Bu yazımı üç gün önce geldiğim Katar'ın Doha şehrinden yazıyorum...
Öncelikle dikkatimi çeken bir kaç noktayı sizinle paylaşacağım…
Katar'ın devlet olarak yapılanması çok eskilere dayanmadığı gibi fiziksel yapılanması da hâlâ devam ediyor… Çok büyük tezatların yer aldığı bir ülke… Nüfusu 2 milyon olan Katar'ın yerli nüfusu 800 bin civarı…
Caddeleri geniş, sakin ve temiz bir şehir Doha… Küçük bir New York havası inşa edilmeye çalışılmış… Bazı bölgelere de özellikle eski havası verilmiş; böylece köklü bir tarihe sahip olduklarını hissettiklerini zannediyorum…
Rastladığım görüntüler malum… Lüks bir hayatın gereği olan her şey burada bol miktarda mevcut… Hizmet sektöründe çalışanların çeşitliliği bana şaşkınlık verdi… Dünyanın birçok ülkesinden gelen, kapitalist sistemin oluşturduğu “gönüllü köleler” var… Genellikle ailelerinden ayrılarak gurbete gelen ve tek dertleri iyi bir birikimle ailelerinin yanına geri dönmek olan bu kişilerle uzun uzun konuşma imkanım oldu; ortak söylemleri ise bizim ülkemizi çok sevdikleri ve ülkemize gelmeyi, hattâ ülkemizde çalışmayı çok istedikleriydi…
Sadece burada bulunan gurbetçiler değil, bila istisna konuştuğum herkes bizlere karşı olan derin muhabbetini dile getirdi… Ülkemizde biz bile birbirimizi bu kadar yoğun bir şekilde sevmiyorken açıkçası bu duygu yoğunluğu bana çok ironik geldi...
İnşaallah yarın evime geri döneceğim ve şu aralar iyice yoğunlaşan seçim atmosferini seyre devam edeceğim...
İMAMOĞLU'NU BU HAVUZA KİM İTTİ VE SİYASETTE BİNALİ YILDIRIM TARZI
Bilirsiniz meşhur bir hikayedir…
Sahip olduğu zenginlikle iyice şımarmış olan “dolar milyarderleri”nden biri saray yavrusu lüks evinin bahçesine yaptırdığı dev yüzme havuzunun içine, sırf “atraksiyon” olsun diye bir timsah salmış… Sonra da bununla hava atmak için gösterişli bir “parti” vermiş bahçesinde, havuz başında… Misafirleri bu “atraksiyon”u hayranlık içinde seyrederlerken bolca ikram edilen, su gibi akan alkollü içkilerin tesirinden olsa gerek, genç bir kadın havuzun içine düşüvermiş! Tabii timsah hemen onu yalayıp yutmak üzere, havuzun bir ucundan genç kadına doğru hızla yüzmeye başlamış! Ortalıkta tam bir panik havası! Korku dolu çığlıklar yeri göğü inletiyor! Ama kimsede havuzun içine atlayıp genç kadını kurtaracak cesaret yok! Can tatlı! İşin ucunda pisi pisine timsaha yem olmak var! Tam bu sırada misafirlerden bir adam, misafirlerin şaşkınlık ve dehşet dolu bakışları altında havuza atlamış ve timsahın yanlarına ulaşmasına ramak kala genç kadını kucakladığı gibi havuzun dışına çıkarmış… Tabii kendi de can havliyle son anda havuzdan dışarı fırlamış!
Bu defa zafer çığlıkları yükselmiş misafirlerden… Herkes hemen bu cesur adamın etrafına toplanıp onu tebrik etmeye, cesaretine olan hayranlıklarını dile getirmeye başlamış… Adam sırılsıklam, yaşadığı durumdan dolayı tir tir titreyerek bağırmaya başlamış: “Bırakın be beni tebrik etmeyi! Hangi alçak beni bu havuzun içine itti onu gösterin!”
Ekrem İmamoğlu'nun durumu da bu minvalde...
Gerçi İmamoğlu CeHePe'nin genel başkanına yakışır bir İstanbul belediye başkan adayı amma ve lakin insan şaşırmadan da edemiyor!
Kardeşim, madem “Aday olacam!” diye yola çıktın, insan biraz dersini çalışır, danışmanlarını çalıştırır… Neredeee, beklentimi yüksek tutmuşum! İmamoğlu’nun yaptığı konuşmalarda vaad ettiği projeler, yıllar önce hayata geçirilmiş ve eskimiş bile… Söylediği sözlere Binali Yıldırım'ın cevap vermesine bile fırsat kalmadan sokakta karşılaştığı ve konuştuğu halk veriyor cevabını… Sonuç olarak İmamoğlu'nun yüz ifadesi bana hep yukarıdaki timsah hikayesini anımsatıyor… Binali Bey için kolay bir seçim olacağa benziyor…
Bu arada Binali Bey içinde bir kaç söz söylemeden geçemeyeceğim…
Son 10 yıldır ülkemizin siyasi hayatına bir çok kavramı getirerek ve çıtayı farklı bir boyuta çekerek bazı kasaba kurnazlarının açığa çıkmasına çok özel bir katkısı oldu...
