FETÖ'cüler buna da başladı! İslam'da ölüm yıl dönümünü kutlamak yoktur

Nur cemaati içerisinde yıllardır süregelen vefat yıldönümü mevlitleri yeniden tartışmaların odağında. Bir kesim bu toplantıları birleştirici bir hizmet olarak görürken, Molla Muhammed Doğan ve muhalif grup "Mevlit doğumdur, ölüm günü merasimi İslam'da yoktur" diyerek tepki gösterdi. Fazıl Duygun SuperHaber'e yazdı...

Nurcular arasında yıllardır devam eden, zaman zaman alevlenip zaman zaman geri planda kalan önemli tartışmalardan biri, Said Nursi ve Nur cemaatinin önde gelen isimlerinin vefat yıldönümlerinde düzenlenen “mevlit” merasimleri.

Nurcular, 1970’lerden bu yana Said Nursi’nin 23 Mart 1960’taki vefatının yıldönümü vesilesiyle Şanlıurfa, Isparta, Van ve Ankara başta olmak üzere çeşitli şehirlerde mevlit programları düzenliyor.

Ancak meselenin geniş kamuoyunun gündemine taşınması 28 Ekim 1990 tarihinde gerçekleşti.

Yeni Asya grubunun Ankara Kocatepe Camii’nde organize ettiği “Bediüzzaman Mevlidi”, dönemin siyasi atmosferinde büyük tartışmaya yol açtı. Bazı gazeteler etkinliği, “Nurcular Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce başkentte gövde gösterisi yaparak laikliğe meydan okudu” şeklinde haberleştirdi.

Yayınların ardından Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi soruşturma başlattı. Düzenleme kurulunda bulunan 10 kişi, dönemin DGM Savcısı Nusret Demiral’ın talimatıyla gözaltına alındı.

Yeni Asya imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahaddin Aksakal’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında dönemin TCK 163. maddesi kapsamında dava açıldı. Ancak 163. madde 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılınca dava da hukuki dayanağını kaybetti.

Fakat hukuki dosya kapanırken Nurcular arasındaki tartışma kapanmadı.

MEVLİT Mİ, MEMAT MI?

Tartışmanın merkezindeki soru aslında oldukça açık:

Bir kişinin doğumunu anmakla ölüm yıldönümünü her yıl düzenli bir merasim haline getirmek aynı şey midir?

Çünkü “mevlit” kelimesinin lügat anlamı “doğum”dur. Hz. Peygamber’in (asm) doğumuyla ilgili kasideler “mevlidiyye” olarak isimlendirilmiş, halk arasında ise buna kısaca “mevlit” denilmiştir. Hz. Peygamber’in dünyaya teşrifini anmak maksadıyla yapılan merasimler de tarih içerisinde Müslüman toplumlarda yer edinmiştir.

Fakat tartışılan konu bu değildir.

Tartışılan, bir kişinin vefat ettiği günü her yıl belirli bir tarihe bağlayarak insanları toplamak ve bunu dinî bir merasim haline getirmek meselesidir.

Yeni Asya çevresi 2016 yılında da konuyla ilgili görüşlerini kamuoyuna açıkladı. Ahmet Özdemir’in “Buluşmanın Yeni Adı: Bediüzzaman Mevlidleri” başlıklı yazısı bu yaklaşımın örneklerinden biri oldu.

Son dönemde benzer görüşü akademik zeminde dile getiren isimlerden biri Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden Doç. Dr. Recep Aslan oldu. Aslan, Said Nursi adına yapılan mevlit merasimlerini “bid'at” olarak değerlendirmiyor; aksine bunların köklü, birleştirici ve işlevsel toplantılar olduğunu savunuyor.

Yeni Asya’dan Mehmet Erbaş da “Tövbe Edenler” başlıklı yazısında Buhârî’den uzun bir hadis aktararak tartışmaya katıldı. Yazısında itaatsizlikten kaçınılması ve insanların birbirlerinin günahlarını açığa çıkarmaması gerektiğine yönelik mesajlar verdi.

Konu, 24 Mart 2026 Salı günü gerçekleştirilen “Doğudan-Batıdan Aydınlar Bediüzzaman’ı Anlattılar” başlıklı panelde de gündemdeydi. Mevlit programlarıyla eş zamanlı yürütülen bu toplantılarda, katılımcıların yalnızca vefat etmiş bir kişiyi anmadıkları, aynı zamanda kendilerini bir hizmetin ve misyonun parçası olarak gördükleri yaklaşımı öne çıktı.

İtiraz da tam burada başlıyor.

“İSLAM’DA BÖYLE BİR İBADET ŞEKLİ YOK”

Nurcular içerisindeki etkili bir başka kesim ise meseleyi tamamen farklı değerlendiriyor:

“Bir kişinin ölüm yıldönümünü anmak için her yıl toplanmak şeklinde bir ibadet İslam’da yoktur.”

