İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya açılan sularında, küçük bir ada üzerinde yükselen Kız Kulesi… Yüzyıllardır hem şehrin simgesi hem de sayısız efsanenin merkezinde duran bu yapı, yalnızca mimarisiyle değil, taşıdığı anlamlarla da dikkat çeker. Doğu Roma’dan Osmanlı’ya, deniz fenerlerinden prenses hikâyelerine kadar uzanan anlatıların ötesinde, daha derin ve daha tartışmalı bir soru zaman zaman gündeme gelir: Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ile Hızır’ın buluştuğu “iki denizin birleştiği yer” acaba İstanbul Boğazı olabilir mi? Bu soru kesin bir tarihsel bilgiye dayanmaz lakin Kur’an, bu yerin coğrafi konumunu da açıkça belirtmez. Ancak Boğaz’ın Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birbirine bağlayan eşsiz yapısı, bu tür yorumların neden ortaya çıktığını anlamayı kolaylaştırır. Asya ile Avrupa’yı ayıran bu su yolu, tarih boyunca “iki dünyanın geçiş noktası” olarak görülmüş, bu özelliğiyle de birçok sembolik yoruma zemin hazırlamıştır.
“İKİ DENİZİN BULUŞTUĞU YER”İN ANLAMI
Kehf Suresi’nde Hz. Musa’nın “iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar durmayacağı” ifadesiyle başlayan kıssa, İslam düşüncesinde derin bir anlam taşır. Hz. Musa’nın yanında bulunan genç yardımcısıyla birlikte çıktığı yolculuk, onları beklenmedik bir karşılaşmaya götürür. Bu karşılaşma, Hızır a.s ile görüşmeye giden yoldur. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Kur’an, bu buluşmanın nerede gerçekleştiğini söylemez. Klasik tefsirlerde Akdeniz-Kızıldeniz hattından Nil deltalarına kadar farklı coğrafyalar önerilmiştir. Fakat İstanbul hususu derin çıkarımlardan ve bazı önemli hususlardan dolayı yakın bir ihtimal olma özelliği taşımaktadır.
İstanbul Boğazı, iki büyük su kütlesini birbirine bağlayan nadir doğal geçitlerden biridir. Karadeniz’in güçlü akıntıları ile Marmara’nın daha sakin yapısı burada karşılaşır. Bu fiziksel özellik, şehre tarih boyunca “eşik” ve “geçiş” kimliği kazandırmıştır. Bu nedenle bazı yerel anlatılarda “Mecmaü’l-Bahreyn” yani iki denizin birleştiği yerin İstanbul olabileceği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Özellikle Beykoz’daki Yûşâ Tepesi ile ilgili hususlar, bu yorumları daha da güçlendirmiştir. Anlatıya göre Hz. Musa ve yardımcısı Hz. Yûşâ, bu bölgeye kadar gelmiş ve Hızır a.s ile karşılaşmıştır. Kız Kulesi’nin bu rivayetlerde özel bir yere sahip olmasının nedeni, konumudur. Boğaz’ın Marmara’ya açıldığı noktada, denizin ortasında tek başına duran bu yapı, doğal olarak “eşik” ve “geçiş” sembolüyle ilişkilendirilmiştir. Ezoterik yorumlarda kule, iki kıta arasındaki sınırda duran bir “mühür” gibi görülür. Karaya tam bağlı olmaması ve suyun ortasında yer alması, ona önemli bazı anlamlar yüklemiştir.
İstanbul’daki bu anlatıların en dikkat çekici halkalarından biri Yûşâ Tepesi’dir. Hz. Musa’nın yardımcısı olarak kabul edilen Yûşâ b. Nûn’a atfedilen bu makam, Boğaz’a hâkim bir noktada yer alır. Bazı yerel anlatılarda Hz. Musa ile Yûşâ’nın “iki denizin birleştiği yer” arayışı sırasında İstanbul’a geldikleri ve Hızır a.s ile burada karşılaştıkları ifade edilir. Kıssanın tasavvufi yorumlarında “iki deniz” yalnızca fiziksel sular olarak değil, bilgi katmanları olarak da değerlendirilir. Bu yaklaşımda Hz. Musa zahirî bilgiyi, Hızır a.s ise bâtınî bilgiyi temsil eder. Böylece kıssa, coğrafi bir olaydan çok insanın bilgi sınırlarını anlatan bir sembole de dönüşebiliyor. İstanbul’un da Asya ile Avrupa’yı, Doğu ile Batı’yı, farklı kültür ve medeniyetleri birleştiren yapısı bu sembolik okumayı güçlendirir. Şehir, adeta farklı “denizlerin” buluştuğu bir merkez gibi algılanır. Kıssada önemli bir işaret olan balık, iki denizin birleştiği noktayı gösterir. Bu olay, yolculuğun yönünü belirleyen sembolik bir işarettir. Tasavvufi yorumlarda balık, gizli bilginin ve derin anlamların simgesi olarak kabul edilir. Boğaz’ın hidrolojik yapısı da farklı su kütlelerinin karşılaştığı karmaşık bir sistemdir.
Evet sevgili dostlar, bütün bu anlatılar bir araya getirildiğinde ortaya kesin bir tarih değil, güçlü bir semboller ağı çıkar. İstanbul Boğazı, iki denizi birleştiren coğrafi yapısıyla; Yûşâ Tepesi, rivayet zincirleriyle; Kız Kulesi ise eşik ve geçiş sembolüyle bu konunun merkezine yerleşir. Belki de asıl mesele, bu yerlerin gerçekten kıssanın geçtiği yer olup olmadığı değildir. Asıl mesele, insanın “iki deniz” metaforunda kendi bilgi sınırlarını, arayışını ve anlam yolculuğunu görmesidir. Kız Kulesi bu açıdan bir cevap değil, bir sorudur. Boğaz ise yalnızca su değil, anlamların birbirine karıştığı bir geçittir. Ve belki de en sonunda sorulması gereken soru şudur: ‘’İki denizin birleştiği yer gerçekten İstanbul mu, yoksa insanın kendi içinde açılan bir anlam kapısı mı?’’