Elitlerin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devletle ilişkisi ve düzenin yabancılaşması

Eski Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Mahmut Özer, SuperHaber için kaleme aldığı analiz yazısında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecindeki devlet-elit ilişkilerini ve bürokratik güç odaklarının tarihsel sürekliliğini ele aldı. Özer, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin yalnızca bir rejim değişikliği değil; devlet kurumlarının, yönetici kadrolarının ve toplumsal güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği büyük bir dönüşüm olduğunu vurguladı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnızca bir rejim değişikliği değil, devletin kurumlarının, yönetici kadrolarının ve toplumsal güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği büyük bir dönüşümdü. Ancak bu dönüşüm, devletin etrafında oluşan elit yapılarının ve bu yapıların güç kazanma mekanizmalarının bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Osmanlı’nın son döneminde devletin merkezinde konumlanan bürokratik elitler, Cumhuriyet’in yeni kurumları içerisinde farklı roller üstlenirken sahip oldukları eğitim, kültürel birikim ve sosyal ilişkiler sayesinde etkilerini önemli ölçüde sürdürebildiler. Elitlerin kimlikleri, meşruiyet kaynakları ve devlet içerisindeki konumları değişse de devletin siyasi, ekonomik ve toplumsal yükselmedeki belirleyici rolü devam etti. Bu tarihsel süreklilik, üzerinde durulması gereken önemli bir soruyu gündeme getirmektedir: Devletin kurumları ve yönetici kadroları değişirken devletin kendi içerisinde güç ve servet üreten ilişkiler ağı ne ölçüde değişmektedir? Daha da önemlisi, bu ilişkiler devletin güçlenmesi ile toplumun güçlenmesi arasında nasıl bir bağ kurmaktadır? Osmanlı’nın son döneminin dikkat çekici devlet adamlarından Hâlet Efendi’nin hayatı ile İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması eserinde geliştirdiği yaklaşımı birlikte değerlendirmek, bu sorular üzerinde düşünmek açısından önemli bir imkân sunmaktadır.

Süheyla Yenidünya'nın Mehmet Sait Hâlet Efendi: Hayatı, İdari ve Siyasi Faaliyetleri (1760–1822) başlıklı doktora tezinde ayrıntılı biçimde ele aldığı Hâlet Efendi'nin hayatı, yalnızca bir Osmanlı bürokratının yükseliş ve düşüş hikâyesi değildir. Onun kariyeri, devletin resmî kurumları ile bu kurumların etrafında oluşan kişisel nüfuz ağları arasındaki ilişkinin nasıl işlediğini anlamak açısından son derece öğreticidir. Hâlet Efendi'nin yaşadığı dönem, III. Selim ve II. Mahmud'un Osmanlı devlet düzenini yeniden yapılandırmaya çalıştıkları, askerî ve mali sorunların ağırlaştığı, merkezî otoritenin farklı güç odaklarıyla mücadele etmek zorunda kaldığı kritik bir zaman dilimidir. Bir taraftan mevcut kurumların yetersizlikleri giderek daha görünür hâle gelmekte, diğer taraftan yeni kurumların oluşturulmasına yönelik girişimler ciddi dirençlerle karşılaşmaktadır. Böyle dönemlerde devletin farklı güç merkezleri arasında bağlantı kurabilen, karar alma mekanizmalarına erişebilen ve değişen siyasi dengelere uyum sağlayabilen kişilerin önemi artmaktadır. Hâlet Efendi de tam olarak böylesi bir ortamda yükselmiştir.

Hâlet Efendi'nin kariyerindeki farklı görevler, kendisine yalnızca yeni unvanlar kazandırmamış, aynı zamanda farklı ilişki ağlarına erişme imkânı sağlamıştır. Paris elçiliği diplomatik ilişkileri tanımasına, merkezî bürokrasideki görevleri devletin bilgi ve karar süreçlerine yaklaşmasına, Bağdat görevi taşradaki siyasi ve ekonomik güç odaklarıyla doğrudan ilişki kurmasına, saray çevresindeki yükselişi ise bütün bu birikimi etkili bir siyasi nüfuza dönüştürmesine imkân vermiştir. Bu süreçte dikkat çekici olan, Hâlet Efendi'nin gücünün yalnızca sahip olduğu resmî makamların yetkilerinden kaynaklanmamasıdır. Onun asıl avantajı, birbirinden farklı güç merkezleri arasında bağlantılar kurabilmesi ve bu bağlantılar üzerinden devletin kararlarını etkileyebilecek bir konuma ulaşabilmesidir. Saray, bürokrasi, askerî çevreler, taşradaki yöneticiler, Fenerli aileler ve yabancı temsilcilerle kurduğu ilişkiler, Hâlet Efendi'yi farklı çevrelerin birbirlerine erişiminde etkili bir aracıya dönüştürmüştür.

