Bu sabah 05.40’ta Maltepe Cevizli’de, 1987’de yapılmış zemin artı altı katlı bir binanın alt üç katı çöktü. Deprem yoktu, fırtına yoktu, sel yoktu. Yer de gök de sakindi. Bina kendi ağırlığının altında yere oturdu. İki kişi hayatını kaybetti, akşam saatlerinde enkazda hâlâ üç kişi aranıyordu. Belediye başkanı, iskânda beş kat görünen binanın üstüne iki kat kaçak çıkıldığını söyledi. Zemin kattaki tekstil atölyesinde çalışan bir kadının, duvardaki çatlakları telefonuyla çekip “gün geçtikçe büyüyor” dediği görüntüler ortaya çıktı. Atölye sahibi ise “kolon kesmedim” diyor. Gerisini soruşturma gösterecek.
Haberleri izlerken son yıllarda üzerinde çalıştığım Osmanlı defterlerini yeniden açtım ve kendime tek bir soru sordum: Bu bina dört yüz yıl önce İstanbul’da olsaydı, devlet onun yıkılmasını bekler miydi?
Komşunun duvarı da devletin işiydi
İlk şaşırtıcı cevap şu: Osmanlı İstanbul’unda bir evin komşusuna zarar vermesi mahkemelik bir işti, hem de sıradan, gündelik bir iş. İstanbul kadı sicillerinin konu başlıklarını taradığımda Üsküdar mahkemesinin 531 numaralı defterinde benzer kayıtların art arda geldiğini gördüm: Bir binanın komşu eve verdiği zararın önlenmesi, bir evin yanındaki eve verdiği zararın giderilmesi, iki komşunun ortak duvarı yıkıp “birbirlerine zarar vermeyecek şekilde” yeniden yapmak için anlaşması. Bab mahkemesinde ise bir evin önüne çakılan tahta perdenin komşunun damlalığına zarar verdiği tespit edilmiş ve mahkeme perdenin tam “on iki parmaklık” kısmının kesilmesine hükmetmiş. Parmak hesabıyla!
Aynı Üsküdar defterinde, yıkılan bir buğday ambarının altında kalarak ölen Asvador ile Ohan’ın ölüm sebebinin mahkemece tespit edildiğini de okuyoruz. Çöken yapı, kaza diye geçiştirilmiyor, adli bir olay olarak kayda giriyordu. Bu hukukun omurgasında, sonradan Mecelle’ye de “Zarar izale olunur” diye geçen kısa bir kaide yatar: Zarar beklenmez, giderilir. Mecelle yıkılmaya yüz tutmuş duvar için de açıktır: Sahibi uyarılır, uyarıdan sonra duvar düşüp birine zarar verirse bedelini o öder. Yani sorumluluk çatlak görüldüğü an başlar, çöküş anında değil.
Zemin kattaki dükkân ve mahallenin sözü
Maltepe’deki binanın zemin katında bir tekstil atölyesi vardı. Üsküdar sicilinde buna şaşırtıcı biçimde benzeyen bir kayıt duruyor: Kadayıfçı Ali ile karısı, komşularının şikâyeti üzerine evlerinin altında kadayıfçı dükkânı açmaktan vazgeçmiş. Bir konutun alt katını işyerine çevirmek, mahallenin sesine kapalı bir mülk keyfi değildi. Beşiktaş mahkemesinin 1650’lerden kalan defterinde ise ahalinin şikâyeti üzerine bir binada keşif yapıldığı, sahibinin yoldan yer kapmadığının yerinde anlaşıldığı yazılı. Şikâyet, keşif, hüküm. Bugünkü dille: ihbar, yerinde inceleme, idari karar.
Peki bugün bir apartman sakini, alt kattaki işyerinin kolonlara dokunduğundan kuşkulanırsa kime gider? Kaç günde kim gelir, gelen kişi neye bakar? Çatlak videosunu çeken o kadının sorusunun muhatabı kimdi?
Kâtip “harap” diye yazınca
Defterlerde en sık tekrarlanan sözcüklerden biri “harap”tır: harap mescit, harap mektep, harap menzil, harap han. Dikkat çekici olan, harap binanın kaderine bırakılmamasıdır. Üsküdar sicilinde harap bir mescidin tamiri istenirken aynı kararda vakfın hesaplarının da görülmesi isteniyor; yani “neden harap oldu, para nereye gitti?” sorusu onarımla birlikte soruluyor. 91 numaralı Mühimme Defteri’nde (1646–1647) Divan, Selanik’te yanmış durumdaki Mevlevîhane ile Başgelembe’deki bir han ve tabhane için “rakabe” usulünü emrediyor: Vakfın geliri önce binaya harcanacak, görevlilerin parası sonra gelecek. Önce taşıyıcı sistem, sonra maaş bordrosu. Bunu bugün bir site yönetimine anlatmayı deneyin.
Parası olmayana ne olurdu?
