FETÖ kuluçkası yapılar Nur Camiası'nın bir numaralı gündemi olmalı

"Kendi kucaklarında bir canavar büyürken Risale talebeleri ne yaptı?" ifadelerini kullanan Fazıl Duygun, "KÖZ" örgütü şemsiyesi altında yürütülen renklenme stratejilerini SuperHaber'deki köşesinde eleştirerek Nur camiasına özeleştiri çağrısında bulundu. Vatikan temsilcileri Thomas Michel ve George Maroviç gibi isimlerin geçmişte Nur camiası içerisinde "müspet veya gizli Müslüman" olarak takdim edilmesini eleştiren Duygun, "Vatikan papazlarını 'Nur talebesi' ilan edip milleti kandırdılar" dedi.

FETÖ, klasik anlamda bir terör örgütünün çok ötesinde, daha derin bir aklın ürünü olan bir yapılanmadır. Bütün yumurtaları aynı sepete koymayacak kadar stratejik hareket eden; görünüşte birbirine bağlı değilmiş gibi dursa da farklı yöntemlerle aynı hedefe hizmet edebilen, iç içe geçmiş matruşka benzeri bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız. FETÖ’nün “renklenme” dönemi bugün başlamış değildir. Yetmişlerden bugüne uzanan süreçle ilgili iddialara bakıldığında ileri sürülen konular son derece ciddidir.

FETÖ’yü yalnızca 15 Temmuz’a kadar gelen ve sonrasındaki örgütsel yapısıyla anlamak mümkün değildir. Hangi fikrî zeminden beslendiği, hangi çevrelerle ilişki kurduğu, hangi isimler tarafından desteklendiği ve zaman içinde nasıl büyüdüğü tek tek ortaya konulmalıdır. Bu bakımdan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur çevresi üzerinde özellikle durulması gerekir. Said Nursi yakın tarihimizin en önemli isimleri arasında yer alıyor. Sürgünlerde ve hapishanelerde yazdığı Risale-i Nur Külliyatı ile o tefsir etrafında oluşan akımının etkisi bugün de sürüyor. Anti-emperyalist ve anti-İngiliz duruşuyla bilinen Said Nursi’nin başlattığı bir hareket, nasıl oldu da FETÖ eliyle ABD-İngiltere, NATO ve Vatikan güdümüne sokulabildi? Bu keskin dönüşün önemli noktalarıyla ilgili özeleştiriyi öncelikli olarak Nur camiasının yapması gerekmez mi?

Risale-i Nur camiasını aslî mecrasından saptırarak Gladio’nun planlarına teslim edenler, “mutlak vekil” hikâyesi icad ederek, Kur’ânî eğitimden geçmemiş insanları Kur’ân’ın ana caddesinden kopardılar. Hâlâ da o yanlışın tesiri devam ediyor. Hâlbuki bu camianın Üstad’dan sonraki “ikinci” ismi olan Hulusi Bey merhum, sağlığında iken herkesi uyarmaya çalışmıştı. Demişti ki: “Malumunuzdur ki, bu meslek ‘şahıs’ değil, ‘şahsiyet-i maneviyye’ mesleğidir. Rükünlere dikkat etmek, kanaatimce esasa muhalefet etmek olur…”
Kendilerini “rükün” ilan ederek şahısperestliğin önünü açan “mutlak vekil” korosu ise, “vâris” kelimesinin arkasına saklanarak bu zatı dinlemediler. Üstelik Hulusi Bey merhumun Nurun dairesinden çıktığı yalanını yaydılar; onun medresesinin karşısına medrese açarak yeni bir çığır icad ettiler. Bugünkü camia kaosunun altında bu gerçek yatmaktadır. Merhum ise şu satırları ile onları uyarmıştı: “‘Vârisler’, hastalığı zamanında hayatta bulunup, sünnet olan vasiyeti yerine getirecek zatlardır. Üstad hazretleri ‘bir tarikatın piri’ değildir ki, postnişinlik vazifesini birine veya bir zümre ve aralarında birini seçmek üzere bıraktığı, vâris yaptığı düşünülebilir. Bu babda bir şura da düşünülemez. Hem bir hadis-i şerif ile sabit olan, ‘Her yüz başında bu ümmete Cenab-ı Hak imanlarını tecdit için bir müceddid göndermesi hususunun, onun bir ferdi bu asırda Risale-i Nur’dur diyen Üstadımızdır.”