Ekip ve dâvâ arkadaşı olmanın ne demek olduğunun kitabını yazdı desek yerinde olur… Dâvâsı için elinden geldiğince her makamda verdiği yoğun mücadele ve mücadele şekline muhalefet bile söyleyecek söz bulamıyor… Böylece Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, Gül, Davudoğlu ve kendisine ihanet etmiş olan pek çok kişi yüzünden yaşadığı hayal kırıklığını bir nebze dahi olsa hafifletmiş oluyordur muhtemelen…
Sağol Binali Yıldırım..
TRUMP'A OSCAR'LA CEVAP
Bu yıl 91. kez düzenlenen Oscar törenine Roma filmi damgasını vurdu… Filmin içeriği ve başarısından daha çok benim dikkatimi çeken durum ise yönetmeni ve senaristi olan Meksika'lı Alfonso Cuaron ile ilgili...Trump'ın insana kafayı yedirten parlak fikirlerinden biri olan Meksika sınırına örülecek olan duvarın aslında çok da önemli olmadığının ispatıdır… Son yıllarda Oscar'da en iyi yönetmen ödülü alan kişilerin tamamının Meksika'lı olması biraz olsa da gülümsememe neden oldu...
Roma filminin bir başka özelliği ise yapımcılığının bir “dijital platform” olan Netflix tarafından yapılmış olması… Sinema dünyasının oldukça karmaşık olan yapımcı ve sanatçı ikileminin çok farklı boyutlara taşınabilinir olduğunun ayak sesleri duyulmaya çoktan başlandı!
BKM'nin yapımcılığı ile çekilen Organize İşler Sazan Sarmalı filmininde ilk gişe haftasından sonra gösterim haklarının Netflix’e satılmış olmasına laf edenler oturup düşünsünler...Tüm dünyada bir çok alanda dengelerin oldukça sarsıldığı ve hattâ yıkıldığı bu süreçte sinema sektörünün bunun dışında kalması beklenilemez...
Netflix tüm dünyaya dağılmış olan bir organizasyon ve baş edilmesi oldukça güç olan dev bir yapı… Zaman içinde kim kimi dövecek açık bir şekilde göreceğiz… Bu rekabet ortamı inşaallah sinema sektörü emekçilerini olumlu bir şekilde etkiler… Farklı ülkelerde, farklı film ve dizilerin yapımcılığını yapan Netflix’in ne getirip ne götürdüğünü anlamak için bu olaya biraz daha seyirci kalmak gerektiğini düşünüyorum… Hayırlısı demekten başka çare yok...
MISIR'LI GENÇLER İÇİMDE BİR ATEŞ YAKTI
İdam edilen 9 genç ve arkasından ailelerinin konuşmaları, sergiledikleri muhteşem Mümin Müslüman duruşu Allah'ın bizlere tavsiye ettiği gibiydi...
Hele bir gencin annesinin söylediği şu cümle “Ahirette, o gün Allah'ın mahkemesinde, bizler de oturup sizlerin cezalandırmasını izleyeceğiz!”
Allahuekber!
Dünya hayatında Müslüman olmanın bedelini canı ile ödeyen kardeşlerimiz varken, bizler tekrar tekrar kendimizi gözden geçirmeliyiz… Allah'ın sınavları çok farklı ve kişiye özel… Her an bu durumla karşı karşıya kalıyorken bir Müslüman nereye kadar cesaretli olabilir? Kaderimize ve yaşadığımız duruma teslim olmadığımız sürece kendi çağırdığımız sınavlarla boğuşmaya devam ederiz… Bu durumun en acı tarafı ise boşa kürek sallamaktır… Sadece durduğun yerde kalmaz, bir bakmışsın kendini bambaşka noktada hattâ kafirlerle aynı safta bulabilirsin...
Allah asla kuluna zulm etmez, zulm sadece haktan değil batıldan yana tavır koyan ve onlardan beslenen kişilerin kendi nefslerine ettikleri zulmlerdir… Benim basit bir Kur’an Ehli olarak anladığım şu: Biz yaşadıklarımızdan sürekli şikayet ederek işin aslını kaçırıyoruz… Nisa suresinin 73. ayeti bize başımıza gelen kötülüklerden kendi eylemlerimize bakmamızı bildirirken Rabbim, biz faturayı sürekli başkalarına çıkararak kolay kaçış yolunu seçiyoruz… Maide suresinin 54. ayetinde bildirilen mümin kardeşlerimize karşı hoşgörüyü ve dayanışmayı göstermezsek bir de bakmışız ki, kafirlerin saflarındayız!
Allah Rasulü (ASVS) özellikle haram işlenen yerlerde olmamamızı tavsiye ederken bu ilkeyi bize hatırlatıyor… Bir süre sonra o haramlar normalleşiyor ve korkunç bir durumda olduğunu fark edemeyecek kadar kör bir noktaya gelebiliyorsun… Aman çok çok dikkat! Kimsenin kimseye faydası olmayan o hesap günü çok yakınken takvalı olma mücadelesi her çabanın önünde olmalı...