Bu görüşün en güçlü savunucularından biri, Tahşiye davasıyla da kamuoyunun yakından tanıdığı Muşlu Molla Muhammed Doğan.

Doğan’ın itirazı oldukça net:

“Eğer bir kişinin ölümünü anmak diye bir şey İslam’da olsaydı Hz. Peygamber’in (asm) ölüm yıldönümlerinde bir araya gelir, onu anardık. Halbuki O’nu doğum günlerinde neş’e içinde yâd ediyoruz.”

Doğan, İslam tarihindeki uygulamalara dikkat çekerek şöyle devam ediyor:

“İslam tarihinde ne Hulefâ-i Râşidîn, ne büyük imamlar, ne de ecdad; hiçbir zaman ölüm günü için mevlid, merasim veya özel toplantılar tertiplememiştir.”

Burada kelimenin anlamına özellikle dikkat çekiyor:

“Mevlit ‘doğum’ anlamındadır. Peygamberimiz (asm)’in doğumuyla ilgili kasideler ise ‘mevlidiyye’ şeklinde tabir edilir. Halk arasında da buna kısaca ‘mevlit’ denilmektedir.”

Dolayısıyla eleştirinin hedefinde mevlit kasidesinin kendisi değil, ölüm yıldönümünün düzenli bir dinî merasime dönüştürülmesi bulunuyor.

“ÖNCE BEDİÜZZAMAN, SONRA DİĞER AĞABEYLER…”

Muhammed Doğan’ın dikkat çektiği bir başka nokta ise uygulamanın zaman içerisinde genişlemesi.

İtirazını şöyle dile getiriyor:

“Evvela mevlit adı altında, Üstat Bediüzzaman Said Nursi için toplanarak merasimler gerçekleştirilmeye başlandı. Devamında ise Hacı Hulusi Bey için aynı merasim düzenlendi. Şimdi ise Mustafa Sungur başta olmak üzere, Bediüzzaman Said Nursi’nin hizmetinde bulunan diğer kişiler için aynı merasimi yapıyorlar. Dikkat edildiğinde, bu işin sonu gelmiyor ve arkası kesilmiyor.”

Doğan’a göre mesele yalnızca birkaç toplantıyla sınırlı kalmadı.

“Mevlit diye başlandı. Bunun önü alınmayınca, şimdi de ‘Madem mevlit okunabiliyor, o zaman kabir başında Risale-i Nur da okuruz’ noktasına dayandı. Bunu gören diğer cemaatler ise kabir başında zikir çekmeye başladılar.”

Doğan, bu uygulamaların İslam’ın yerleşik geleneğinden uzaklaşmaya ve yeni dinî uygulamaların ortaya çıkmasına kapı açtığını savunuyor.

NURMEND’DEKİ İTİRAZ

Nurmend’de yayımlanan “Ölü İçin Mevlid Okutmak” başlıklı yazıda da benzer bir yaklaşım savunuluyor.

Yazıda, Kitap, Sünnet ve İslam âdetinde ölü için mevlit okutmanın bulunmadığı; insanların belirli ölüm yıldönümlerinde toplanarak merasim düzenlemesinin İslami bir dayanağının olmadığı ileri sürülüyor.

Muhammed Doğan, ölüm yıldönümlerinde ölüleri anma geleneğinin İslam’a değil, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bulunan bazı anma geleneklerine benzediğini savunuyor.

Doğan’ın değerlendirmesi şöyle:

“Yahudilerde vefat sonrası ilk 7 gün yas tutulurken, 30’uncu gün ve her yıl ölüm yıldönümlerinde anma merasimi var. Hıristiyanlarda ise 3, 7 ve 40’ıncı günlerde dua merasimi yapılıyor, vefat yıldönümlerinde de yine özel tören yapılıyor. İslam’da ise ölüm yıldönümlerinde anma toplantısı ya da mevlit düzenleme gibi bir kural yok.”

Ve önemli bir ayrım yapıyor:

“Mevlidin düğün, sünnet gibi sevinçli ortamlarda bir şiir olarak okunması ayrıdır; onu ibadet telakki edip ölüm günlerine taşımak ise tamamen farklı ve hatalı bir yaklaşımdır.”

“HALKI ÖLÜM GÜNÜNDE TOPLAMAK”

Bu görüşü savunanların üzerinde durduğu temel meselelerden biri de şu:

İnsanlar toplandıktan sonra orada ne okunduğu, tartışmanın esas noktası değildir.

Mevlit okunabilir, Kur’an okunabilir, şiir okunabilir veya başka bir dinî program gerçekleştirilebilir.

