmektedir. Çünkü toplumun ‘kendinde olanı’ soyut bir şey değildir; insanların kanaatleri, değerleri, davranışları, birbirlerine verdikleri tepkiler ve oluşturdukları ortak ahlâkî dil üzerinden sürekli yeniden üretilmektedir. Bir insanın münker karşısındaki tavrı tek başına küçük görünebilir. Fakat binlerce veya milyonlarca insanın aynı duyarlılığı koruması toplumsal normu oluşturur. Aynı şekilde milyonlarca insanın “Beni ilgilendirmez” demesi de yeni bir toplumsal norm üretir.
İslam ahlâk düşüncesi Arendt’in kötülüğün nasıl sıradanlaştığını gaflet, ülfet, tezyin, maruf ve münker kavramları ile daha geniş bir ahlâkî süreç içerisinde açıklamamıza imkân vermektedir. Münkerin maruflaşması ile asıl tehlike olarak bir toplumun kötülüğü artık kötülük olarak algılamamasına dikkat çekilmektedir. Cevdet Said’in geliştirdiği değişim düşüncesi ise bu noktada belki de en zor soruyu eklemektedir: Eğer sorun toplumun ‘kendinde olan’a kadar ulaşmışsa değişim nereden başlayacaktır? Cevap yeniden toplumun kendisine dönmektedir. Çünkü münkerin maruflaşması toplumun ‘kendinde olan’ın değişmesiyse bunun tersine çevrilmesi de aynı alanda başlayacaktır. Bir toplumun asıl dönüşümü yalnızca dış dünyasının değişmesi değildir. Daha derin dönüşüm, marufu maruf ve münkeri münker olarak görmesini sağlayan ölçünün değişmesidir. Bu ölçü bozulduğunda münker maruflaşır; yeniden kurulduğunda ise toplumsal değişmenin ahlâkî zemini oluşmaya başlar. Toplum önce kaybettiği ahlâkî ayrımları yeniden kurmak zorundadır. Münker yeniden münker olarak görülmeli, maruf yeniden maruf olarak tanınmalıdır. Bu nedenle toplumsal iyileşmenin başlangıç noktası olarak neyin yadırgandığı, neye itiraz edildiği, ne karşısında utanıldığı ve neyin artık normal kabul edildiği gözden geçirilmelidir. İnsanların ve toplumun ‘kendinde olan’ değiştiğinde toplumsal durumun değişmesinin zemini oluşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ‘kalben buğzetme’ basit veya pasif bir geri çekiliş değildir. Kötülüğün her tarafı kuşattığı bir ortamda dahi insanın kendi içindeki ölçünün değiştirilmesine izin vermemesidir. Belki de toplumsal değişmenin en küçük fakat en vazgeçilmez başlangıç noktası da budur. İnsan değiştiremediği münkeri en azından maruflaştırmamakla işe başlar.