* Türkiye'de din deyince akla öncelikle yasaklar geliyor. Toplumda daha neşeli bir dindarlık algısı yerleştirmek mümkün değil mi?
Din insanoğluna bütün olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmeyi, hayata tutunabilmeyi ve hayata sevgiyle, neşeyle bakmayı öğretir. Sevgili Peygamberimize göre her tebessüm bir sadakadır. Ancak neşe ve haz aynı şey değildir. Hedonizm dediğimiz hazcılık Allah'ın verdiği neşeyi insandan daha çok alıp götürmüştür aslında. Onun ölçüsüne dikkat etmek lazım. Doğrusu dinin hüzünle cenazeyle özdeşleştirilmesi de yapılan yanlışlardan biridir. Din, hayatın tabi bir parçasıdır. Hayatta olmazsa olmaz ne varsa din mutlaka o konuda insana bir alan açmıştır. Ancak bunu yaparken detayları vermez, ilkeler belirler. Helal ve haramı belirler. Allah'ın haram kıldıklarında neşe olmaz. Orada sadece insanı aldatan geçici bir haz, sahte mutluluklar vardır. Dinin insanın fıtratına ve toplumların örfüne bıraktığı ‘mübah' adını verdiği geniş bir alan vardır. Sorun insanların bu geniş alana müdahale etmeye kalkışmasıdır. Aslında haramlar mı çok helaller mi diye mukayese edilecek olursa haramın helale nispeti denizde damla gibidir.
'ÇOCUKLARIN YARAMAZLIĞI BİZİM DUAMIZ KADAR ÖNEMLİ'
* Meselâ sizin camilerde çocuklara oyun alanları açmanız, cemaatin bir kısmını saymazsak olumlu ve güzel bir adım...
Türkiye'de cami, namaz, cuma denildiğinde hafızasında bir acı hatıra taşımayan neredeyse yok gibidir. Her üç kişiden iki kişiye, "Dostum neden namaz kılmıyorsun?" dediğimizde "Sorma hocam çocukken Kur'an öğrenmek için camiye gittiğimde hoca elinde sırıkla geldi beni dövdü, annem beni teravihe götürdüğünde, bir amca beni camiden kovdu", gibi bir takım şeyler anlatır. Toplumun hafızasında böyle acı hatıralar vardır. Biz bunu dikkate alarak cami ve çocuk ilişkisini önemsedik. Camii mabed ve çocuk fıtratı arasında çok yakın bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Çocukların camiyi sevmeleri bununla alakalı. Bu sebeplerle büyüklere, "Çocuklarımızın hafızalarında ve gönül dünyalarında namazla, camiyle ve ibadetle ilgili olumsuz bir iz ve hatıra bırakılacaksa teravih namazını evlerimizde kılmamız daha uygun olur" dedim. Buna bazıları alındı ama ben geleceğimiz açısından çok önemsediğim için bu anlayıştan asla vazgeçmeyeceğim. Elbette camide olmanın bir adabı var ve bunu çocuklarımıza en güzel şekilde, yumuşak bir üslupla öğretmek durumundayız. Her şeye rağmen ben çocukların oradaki koşuşturmalarının, bizim yaramazlık olarak adlandırdığımız hareketlerinin bile en az bizim dualarımız kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum.
* Bunu camilerde yaygınlaştıracak mısınız?
Elbette. Çocuklar için camilerde özel mekânların yer alması gerektiğini düşünüyorum. Bundan sonra inşa edilecek camilerde bu hususa dikkat etmek zorundayız. Kadınlar cuma ve vakit namazlarına pek gelmeseler de teravih namazına katılım çok yoğun oluyor. Bebeklerini ya da daha yürüme aşamasında olan çocuklarını kucaklayıp geldiklerinde ne yapacaklarını bilemiyor. Bizim yavaş yavaş kadınların camiye gelişlerini kolaylaştırmak, teşvik etmek ve rahat ibadet etmelerini sağlamak için her türlü imkanı hazırlamamız gerekiyor.
'DİNİ PROGRAMLARDA REYTİNG İÇİN KİTLELERİ ALDATMAMALIYIZ'
* Televizyonlarda hocaların şov adamı olarak görüldüğü performansa dayalı kimi dini programlar var. Halkta da karşılık bulan bu programlara nasıl baktığınızı merak ediyorum...
Bu konuda iki önemli sorunla karşı karşıyayız. Birincisi gerek camii içinde gerek televizyonlarda doğrudan kitlelere ulaşabilecek, bilhassa genç kuşaklara hitap edebilecek bir anlatım dili bulmakta güçlük çekiyor olmamız. Bu konuda Diyanet olarak da zorlandığımızı öz eleştiri olarak ifade etmek durumundayım. İkincisi, televizyon ekranlarında kullanılan popüler dil ve üslup sorunu. Fon müziği eşliğinde dinin mateme dönüştürülerek anlatılması, dinin abartılı kıssa ve hikayelere indirgenmesi, sevap ve günah kavramlarının dinin gerçekliğinden koparılarak sunulması ve zaman zaman mecazların hakikate dönüştürülmesi bu popüler dil ve üslubun başlıca sorunları.
* İzlediğinizde sizi rahatsız eden hususlar oluyor mu?