Eleştirinin yöneldiği nokta, ölüm tarihinin her yıl tekrarlanan özel bir dinî merasim gününe dönüştürülmesidir.

Bu görüşe göre şenlik ve sevinç günleriyle yas günleri birbirinden ayrılmalı; ölüm sebebiyle ortaya çıkan yas belirli günlere, aylara ve yıllara yayılarak sürekli hale getirilmemelidir.

Üstelik eleştiriyi dile getirenlere göre mesele artık sıradan bir gelenek olmaktan çıkmış, dinî bir vecibe veya ibadet görüntüsü kazanmaya başlamıştır.

Tam da bu nedenle konu “bid’at” tartışmasının içerisine girmiştir.

“HİZİPLEŞMEYE DÖNÜŞÜYOR”

İtirazların bir başka boyutu ise cemaat sosyolojisiyle ilgili.

Bu merasimlerin zamanla cemaatlerin kendi kimliklerini ortaya koyduğu büyük buluşmalara dönüştüğü, insanların belirli şahısların etrafında kümelenmesine ve grupların birbirlerinden daha belirgin biçimde ayrılmasına yol açtığı ileri sürülüyor.

Eleştirinin özeti şu:

“Bu tarz merasimler hizipleşmeye sebebiyet vermektedir. Mevlit tertibi üzerinden insanlar hiziplere ayrılmaktadır. Mevlit kamuflesiyle başka başka fitneler ortaya çıkmaktadır.”

Aynı uygulamanın cemaatten cemaate taklit yoluyla yayıldığı da savunuluyor.

Bir cemaat kendi büyüğü adına ölüm yıldönümünde program yapınca, başka bir cemaat de kendi büyüğü adına benzer program düzenliyor.

Böylece başlangıçta Said Nursi adına yapılan merasim, zaman içerisinde Hacı Hulusi Bey’e, Mustafa Sungur’a ve diğer Nurcu “ağabeylere” kadar uzanan bir geleneğe dönüşüyor.

Eleştiriyi yapanlara göre tam da burada şu sorunun sorulması gerekiyor:

Bunun sınırı nerede?

MUSTAFA SUNGUR İÇİN DE MEVLİT

Tartışmayı daha da dikkat çekici hale getiren örneklerden biri Mustafa Sungur adına gerçekleştirilen program oldu.

Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden Hüsnü Bayram’ın da YouTube üzerinden gerçekleştirilen bir mevlit programına katıldığı görüldü. Program Said Nursi’nin talebelerinden Mustafa Sungur adına düzenlenmişti.

Mustafa Sungur’un geçmişte Fethullah Gülen’le olan ilişkileri ve Gülen hakkındaki olumlu değerlendirmeleri de düşünüldüğünde bu program ayrıca tartışıldı.

Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz de mevlit tartışmasına katılan isimlerden biri oldu.

Akgündüz, Hz. Muhammed’in mevlidiyle ilgili deliller sunduktan sonra kendisine yöneltilen:

“Ölünün sene-i devriyesini yapmak uygun mu?”

sorusuna:

“Uygundur.”

cevabını verdi.

Fakat karşı tarafın itirazı yine aynı noktada yoğunlaşıyor:

Hz. Peygamber’in doğumunun anılmasıyla bir kişinin ölüm yıldönümünde her sene insanları toplayıp merasim düzenlemek aynı mesele değildir.

Bir başka ifadeyle tartışmanın özü “mevlit” değil, “memat”, yani ölüm günü meselesidir.

PEYGAMBERİMİZİN VEFAT YILDÖNÜMÜNDE YAPILMAYAN NEDEN BAŞKALARI İÇİN YAPILIYOR?

Muhammed Doğan’ın itirazının en çarpıcı taraflarından biri de bu soru:

Hz. Muhammed’in (asm) vefat yıldönümünde Müslümanların her yıl toplanarak özel bir mevlit merasimi düzenlemediği kabul ediliyorsa, Said Nursi veya başka cemaat büyüklerinin vefat yıldönümlerinin neden düzenli merasimlere dönüştürüldüğü nasıl açıklanacaktır?

Hulefâ-i Râşidîn için böyle bir gelenek var mı?

Dört mezhep imamının ölüm yıldönümleri her yıl merasimlerle mi geçirildi?

İslam tarihinin büyük âlimleri için aynı uygulama yapıldı mı?

Muhaliflerin üzerinde durduğu sorular bunlar.

KABİR ZİYARETİNDEN KABİR BAŞINDA RİSALE OKUMAYA

Muhammed Doğan, konunun yalnızca mevlitle sınırlı kalmadığını da savunuyor.

Hz. Peygamber’in İslam’ın ilk dönemlerinde kabir ziyaretlerini, insanların eski alışkanlıklara ve yanlış inançlara dönme ihtimali nedeniyle yasakladığını; daha sonra belirli ölçüler içerisinde buna izin verdiğini hatırlatıyor.

