Her kötünün içinde iyilik vardır, iyinin içinde de kötülük…

Fantastik-gerilim türündeki eserleri ‘Ataerkil’, ‘Cennet Ayracı’ ve ‘Çark’ ile geniş bir okur kitlesine ulaşan Mehmet Mollaosmanoğlu, son kitabı ‘Domuz Kasabı’nda gerilim ve aksiyon yüklü destansı bir macerayı okuyucuya aktarıyor.

Şerife Yılmaz / mail:serifeyilmaz71@gmail.com

“Çıkışsız dar bir vadide yaşayan ilkel bir grup insan ormandaki dev yaban domuzlarıyla da mücadele ederek hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Kurganlık Vadisi olarak adlandırılan bu yerdeki yaşam, sorgulanmayan ve itiraz edilmeyen katı bir kurala sahiptir. Vadiye senede bir kere dış dünyadan birisi gelmektedir (getirilmekte) ve gelen ‘Takasçı’ vadi halkından birisini seçip ölüme göndererek onun yerine geçmektedir. Son takasçı Alanya’da yerleşik, yabancılara domuz eti satan kasap İlimdar Can Çekirdek olur. Kahpece tuzağa düşürülmüş ve gözlerini bu netametli vadide açmıştır. İlimdar, Kurganlık Vadisi’nde bulunduğu süre zarfında kurallara uymaktan başka seçeneği olmadığını anlar. Hepsinin tuhaf olduğunu düşündüğü vadi halkını tanımaya ve hangisini seçeceğine karar vermeye çalışırken, neden burada olduğunu ve kurtulmanın mümkün olup olmadığı arayışından vazgeçmez. Bir yandan geçmişini ve mesleğini sorgulamayı sürdürür. Bir süre sonra vahşi yaban domuzlarıyla dolu ormanın öbür tarafına geçebildiği takdirde kurtulabileceği umuduna kapılır ama seçim günü gelip çatmıştır ve kurtuluşu yoktur. Aslında kurtuluşu tamamen seçimiyle alakalıdır ve şeytanın dahi aklına gelmeyecek bir akıl oyunu oynaması gerekmektedir.”

Kurganlık Vadisi denilen bu küçücük kolonideki bir düzine insan İpar’ın Ruhu adını verdikleri, ortaya çıktığında fırtınalar ve şimşeklerle vadinin üzerine bir kabus gibi çöken, üstelik her sene vadiden birisini ‘kefaret’ olarak alıp giden ve yerine dış dünyadan birisini getiren soyut bir kavramın etkisi altındalar. Açgözlü ve kurnaz bir esnaf olan İlimdar, dış dünyadaki inanç ve kabullerle buradakinin arasında çok fark olmadığını anladığında bilmeceyi çözüyor. Çoğu zaman gerçeğe ulaşmak için kabullerden sıyrılmak gerekir, Domuz Kasabı romanının baş kahramanı İlimdar’ın yaptığı gibi…

Mehmet Mollaosmanoğlu, ‘Domuz Kasabı’nda, ilk satırlardan itibaren okuyucuyu saran merak duygusunu dozunda kullanılan mizah unsurları ve kinayeli bir anlatımla dengeliyor.

Yazar, daha önceki kitaplarında olduğu gibi Domuz Kasabı’nda da benzetmeler yoluyla hikayenin anlatımını zenginleştiriyor. İlimdar’ın Kurganlık Vadisi’ndeki esirlerden birisi olan Afet için yaptığı ‘kendini Süreyya zanneden karpuz güzeli’ benzetmesi gibi kitapta okuyucuyu gülümseten daha pek çok benzetme ile gerilim ve aksiyon havası da zaman zaman yumuşuyor. Yazar, kitapta insan hayatındaki ön kabullerin, çevresel ve sosyal faktörlerin inancımızı ne kadar kolay etkileyebileceğini, hatta değiştirebileceğini arka planda ince ince işlerken, yer yer günümüz olaylarına sivri dilli ve sözünü sakınmayan İlimdar aracılığıyla eleştirel göndermeler de yapmayı ihmal etmiyor.