Ne imiş? “Mutlak vekil” şürekâsı, “sünnet olan vasiyet”i ifa etmesi gereken kişilermiş; Üstad’ın Kurani yolunun vârisleri değilmiş! Çünkü Bediüzzamanı Allah seçtiği gibi, onun yolunda vâris olacak kişi veya kişileri de Allah seçermiş. O günlerde Hulusi Bey’i “mutlak vekil” çetesi dinlememişti; şimdi de onların yumurtaları aynı yanlışı sürdürerek hak sözü dinlemiyor. Kur’ân’ı yüzünden okumayı bile bilmeyen cahillerin sözünü “mukaddes metin” gibi dinleyip nakledenler, Allah tarafından tayin edilen bu zatı dinlemiyorlar! Mutlak vekilleri de camiayı parça parça ederek öldüklerine göre, bu yanlışla sırat-ı müstakimi bulacaklarını mı zannediyorlar?

Hakkı haykırmaya ısrarla devam edeceğiz, ola ki samimi olanları kitabın çizgisine gelir!

FETÖ lideri Gülen, Nurculuk akımının içinde yer aldı ve o ağaçtan beslenerek sonraki gücüne erişti. Bugün FETÖ ülkemiz ve bölgemiz için en önemli iç tehdit olarak hâlâ varlığını sürdürüyorsa, bu nifak örgütünün hangi dış ve iç desteklerle o güce ulaştığını ortaya koymamız şarttır. Bunu öncelikli olarak Bediüzzaman’ın yolundan gidenlerin acilen yapması gerekir. Bu yüzleşmeyi ve sorgulamayı yapmadan Nur camiasının hiçbir şey olmamış gibi eski yöntem ve söylemlerle faaliyetlerine devam etmesi düşünülemez. Sadece ilmî reddiye yaptığı için terörist yaftası vurularak mağdur edilen Muşlu Molla Muhammed Doğan’a yönelik kumpasta Nur camiasının FETÖ lideri Gülen’e verdiği destek, bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bu konu her açıdan ele alınıp yeniden değerlendirilmelidir. Kamuoyuna Nur camiasından ayrıldığı görüntüsü verilirken Gülen’in 1974 yılında Hizmet Vakfı mütevelli heyetine nasıl girdiği, oradaki isimlerle elli yıllık yol arkadaşlığı ve bunun bugüne uzantısı ile ilgili iddialar da ciddiyetle incelenmelidir.

Bünyesinden FETÖ gibi bir tedhiş örgütünü çıkarmış olmak, hiç şüphesiz, bir cemaatin başına gelebilecek talihsizliklerin en kötüsüdür ve Risale-i Nur cemaatleri bu talihsizliği yaşamıştır. Lâkin bu talihsizliği daha da kötüleştiren bir şey var: Cemaatlerimiz başlarından geçen şeyin büyüklüğünü kavramış görünmüyorlar; çünkü bugüne kadar hiçbir Risale cemaatinde FETÖ tecrübesinin ciddi bir tahlile tabi tutulduğuna dair bir haber işitmedik. Bütün işittiğimiz, o da belli bir tarihten sonra olmak üzere, FETÖ’yü reddeden ifadelerden ibaret kalıyor. Fakat bu mikrop bünyeye nasıl girdi, nasıl yer edindi, nasıl gelişti? Hangi kapıları açık buldu da içeri girebildi? O gözlerinin önünde gelişip dururken Risale-i Nur talebeleri ne yaptılar? Kendi kucaklarında bir canavarın büyümekte olduğunu fark etmediler mi? Fark ettilerse neden sesleri çıkmadı? Fark etmedilerse nasıl bir gaflet onları böyle bir tehlike karşısında tedbir almaktan alıkoydu? Risale mahfillerinde böyle soruların sorulduğuna, sorulabildiğine, sorulmuş olsa bile cevap alınabildiğine kani değiliz.
Muhalif nurcular, FETÖ’yü ortaya çıkaran yapının öncelikli olarak Risale-i Nur’ları küresel sisteme problem oluşturmayacak şekilde tahrif ettiğini ileri sürmektedir. Risale-i Nur’da yapılan tahrifle “Ehl-i Kitap” ve özelde Hıristiyanların “cennet ehli” olarak ima edildiği vurgulanmaktadır. Bu konuyla ilgili “belgeli” iddialara hâlâ cevap verilmemesi ve tahrifli olduğu ileri sürülen metinlerin hâlâ basılmaya devam etmesi kabul edilebilir bir durum değildir. FETÖ’yü anlayabilmek için altmışlardan günümüze uzanan ve Gülen’in “esas oğlan”a dönüştürüldüğü süreci iyi bilmemiz gerekir. Said Nursi’nin “vefatımdan sonra hakikatli vârisim” dediği merhum Hulusi Yahyagil’in, Hüsrev Altınbaşak’ın ve Mehmed Feyzi Pamukçu merhumun tasfiye sürecinin ve Gülen’e alan açma operasyonunda rol alan kişilerin ortaya çıkarılması şarttır. Bediüzzaman’a hizmet ettiği için yıllarca hürmet ettiğimiz “büyük” abilerimizin, her geçen gün yeni belgelerle ortaya çıkan Fetullah Gülen’e verdiği destekleri de artık sorgulamamız gerekir.