Asıl çetin soru burada. Çürük binada oturanların çoğu, onu yenileyecek parası olmayanlardır. Sicillerin cevabı ezber bozucu: Harap vakıf evler “tamir edilmek şartıyla” kiraya veriliyor, kiracı binayı ayağa kaldırıyor, yaptığı masraf mahkemece keşfedilip hesabına yazılıyor. Beşiktaş ve Bab sicillerinde bu kalıp defalarca geçiyor. Mülkün sahibi ile onu onaracak kişi ayrı olabiliyor, kadı da bu ortaklığın hakemliğini yapıyor. Bugünkü kentsel dönüşüm tartışmalarında aradığımız da tam olarak bu: Yoksul malikin evini elinden almadan, onu çürük binada ölüme de terk etmeyen bir yol.
1509’daki büyük İstanbul depreminden sonra ise afet yönetimi tarihçelerinde aktarıldığına göre evleri yıkılanlara yeniden yapmaları için para verildi, deniz kenarındaki dolgu zeminlere yapı yasağı getirildi ve ahşap karkas evler teşvik edildi. Yardım ile yasak aynı kararda. Bağış ile kural yan yana.
Padişah gelmez, yangın sönmez
Osmanlı İstanbul’unda büyük bir yangın bir saati aşarsa padişahın yangın yerine gitmesi kuraldı. Büyük yangınların ardından sadrazamlar görevden alınır, yeniçeri ağaları sürgüne gönderilirdi. Halk bunu “Padişah gelmez, yangın sönmez” diye özetlemiş. Afetin bir siyasi bedeli vardı ve bu bedel en üstten başlıyordu.
Bugün de vali ve bakanlar sahadaydı, arama kurtarma ekipleri canla başla çalıştı. Ama açıkça söylemek gerekiyor: Afet yönetimi, enkazın başına kaç ekip gönderildiğiyle değil, o binanın çökmeden önce kaç kez denetlendiğiyle ölçülür. Enkaz başındaki kahramanlık, sistemin başarısızlığının en pahalı telafisidir.
Deprem bekleyen kent, depremsiz çöken bina
Ezber şu: “İstanbul büyük depremi bekliyor.” Doğru. Ama Maltepe bize daha rahatsız edici bir şey söyledi: Bazı binalarımız depremi beklemiyor. Kaçak kat, kesilen kolon, zemindeki rutubet, tadilat adı altında boşaltılan taşıyıcı duvar… Bunların toplamı bir binayı deprem olmadan da yıkabiliyor. Depremsiz çöken bir bina, depremde neler olacağının provasıdır. Kaçak katın belediye arşivindeki tutanaklarda yıllardır durması da ayrı bir ders. Osmanlı kâtibi bir emri yeniden yazdığında kenara “tecdîd” notu düşerdi: Sorun biliniyor, ilk emir yetmemiş. Bizim arşivlerimizde de kaçak biliniyordu. Bilinmesi yetmedi.
Divan bugün toplansaydı
Defterlerdeki kalıplara bakarak Divan’ın İstanbul kadısına yazacağı emri kurmayı denedim. Baştan söyleyeyim: Aşağıdaki metin hiçbir defterde yok, gerçek kayıtların mantığına bakarak ben yazdım.
“İstanbul kadısına hüküm ki: Mektup gönderip Cevizli’de bir binanın kendi kendine çöküp iki kimesnenin helâk olduğunu bildirmişsin. Buyurdum ki: Vusûl buldukda ehl-i vukûf mühendislerle varup bu binanın emsali olan, üstüne kat çıkılmış, altında dükkân ve atölye bulunan binaları defter eyleyesin. Çatlağı haber veren kimesnenin sözü dinlenip kayda geçsin; kolona dokunan ve kaçak kat çıkandan hesap sorulsun. Yıkılması lazım gelen bina sahibine ihtar olunsun; fukara olup tamire gücü yetmeyenlerin evleri, hakları zayi olmaksızın onarılmak üzere bir yola konsun; ihtiyara, hastaya ve yetime gadrolunmasın. Bu hükmü kış gelmeden icra edüp ne işlendiğini arz eyleyesin.”
Bu hükümde uydurma tek bir ilke yok: Komşuya verilen zararın giderilmesi, ahalinin şikâyetiyle keşif, harap binanın tamir şartıyla kiralanması, önce binayı onaran rakabe, hassas grupların gözetilmesi. Hepsini defterlerde gördük. Divan bunları her zaman uygulayamadı, İstanbul defalarca yandı ve yıkıldı. Ama ilkeyi kâğıda dökmeyi bildi.
Dört yüz yıl önce bir kadı, tahta bir perdenin on iki parmağını kestirmek için bir mahalleyi dinliyordu. Bugün biz, iki katı kaçak bir binanın çöküşünü güvenlik kamerasından izliyoruz. Asıl soru şu: Bir sonraki çatlak videosunu kim izleyecek, izledikten sonra ne yapacak?