Sanki bir filmi izliyor gibi hissedebilirsiniz

Mehmet Mollaosmanoğlu, ‘Domuz Kasabı’nda kahramanı İlimdar’ı, eşi Peryal’i, kayınpederini, Che Guevara hastası kayınvalidesini, çırağı Hüsnü’yü, olayların geçtiği Kurganlık Vadisi’ni ve orada esir tutulanları en küçük ayrıntısına kadar tasvir ediyor. Bunun okuyucudaki tezahürü ise hayli ilginç; kitap okuyorsunuz okumasına ama sanki bir filmi izler gibi hissediyorsunuz. Bu duyguyu besleyen en önemli etken ise ‘Domuz Kasabı’nın temposu yüksek, merak unsurları bir hayli fazla, kahramanları ve kurgusu ise oldukça gerçekçi bir kitap olması. Belli mi olur, bir gün gerçekten bir filme konu olabilir ‘Domuz Kasabı’… Bence kesinlikle olmalı.

Eylül ayında Profil Kitap’tan çıkan ‘Domuz Kasabı’, ilk önce ismiyle okuyucuda belli belirsiz bir gerilim hissi uyandırıyor; sanki birilerini kesip biçen bir karakter karşınıza çıkacakmış gibi… Okumaya başlayınca bu duygudan hemen kurtuluyorsunuz çünkü yazarın kitaba neden bu ismi verdiğini kitabın kahramanı İlimdar’la tanışınca anlıyorsunuz.

Alanya’da sağlıklı ve sıhhi domuz etleri satan bir şarküterinin sahibi olan İlimdar, aynı zamanda bir domuz kasabı… İlimdar’ın seçtiği meslek kişiliği ile ilgili önemli ipuçları veriyor aslında. Müslüman bir ülkede onca meslek arasından domuz eti satmayı seçen İlimdar, tabiri caiz ise mesleğiyle müsemma bir karakter; parayı seven, aç gözlü, hırslı, şark kurnazı, fırsatçı ve uyanık! Ancak bu aç gözlülük ve para hırsı onu boyundan büyük bir belaya sürüklüyor.

Acilen ülkesine dönmek zorunda kalan daimi müşterilerinden Yakutistanlı Asia Kova’nın evini yarı fiyatına satın alan İlimdar, bu karlı alışverişin üstüne evin bodrumunda bulduğu eski bir kağıt parçası ile adeta kendinden geçiyor. Gizemli harflerle yazılmış bu destansı vasiyet İlimdar’ın göz bebeklerinin dolar işareti ile bakmasına neden oluyor. Kazanabileceği paraların hayaliyle ellerini ovuşturan İlimdar, bir an evvel kağıtta yazan hazineyi bulmak için yollara düşüyor.

İnsan zannederek yaşarmış…

Kahramanımız İlimdar, kitabın daha ilk sayfasında hikayeyi özetliyor aslında;

“İnsan zannederek yaşarmış… Eski ve antika bir yazı bulduğumu zannetmiştim, meğer bulduğum kocaman bir belaymış, okudukça satır satır zindanımın taşlarını örmüşüm farkında olmadan… Yazının her satırı, boynuma indikçe anladım başıma geleni, ne var ki iş işten geçmiş, gün günlükten çıkmıştı çoktan. Hikayem böyle başladı işte; benimle zerre alakası olmayan üstelik başlangıçta ne olduğunu dahi anlayamadığım eski, solgun, rengi atmış kağıttaki destansı metinle… Lanetli bir yazının hayatımı nasıl cehenneme çevirdiğini öğreneceksiniz fakat önce kendimi tanıtayım; ben İlimdar Can Çekirdek… Can, sadece nüfus cüzdanımda, çok kişi İlimdar olarak bilir. Bu benim tercihim, öyle tek hecelik isimlerle işim olmaz; sıra dışı olmalı, merak uyandırmalı, beyni zorlamalı. Mesleğim gibi… Mesleğim! Domuz kasabıyım. Hayır, hayır bir yanlışlık yok, bu benim bilerek isteyerek seçtiğim işim. Buz gibi ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorum’ yani. Tanınmış bir üniversitenin ‘Maden Mühendisliği Bölümü’ mezunu olmamla işim arasındaki uçurumun bir nedeni var elbet. Yaşadığım Akdeniz kenti Alanya nüfusunun dörtte birinin gayrimüslim olmasıyla, epey yüksek olan ticari ayqu’mun tepkimesi diyelim, basitçe. Rahatsızlık duyulması gereken bir iş yaptığımı düşünüyorsanız yanılırsınız. Kimsenin cesaret edemediği bir sektörde tek tabanca büyük paralar kazanıyorum ve malûm, para, bir harabeyi kapatan janjanlı bir reklâm panosudur.