Hâlet Efendi örneğinde asıl dikkat çekici olan, siyasi güç ile ekonomik servet arasındaki ilişkinin tek yönlü olmamasıdır. Siyasi nüfuz ekonomik fırsatlar üretmekte, elde edilen ekonomik kaynaklar ise yeni kişilerin himaye edilmesini, yeni sadakat ilişkilerinin kurulmasını ve mevcut bağlantıların güçlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Böylece ekonomik servet, siyasi nüfuzun yalnızca sonucu olmaktan çıkarak bu nüfuzun yeniden üretilmesinin aracına dönüşmektedir. Daha fazla nüfuz daha fazla ekonomik imkân, daha fazla ekonomik imkân ise daha geniş bir ilişki ağı üretmektedir. Sonuçta siyasi güç, ekonomik servet ve sosyal ilişkiler arasında birbirini sürekli besleyen bir birikim mekanizması ortaya çıkmaktadır. Hâlet Efendi'nin hayatını önemli kılan husus, bu mekanizmanın kişisel düzeyde nasıl işleyebildiğini göstermesidir.

İdris Küçükömer'in Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde geliştirdiği yaklaşım, tartışmamıza daha geniş bir tarihsel çerçeve kazandırmaktadır. Küçükömer, Osmanlı ile Batı Avrupa arasındaki farklılığı yalnızca teknolojik gelişmişlik veya kurumsal modernleşme düzeyleri üzerinden açıklamamaktadır. Onun üzerinde durduğu temel mesele, ekonomik gücün hangi toplumsal ilişkiler içerisinde üretildiği ve siyasal gücün bu ekonomik ilişkilerle nasıl bağlantı kurduğudur. Küçükömer'e göre Batı Avrupa'da kapitalizmin gelişiminde üretim, ticaret ve sermaye birikimi üzerinden güç kazanan burjuvazi belirleyici bir rol oynamıştır. Ekonomik alanda güçlenen bu toplumsal kesim, zamanla siyasal kurumları da kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmüştür. Şehirlerin, belediyelerin, meclislerin ve temsil mekanizmalarının gelişmesi, ekonomik dönüşümün siyasal alandaki yansımaları olmuştur. Başka bir ifadeyle ekonomik güç, toplumsal ilişkiler içerisinde birikerek siyasal yapının dönüşümünü zorlamıştır.

Osmanlı'da ise tarihsel gelişme farklı bir seyir izlemiştir. Devletin kuruluşundan itibaren merkezî otoritenin güçlü konumu, toprak düzeni, üretim ilişkileri ve ekonomik kaynakların dağıtımı üzerinde belirleyici olmuştur. Bu yapı içerisinde bürokratik güç, Batı'daki burjuvazinin aksine, esas olarak üretim araçlarının mülkiyetinden veya ekonomik faaliyetlerin yönetiminden kaynaklanmamaktadır. Bürokratın gücü, devletin merkezî yapısı içerisindeki konumuyla yakından ilişkilidir. Küçükömer'in ifadesiyle, “Bürokrat serveti için melce ve devamlı politik güç arıyordu.” Bu kısa tespit, Osmanlı'nın son dönemindeki siyasi ve ekonomik ilişkilerin anlaşılması bakımından son derece önemlidir. Çünkü burada servetin korunması ile siyasal gücün sürdürülmesi arasında yapısal bir bağımlılık bulunmaktadır. Bürokratın ekonomik geleceği, büyük ölçüde siyasi konumunun devamına bağlıdır. Siyasi konumunu kaybettiğinde yalnızca makamını değil, ekonomik güvencesini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilmektedir.

Hâlet Efendi'nin hayatı, Küçükömer'in bu tespitinin nasıl işlediğini gösteren çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Hâlet Efendi'nin ekonomik gücü, üretim alanında gerçekleştirdiği bir dönüşümden veya bağımsız bir ekonomik faaliyet üzerinden kazandığı toplumsal konumdan ziyade, devletin merkezî karar mekanizmalarına erişimiyle bağlantılıdır. Üstelik onun örneğinde ilişki daha ileri bir boyut kazanmaktadır. Bürokrat yalnızca mevcut servetini korumak için siyasi güce ihtiyaç duymamakta, siyasi gücü bizzat yeni servet biriktirmenin aracına dönüştürebilmektedir. Böylece siyasal konum ekonomik birikimi, ekonomik birikim de siyasal konumu beslemektedir. Burada önemli bir yapısal farklılık ortaya çıkmaktadır. Batı'da ekonomik birikimin siyasal kurumları dönüştürmesiyle Osmanlı'da siyasal merkeze yakınlığın ekonomik birikim üretmesi aynı tarihsel mekanizmalar değildir. Elbette her iki coğrafyada da siyasi ayrıcalıklar, himaye ilişkileri ve ekonomik çıkar bağlantıları bulunmaktadır. Ancak Küçükömer'in vurguladığı farklılık, bu ilişkilerin tarihsel gelişme içerisindeki ağırlığı ve belirleyiciliğidir.