Bu hizmeti yerine getiren hocaların iyi niyetinden şüphe etmiyorum. Eksik kaldığımız bazı hususlarda diyanete yardımcı dahi oluyorlar. Ancak medyanın imaj, reklam ve propaganda dili ile dinin davet, irşat ve tebliğ üslubu arasında büyük uçurumlar söz konusu. Dinin hakikatiyle bağdaşmayan bu üslubu yeniden ele almak gerekiyor. Diyanet olarak son iki yılda ramazanda yapılan iftar ve sahur programları ile ilgili iki araştırma yaptırdık. Bunlar toplumun dini bilgi konusundaki ihtiyacı ile söz konusu programlarda sunulan bilginin örtüşmediğini gösteriyor. Duygulara hitabın, akla hitabın çok önünde olduğu görülüyor. Halbuki bu programlarda konu seçimi çok önemlidir. Dini bir pazar ve haşa bir meta haline getirmemeliyiz. Dini anlatırken dine haksızlık yapmamalıyız. "Reyting bunu gerektiriyor " diyerek buna teslim olmamalıyız.
'SAHTE 'AZADİ' SLOGANINA KANMAYIN' DEDİM
* Güneydoğu'da kimi camilerde Kürt cemaatin fazla politikleştiği gerekçesiyle hutbelerden rahatsız olduğu iddiası var. Size yansıyan şikâyetler var mı?
Bizler Camileri devlet dairesi olarak göremeyiz. Camiler Allah'ın evidir ve camii kuşatan ve toplayan demektir. Burada kullandığımız dil her mümini kuşatmalı, hiç kimseyi ayrıştırmamalıdır. Bu husus diyanetin en hassas olduğu konulardan birisidir. Dinin dili her türlü siyasetin üstünde ve her türlü ideolojinin dışında olmalıdır. Bu konuda en küçük bir rahatsızlığı dikkate alıp değerlendiriyoruz. Zaman zaman yaşadığımız bazı tikel hadiseler topluma yanlış aksettirilmektedir. Mesela Ankara'da meydana gelen korkunç patlamada onlarca masum insan hayatını kaybettiğinde Türkiye genelinde okunan hutbede bu masum insanlara rahmet dilemememizden birileri rahatsız oluyorsa, kendi zihniyetlerinde bir problem var demektir. Onun dışında biz toplumun tamamını kuşatan bir dil kullanma konusunda ısrarcıyız.
* Güneydoğu'da Kürtçe hutbe okumanız ve Kürtçe mesajlar yayınlamanız nasıl karşılanıyor?
Kürtçe hutbe okumadım ama hutbe içinde Kürtçe bazı mesajlar verdim. Cizre'de, Silvan'da ve Diyarbakır Ulucami'de hutbelerin sonunda birkaç cümle de olsa da Kürtçe mesajlar verdim. Bilhassa Cizre'de havaalanından Ulucami'ye doğru giderken örgütün duvarlara "Biji Azadi" yani ‘Yaşasın özgürlük' diye yazdığını gördüm. Hutbeden Kürtçe "Bu sahte "azadi" sloganlarına kanmayın" dedim. "Zira bizi tarih boyunca kardeş kılan yüce değerleri kaybedince imanımızı ve İslam'ımızı kaybedince kimse özgür olamaz" dedim. Kur'an her dili Allah'ın ayeti kabul eder. Ancak dil, kalbin tercümanıdır. Kalp imanı ve hakikati kaybettikten sonra dil konuşacak bir şey bulamaz, doğruyu ve hakikati konuşmayan dil ne işe yarar.
'YAŞADIĞIMIZ SORUNLARIN TEMELİNDE FİLİSTİN MESELESİ VAR'
* Türkiye'nin Sünni çizgide bir dış politika izlediğine dair eleştiriler yapılıyor. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Coğrafyamızı kuşatan mezhepçilik hareketlerinden en büyük zararı gören Türkiye'nin kendisidir. Ülkemizin mezhepçi politika uyguladığına dair iddiada bulunmak doğru değildir. Tarihten devraldığımız miras, daima İslam'ın medeniyetler kuran anayolunu yol olarak kabul etmiştir. Bu anayol herhangi bir mezhebin dar kalıplarına sığmaz. Din vahye dayanan ilahi bir nizamdır. Mezhepler ise dini anlamamızı sağlayan beşeri mekteplerdir ve bu müesseseler ilahi hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Bu, mezheplerin anlamsız olduğu anlamına gelmez. ‘Mezhepçilik yapmayın' demek, ‘mezhepleri reddetmek' demek değildir.
* Atatürk Havalimanı'ndaki saldırıyı İsrail ve Türkiye'nin ilişkilerinin düzelmesine bağlayanlar oldu, buna nasıl bakıyorsunuz? İHH ve Mavi Marmara tartışmasına ne diyorsunuz?
Kübra Hanım, biz bu acıları ilk defa yaşamıyoruz. Daha önce Ankara'da, İstanbul'da ve birçok yerde buna benzer büyük acılar yaşadık. İnşallah bir daha yaşamayız diye dua ediyorum. Ancak bölgemizde yaşadığımız pek çok sorunun temelinde Filistin'de yaşanan haksız işgallerin bulunduğunu unutmamalıyız.