Yok, daha neler! Elimde kocaman bir kasap bıçağıyla domuz kesmiyorum… Tuhaf, bu devirde böyle zannedenler de var. Şöyle oluyor; devletin izin verdiği kanallar vasıtasıyla bir soğuk zincir, etleri gerekli yerlere ulaştırıyor, bunlardan birisi de benim kasap dükkânım. Büyük grosmarketler dışında küçük ölçekte bu işi yapan bir tek benim diyebilirim, yani en azından Türkiye’de bir başka domuz kasabı olduğunu hiç duymadım. İşte ben de gelen etleri dükkânımın arkasındaki soğuk depoya kaldırıyorum ve ihtiyaç kadarını satış reyonuna yerleştiriyorum. Evet, bu kadar basit… Büyük marketlerde de aynı şey yapılmıyor mu zaten. Durun bir dakika, içim rahat etmeyecek, kurnaz olabilirim ama dürüst olmama engel bir durum değil bu, keza bir itirafta bulunmam gerekiyor; köylülerin Toroslarda vurduğu yabanî domuzları da satıyorum fakat el altından gizli gizli… Sürekli müşterilerime veriyorum sadece. Onların fiyatı biraz yüksek, çünkü adı üstünde yabanî ve dolayısıyla lezzetli… Gerçi ben köylülerden çok ucuza kapatıyorum fakat risk kârı denen bir kavram var, değil mi? Haliyle en büyük paraları bu yaban domuzlarından kazanıyorum. Vergisiz, sorgusuz, mis… Kaçak domuz eti satıyorum diye belediye zabıtası beni savcılığa şikâyet etmiş ama avukatım bi’şey çıkmaz diyor, para cezasıyla yırtarmışım. Öyle zaten, daha önce de başıma gelmişti.

Kısaca kendimden ve yakın çevremden bahsettikten sonra şimdi konunun özüne gelelim, hayatımı değiştiren o lânetli metine ya da mektuba, her neyse işte…

İnsanın uluslararası bir entrikaya çekilmesi için ajan, dedektif, gizli örgüt elemanı filân olmasına gerek yokmuş. Böyle benim gibi apartman komşularının dahi kim olduğundan haberi olmayan bir adam da ölümcül bir tuzağa kurban gidebildiğine göre hiç yerinizde öyle rahat sakin oturmayın derim.

Hepsi, müşterim olan Asia Kova adlı Yakutistanlı bir kadının başıma belâ ettiği eski bir vasiyet ile başladı…

Bundan sonrasını ben anlatmayacağım çünkü bu felâketten kurtulamayıp ölürsem veya daha iyimser bir bakış açısıyla kafayı sıyırır akıl hastanelerine düşersem, hikâyemi sonlandıracak birisi gerekiyordu.

Ve ben, sonumun ne olacağını merak ederek kalemi yazıcı dostuma bırakıyorum, hikâyemi ondan dinleyeceksiniz…”

Her kötünün içinde iyilik vardır, iyinin içinde de kötülük…

İlk sayfasından son sayfasına kadar sürükleyici bir kurguyla kaleme alınan Domuz Kasabı’nın gerilim yüklü fantastik hikayesi de işte böyle başlıyor. Para hırsının bambaşka bir yola sürüklediği İlimdar, karşılaştığı bu yeni hayatta inancını, hatıralarını, şimdiye kadar burun kıvırdığı değer yargılarını sorgulayarak yaşama tutunuyor. Yola çıkarken bulacağı hazinenin alevi ile tutuşan kahramanımız, Kurganlık Vadisi’nde geçirdiği 1.5 aylık esir hayatı boyunca hayatta kalma mücadelesi verirken, bilinçaltına ittiği müftü babasının öğretileri ile farkında olmadan manevi bir dönüşüm de yaşıyor. Aç gözlü, terbiyesiz, ukala ve ahlaken zayıf karakterli İlimdar hidayete eriyor bir anlamda…

Kurganlık Vadisi’nde yaşadığı ölüm kalım savaşında İlimdar’ın müftü babasının zümrüt taşıyla ilgili anlattığı hikayeyi hatırlaması gidişatı değiştiren hatta dönüm noktası sayılabilecek en önemli anlardan birisi.