Halefleri olan isimler acaba FETÖ ve FETÖ’yü oluşturan küreselci-biatçı zihniyetle aralarına ne kadar çizgi çekebiliyor? Acaba bazı Nurcu gruplarda bugün bile FETÖ lideri Gülen, profesyonel bir ajan-hain olarak değil de “Cibali Baba” misali “meczup evliya” olarak anlatılıyor mu? Bu yönde duyumlarımız olduğunu söylemekle yetinelim. Bediüzzaman Sempozyumları, ilki 1991’de olmak üzere otuz beş yıldır çeşitli aralıklarla gerçekleştiriliyor. Bugün yine uluslararası katılımlı olarak bir yenisi düzenleniyor. Eğer bir sempozyum yapılacaksa, asıl ana başlık şu temel konuları tartışmak ve sonuca ulaşmak üzere düzenlenmelidir: “FETÖ, Nurcuların içinden nasıl çıktı ve hangi etkenler ile desteklerle büyüyüp serpildi?” Bunun yanında, Risale-i Nur’ların orijinal el yazmalarıyla latinize baskılar arasında FETÖ’ye itikadî ve siyasî sızma noktası açan dramatik tahrifler olduğu iddialarına da cevap verilmelidir. Bu iki konu sessiz sedasız geçiştirilebilecek konular değildir.

15 Temmuz’dan sonra örgüte müzahir bazı derneklerin kapatılmasının ardından yeniden açılmalarının önünü açan girişimler yaşandı. Örgütsel mücadele sürerken, onun düşünce dünyasını ve yöntemlerini yeniden üreten anlayışların da artık dikkatle incelenmesi gerekiyor. FETÖ’nün kehanetçi, mesihçi, irrasyonel rüyalara ve sonradan üretilen keramet anlatılarına dayanan paradigmasının hayatın farklı alanlarında bazı isimler tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Bu modelin, kıyamet öncesinde Müslümanların Hıristiyanlaştırılmasına ya da güdümüne sokulmasına odaklandığı yönündeki değerlendirmeler de ciddiyetle ele alınmalıdır. Diyalog projesinin çeşitli varyasyonlarla devam etmesi kabul edilemez. Vatikan ve Patrikhane ile ilişkileri bilinen kurumların düzenledikleri uluslararası organizasyonlarla FETÖ paradigmasının güncellenmeye çalışıldığı yönünde bir görüntü vermemesi gerekir. Söz konusu uluslararası kongrede Kur’an’ın “araçsallaştırıldığını” görüyoruz. Üstelik bu organizasyona devlet yetkililerimizin ve bazı resmî kurumların temsilcilerinin de katılması, sürecin ve zihniyetin yeniden meşrulaştırıldığı izlenimini doğuruyor. Bu tabloyu yeniden ve dikkatle değerlendirmek mecburiyetindeyiz.

Bugüne kadar gerçekleştirilmiş organizasyonlarda gördüğümüz şey, Vatikan rahipleri Thomas Michel ve George Maroviç’in müspet insanlar, hatta “gizli Müslümanlar” olarak lanse edilmeleriydi. “Üçüncü Bin Yılda” Türk dünyasını Hıristiyanlaştırmayı hedefleyen Vatikan’ın en önemli isimlerine gösterilen itibarı ve bu kişilerin FETÖ’ye verdiği desteği göz ardı ederek hiçbir şey olmamış gibi davranarak hayata devam edemeyiz. FETÖ’nün en baş destekçisi Cizvit rahibi Thomas Michel, Nur camiası tarafından “bir Hıristiyan Nur talebesi” olarak lanse edilmiştir. Aynı şekilde Vatikan İstanbul temsilcisi Maroviç de “gizli Müslüman” olarak tanımlanmıştır. Bu kişilere “teberrüken” Risale-i Nur’dan dersler yaptırıldığı da kamuoyuna yansımış skandal olaylardır. Müslüman ve “Nur talebesi” olarak lanse edilen bu papazlar öldüklerinde Katolik mezarlıklarına defnedildiler ve Nurcu kitlelerin kandırıldığı böylece tescil edilmiş oldu. Peki bu sempozyumların düzenleyicilerinden ve Nur camiasının önde gelen isimlerinden şimdi bir özür alacağımız yok mu? Hiç kimsenin gücenmesine, darılmasına gerek yok. Eski zihniyet maalesef hiçbir şey olmamış gibi şu an yine devam ediyor. Küresel merkezler ve Vatikan’la iş birliği halinde yine bir yerel ve uluslararası nüfuz devşirme faaliyeti sürmektedir. Kur’an’ı araçsallaştıran âfâkî başlıklarla gündem oluşturmaya çalışmak yerine, bu temel meselelerin açıkça tartışılması ve Nur camiasının kamuoyunun beklediği özeleştiriyi acilen yapması gerekir.