Buradan hareketle, ölüm ve kabir etrafında ortaya çıkan uygulamaların zaman içerisinde dinin asli hükümleriymiş gibi algılanabileceği uyarısında bulunuyor.

Ona göre süreç şöyle ilerledi:

Önce vefat yıldönümünde mevlit…

Ardından kabir başında Risale-i Nur okumaları…

Sonrasında başka cemaatlerin kendi büyüklerinin kabirleri etrafında zikir ve benzeri merasimleri…

Böylece bir grubun uygulaması diğerine örnek oluyor ve zaman içerisinde cemaatler birbirlerini taklit etmeye başlıyor.

FETÖ DÖNEMİ VE “KUTLU DOĞUM” TARTIŞMASI

Meselenin yakın siyasi tarih açısından dikkat çekici bir başka tarafı daha var.

FETÖ’nün devlet içerisinde en güçlü olduğu yıllarda “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri geniş çaplı organizasyonlara dönüştürülmüş, bu programlar yalnızca dinî toplantılar olmaktan çıkarak sosyal örgütlenme araçları olarak da kullanılmıştı.

Bugünkü tartışmada dikkat çeken noktalardan biri, o dönem bu anlayışa karşı çıkan Molla Muhammed Doğan ve çevresinin bugün de Nurcu grupların vefat yıldönümü mevlitlerine aynı gerekçelerle itiraz etmesi.

Doğan’ın eleştirisi oldukça sert:

“İslamiyet’i Hıristiyanlaştırıyorlar.”

Buna karşılık Yeni Asya çevresi, Recep Aslan, Ahmet Akgündüz ve benzer görüşteki isimler, söz konusu toplantıları dinen sakıncalı görmüyor; aksine cemaat mensuplarını buluşturan, hizmet bağlarını kuvvetlendiren ve Said Nursi’nin fikirlerinin hatırlanmasına vesile olan programlar olarak değerlendiriyor.

Dolayısıyla tartışma yalnızca “mevlit okunur mu, okunmaz mı?” tartışması değildir.

Asıl mesele şudur:

Bir Müslümanın ölüm tarihi, her yıl tekrar edilen dinî ve toplumsal bir merasim gününe dönüştürülebilir mi?

MEVLİT DİYE BAŞLAYAN NEREDE BİTECEK?

Muhaliflerin yıllardır yaptığı uyarının özü burada düğümleniyor:

“Evvela mevlit diye başlandı. Bunun önü alınmayınca, şimdi de ‘Madem mevlit okunabiliyor, o zaman kabir başında Risale-i Nur da okuruz’ noktasına dayandı. Bunu gören diğer cemaatler ise kabir başında zikir çekmeye başladılar.”

Bu nedenle meseleye itiraz eden birine “Şimdi bunun sırası mı?” demek de cevaptan kaçmak anlamına geliyor.

Ortada ilmî ve dinî bir itiraz varsa yapılması gereken, itiraz eden kişiyi hedef almak değil, ortaya koyduğu delillere cevap vermektir.

Yanlışsa yanlışlığı gösterilir.

Doğruysa kabul edilir.

Çünkü mesele şahısların kim olduğu değil, yapılan uygulamanın İslam’daki yeridir.

Bugün Said Nursi için…

Yarın Hacı Hulusi Bey için…

Sonra Mustafa Sungur için…

Ardından başka bir “ağabey” için…

Her cemaat kendi büyüğünün ölüm yıldönümünü özel bir güne dönüştürmeye başlarsa bunun nereye varacağı da ayrıca düşünülmelidir.

Nitekim muhaliflerin “hizipleşme” itirazı tam olarak burada anlam kazanıyor. Her grubun kendi sembol şahsı, kendi yıldönümü, kendi merasimi ve kendi kitlesel buluşması ortaya çıkıyor.

Bu sebeple konu basit bir “mevlit okuma” meselesi değildir.

Mevlit doğumdur. Memat ise ölümdür.

Hz. Peygamber’in (asm) doğumunu neşeyle yâd etmek başka şeydir; vefat etmiş kişilerin ölüm tarihlerini her yıl tekrarlanan dinî merasimlere dönüştürmek başka şeydir.

Ve bütün bu tartışmanın sonunda cevap bekleyen soru hâlâ aynıdır:

Hz. Peygamber’in (asm), Hulefâ-i Râşidîn’in ve İslam’ın büyük imamlarının ölüm yıldönümlerinde yapılmayan bir merasim, Said Nursi ve Nur cemaatinin diğer önde gelen isimleri için hangi dinî gerekçeyle gelenek haline getiriliyor?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Gündem Haberleri