“Müftü babasının farklı taşlardan oluna epey geniş bir koleksiyonu vardı ve bunu yaşlanmaya yüz tutmuş pederinin azalan ilgi alanlarını dengeleyecek lüzumsuz hobilerinden birisi olarak değerlendiriyordu o zaman. Bir gün bu fikrini ima ettiğinde babası başka babalar gibi sinirleneceğine şefkat ve sabır ifadesi takınarak, o kadar çeşidin içinden en gösterişlisi olan yemyeşil bir taşı seçip göstermişti:

‘Mana alemini idrak edenlerin vakıf olduğu sırlardan birisi de zümrüt taşıyla ilgilidir evladım; zümrüdü bilmezsin belki, şeytan cennetten kovulurken gözünden düşen bir damla yaştan meydana gelip çoğalmıştır, bu vesileyle kötülüğün içinde gizli kalmış masumiyetin simgesi sayılır. Bu ne demektir bilir misin, bilmezsin tabii, gençsin sadece maddi dünyayla ilgilisin. Yaradan yaşamı tasarlarken bütün diğer negatifler ve pozitifler gibi iyilik ve kötülük kavramlarını da harmanladı ve hayatın içine kattı. Her kötünün içinde iyilik vardır, iyinin içinde de kötülük… Gel gör ki biz beşerler sadece hayatın bir yüzünü, yani çok olanı görmeye meyilliyiz. Halbuki kötü diyerek yaftalayıp attığın bir insan, bir hayvan yahut bir bitkinin iyi tarafını görmezsen hayatın bütününü göremezsin yahut tam tersi, iyi olanın içindeki kötülüğü görmemek de aynısıdır. Maddiyattan maneviyata geçenler görür bilir bu hakikati. Zümrüdün özünü kavrayan hayatın bir sırrını da kavramış olur; aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir ve birlikte bir tek şeyin mucizesini gerçekleştirirler!’"

‘Domuz Kasabı’nın kapak tasarımında buz mavisi, lacivert ve turuncu tercih edilmiş. Fena da olmamış. Hikayeye uygun olarak soğuk ve sıcak renklerin uyumu yakalanmış böylece…

Domuz Kasabı’nı okuduktan sonra romana konu olan bölgeyi görmek isterseniz binin otomobilinize Gündoğmuş’tan öte Giği Dağı’na doğru yükselin, ya da Konya tarafından gelecekseniz Hadim kavşağından Korualan - Dedemli yoluna sapın, Dedemli’yi geçince güneye Eğrigöl’e ilerleyin. Çevredeki yaylaları doyasıya gezin. Belki İpar’ın ruhu size de dokunur…

Orijinal Adı: Domuz Kasabı

Yayın tarihi: Temmuz 2016 (1. Baskı)

Yazar: Mehmet Mollaosmanoğlu

Ebat: 13,5 x 21 cm

Sayfa: 288

Domuz Kasabı romanına konu olan destansı hikaye…

Şimdi biraz uzağa gidelim, Orta Asya’ya… Efendim, 16. Yüzyılda Doğu Türkistan’da Cihangir Han yönetimindeki Türkmen İli, Çin saldırısına uğrar. Çin Orduları Cihangir Han’ı öldürür, karısı Dilşad Hatun’u esir edip götürürler. Dilşad Hatun için Çin Sarayı’nda esaret günleri başlar. Ne var ki Çin Mançu İmparatoru Chien Lung, bu soylu ve güzel Türk kadınına aşık olmuştur. Dilşad başlangıçta imparatora pek yüz vermez. İmparator ise ona İpar Hatun olarak hitap etmeye başlar. İpar ki, Altayların güney ucunda Tanrı Dağı ile Giği dağı arasında bulunan aynı zamanda Dilşad’ın da memleketi olan Türkistan bölgesinde yetişen çok özel bir çiçeğin adıdır.

Türkmen illerine süren Çin akınları aratarak devam edince Dilşad, (Saraydaki adıyla İpar Hatun) kıyımlara engel olma fikriyle Çin İmparatorunun zevcelik teklifine evet der. Böylece Türk illerine Çin akınları durur.

Oğlunun İpar Hatun’a olan zaafının bilen ve bundan rahatsız olan Ana İmparatoriçe, bir gece İpar Hatun’u boğdurarak öldürtür.

İşte o yıllardan sonra Anadolu’ya göç eden Türkmenler, İpar Hatun’un hatırasını yaşatmak için Toros Dağlarındaki iki dağa Giği ve Tanrı adını verir. Türkmen ilinden getirdikleri ipar gülü tohumlarını da bu bölgeye ekerler. Günümüzde gerçekten bu ipar gülleri sadece Gündoğmuş’un kuzeyindeki Giği Dağı eteklerinde Mayıs, Haziran aylarında çiçek açmaktadır.

http://www.umutcalisan.com/'dan faydalanılmıştır.

Kültür Sanat Haberleri