Eğer 15 Temmuz gecesi unutulmuşsa ve FETÖ’nün “renklenerek” Tel Aviv-Londra hattıyla ilişkili yeni bir İslam projesinde operasyonel rol üstlendiği yönündeki iddialar göz ardı ediliyorsa, tehlike düşündüğümüzden daha büyüktür. Bilinmelidir ki, tarih içinde fikrî, siyasî ve askerî her türlü badireyi sabır ve teenni ile aşmış olan milletimiz, “renklenmiş” bu tehlikeyi de aşacak ve hiçbir şekilde boyun eğmeyecektir. Şu an FETÖ’den sonra ve birlikte KÖZ meselesinin Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Konuyu yakından takip edenler bu tehlikeye dikkat çekiyor ve iddialar göz ardı edilebilecek gibi değildir. Evet, FETÖ ihaneti ortaya çıkana kadar yerli ve yabancı merkezlerin ve en önemli mahfillerin can dostuydu. Devlet desteğinin yanında çok ciddi bir uluslararası desteği de vardı. Kendisini hep uluslararası organizasyonlarla meşrulaştırdı ve nüfuz devşirdi. Ancak bu tablo kimseyi yanıltmamalıdır. Bugün minarenin tepesinde olanlar yarın kuyunun dibinde olabileceklerini de göz ardı etmemelidirler. Çünkü yaşadığımız süreçte her türlü grup, cemaat, cemiyet, parti, ideoloji ve mezhep aidiyetinden soyutlanarak görmemiz gereken şey, Türkiye’mizin dahilde ve hariçte bir “hayat-memât” mücadelesi vermekte olduğudur. Etrafımız ateş çemberi iken bizi içeride çaresiz bırakacak, FETÖ’yle arasına çizgi çekmemiş ve küresel sisteme entegre hiçbir yapılanma artık kabul edilemez. Hiç kimse bu faktörü gözden ırak etmemelidir.

Bugüne kadar olduğu gibi bir “bukalemun örgüt” olan FETÖ’nün hiçbir zaman tek renkle arz-ı endam etmediğini biliyoruz ve süreci yakından izliyoruz. FETÖ’den sonraki dönemde Adnan Hocacılar, Süleymancılar, Kuytulcular örneği herkes için ibret verici olmalıdır. Genç Nurcu kitleleri hedefine alan ve pıtrak misali çoğalan fetövârî organizasyonlar ile onlara “abilik” yapan Nur camiası içindeki güç odakları da bu gerçekle çok uzak olmayan bir zaman diliminde yüzleşme durumuyla karşı karşıya kalabilir. Kaynağı belirsiz finans yapılarıyla gençlere dönük faaliyetlere hız vermiş “FETÖ kuluçkası” bu yapılar, âfâkî konulardan önce Nur camiasının bir numaralı gündemi olmalıdır. Bu organizasyonların FETÖ lideri öldüğünde yayınladıkları utangaç ve ikircikli “taziyeleri” hep birlikte gördük ve şoke olduk. On-on beş yıl sonra NATO ve ABD’yle siyaseten ve zihnen eklemli, metamorfoz geçirmiş “New Age Nurculuk” ya da “New Age FETÖcülük”le yüz yüze kalmak istemiyoruz. FETÖ’nün tasfiyesi sonrası yeniden yapılanmaya giden örgütün Türkiye’de KÖZ örgütü şemsiyesi altında bir araya geldiği ve oradan manipüle edildiği ileri sürülmektedir. Bunlar çok ciddi ve cevabı verilmesi gereken iddialardır.
Bugün sanki hiçbir şey olmamış gibi elimizi güzelce sabunlayıp bu meseleyi bir kenara koyamayız. Böyle bir geçiştirme tavrı maşerî vicdanı yaralamaktadır. Bizim görevimiz süreci yakından izlemek ve yetkilileri uyarmaktır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Gündem Haberleri