Dolayısıyla Küçükömer'in temel eleştirisi, Osmanlı'nın son döneminde giderek güçlenen aydın-bürokrat kesimin kendi toplumunun üretim ilişkilerinden, ekonomik ihtiyaçlarından ve tarihsel dinamiklerinden uzaklaşmasıdır. Ona göre Batı'da belirli toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin sonucu olarak ortaya çıkan kurumlar, Osmanlı'da aynı toplumsal zemine sahip olunmadan aktarılmaya çalışılmıştır. Böylece modernleşme girişimleri, toplumun kendi iç dinamiklerinden beslenen bir dönüşüm olmaktan ziyade devlet merkezli bir yeniden düzenleme faaliyetine dönüşmüştür. Ancak, devletin merkezî karar mekanizmalarını kontrol etmek, toplumla organik bir ilişki kurulduğu anlamına gelmemektedir. Hatta siyasi gücün devletin merkezinde yoğunlaştığı ve ekonomik imkânların bu merkeze yakınlık üzerinden dağıtıldığı bir düzende, siyasal aktörlerin topluma yönelmekten çok merkeze yönelmeleri daha avantajlı hâle gelebilmektedir. Böylece siyasal rekabetin odağı, toplumun üretken kapasitesini artırmaktan veya geniş kesimlerin ihtiyaçlarına cevap vermekten ziyade devletin sunduğu imkânlara erişmek olmaktadır. Bu bağlamda örneğin Hâlet Efendi'nin ilişkiler ağı, devletin kendi içerisinde olağanüstü bir güç yoğunlaşması üretirken toplumla organik bağların güçlendiğini söylemek için aynı ölçüde kanıt sunmamaktadır.

Böylece Küçükömer'in yabancılaşma yaklaşımına Hâlet Efendi üzerinden farklı bir boyut eklemek mümkün hâle gelmektedir. Düzenin yabancılaşması yalnızca Batılılaşma politikalarının toplumun tarihsel ve ekonomik gerçekliğiyle uyumsuz biçimde uygulanmasından kaynaklanmamakta, ayrıca devletin kendi içerisinde oluşturduğu güç ve servet biriktirme mekanizmalarının toplumun üretken kapasitesinden giderek bağımsızlaşması da yabancılaşmayı besleyen bir süreç olabilmektedir. Devletin karar alma mekanizmalarına erişim, ekonomik ve toplumsal yükselmenin en önemli araçlarından birine dönüştüğünde, bireylerin ve grupların enerjisi üretim, yenilik ve toplumsal gelişmeden ziyade bu mekanizmalara yakınlaşmaya yönelmektedir.

Bu durum, devletin güçlenmesi ile toplumun güçlenmesi arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. Devletin güçlü olması elbette önemlidir. Özellikle Osmanlı'nın son dönemindeki askerî, mali ve siyasi tehditler dikkate alındığında, merkezî otoritenin etkinliğinin devletin varlığını sürdürmesi bakımından taşıdığı önem açıktır. Ancak güçlü devletin hangi toplumsal ve ekonomik zemin üzerinde yükseldiği de en az merkezî otoritenin gücü kadar önemlidir. Devletin gücü, toplumun üretken kapasitesini geliştiren, ekonomik fırsatlara erişimi genişleten, liyakati koruyan ve kurumsal öngörülebilirliği artıran mekanizmalar üzerinden inşa edildiğinde toplumla devlet arasındaki ilişki güçlenebilir. Buna karşılık siyasal ve ekonomik fırsatlar büyük ölçüde merkeze yakınlık üzerinden dağıtıldığında, devletin güçlenmesi toplumun güçlenmesiyle aynı yönde ilerlemeyecektir. Dahası devletin merkezinde güç yoğunlaşırken toplumun geniş kesimleri bu gücün üretildiği ve dağıtıldığı ilişkiler dünyasının dışında kalacaktır.

Özetle, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte yalnızca devletin kurumları ve yönetim biçimi değil, devletin etrafında şekillenen elitler de büyük bir dönüşüm geçirdi. Ancak bu dönüşüm, geçmişle bütünüyle bir kopuş anlamına gelmedi. Osmanlı’da ilmiye ve kalemiye üzerinden yükselen, devletin merkezî karar mekanizmalarına yakınlıkları sayesinde siyasi güç, ekonomik servet ve toplumsal statü kazanan elitler, Cumhuriyet’le birlikte yeni rejimin bürokratlarına, aydınlarına, akademisyenlerine ve kültürel seçkinlerine dönüşebildi. Üstelik bu süreklilik yalnızca devlet yönetiminde değil, aileler üzerinden aktarılan eğitim, kültürel birikim, sosyal ilişkiler ve kurumsal nüfuz aracılığıyla da kendisini gösterdi. Cumhuriyet’in liyakate dayalı yeni kurumları, eski elitlerin sahip olduğu bu birikimden yararlanırken onların yeni düzende etkili konumlar edinmelerine de imkân sağladı.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Kültür Sanat Haberleri