CHP bağlantılı üreticiler, Atatürk'ün eroinle mücadelesi

Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, satışı ve maruziyeti toplumun kanayan yaralarından birisi olarak karşımıza çıkıyor.

Uyuşturucu kullanımının liselere kadar inmesi ve dönen kara para trafiği suç örgütlerinin ilgisini çekiyor.

Bağcılar, Esenyurt, Maltepe, Gaziosmanpaşa gibi yoğun nüfuslu ilçelerimizin bazı semtlerini mesken tutan çeteler esrar, eroin ve metamfetamin gibi zehirli maddelerin gençler arasında hızla yayılmasında etkili olmaktalar.

2021 yılında İçişleri Bakanlığı esasen uyuşturucu trafiğine büyük bir darbe vurmuştu; fakat Türkiye; Afganistan, Myanmar ve Suriye’de üretilen uyuşturucunun Avrupa’ya satışı noktasında transit ülke olması mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Türk polisi ve askeri bu anlamda yalnızca Türk mafyası ve çeteleri ile değil; Rus, İtalyan ve Balkan mafyaları ile de eş zamanlı mücadele etmek zorunda kalıyor.

Hatırlanacağı üzere Rusya’nın en büyük uyuşturucu mafyası olan Thieves in Law’ın lideri konumundaki Shamil Amirov Türk polisi tarafından yakalanmıştı. Yalnızca Avrupa dahi değil, Uzak Asya uyuşturucu pazarını elinde tutan Comanchero çetesi lideri Hakan Ayık da Türk polisi tarafından yakalanmıştı.

Polisimiz ve yargımız narkotik anlamda elinden gelen mücadeleyi verse de eskilerin bir sözü var “gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendikten sonra baştan aşağı yanlış gider.” Ne yazık ki Türkiye’nin narkotik mücadelesi Cumhuriyetin ilk yıllarında yanlış kurgulandığı için bugün Türkiye tüm dünyanın uyuşturucu trafiğinin merkezlerinden birisi konumundadır. Vahşi kurdun dişlerine bir kez kan değdikten sonra onu ehlileştirmek kolay değildir.

Ne yazık ki uyuşturucu pazarı, sıcak parası ve çalışma metodolojisi zamanında bizzat CHP hükümetleri tarafından desteklenmiş olması nedeniyle bu cerahat toplumun içinden söküp atmak kolay değil. İstanbul kurulan eroin fabrikaları ile dünyaya uyuşturucu sevk eden kentlerden ne yazık ki birisiydi.

Gelin bu tuhaf hadiseye yakından beraber bakalım…

Lozan temsilcimiz en büyük yasal uyuşturucu baronuydu

Hasan Saka, yaklaşık 33 sene TBMM’de vekillik yapmış, Lozan heyetinde Türkiye’yi temsil eden önemli isimlerden birisiydi.

Ekonomi Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Meclis Başkanlığı hatta Başbakanlık görevlerini üstlenen Hasan Saka; İsmet İnönü’nün vazgeçilmez kurmayları arasındaydı.

Saka’nın bir diğer özelliği ise CHP’nin yasal ve en büyük uyuşturucu baronu olmasıydı.

Eroin birçok tıbbi alanda kurulsa da yasadışı uyuşturucu madde olarak kullanımı daha 1924 senesinde Cenevre Sözleşmesi ile yasaklanmıştı; fakat Türkiye bu sözleşmeye imza atmayarak bu zehri dünyaya pazarlayacak fabrikaları resmen kurma yoluna gitti.

Bu fabrikalar CHP hükümetinin nezaretinde kurulsa da fabrikaları açanlar Türkiye’deki gayrimüslimler ve yabancı yatırımcılar oldu. Bunların ilki Japon-Ermeni ittifakıyla kuruldu. Seçilen isim ise son derece manidardı: Oriental Products Company.

Oryantalizmin hayal âleminde harem ve uyuşturucu ile kurulan fantezilerine müsemma bu şirket, tuhaftır, Japon sermayesiyle kuruldu. Şirketin yönetimi ise yerli ortak olarak Ermenilere bırakıldı. Burada üretilen eroin Çin, Japonya ve Avustralya gibi uzak Asya pazarına hizmet etti.

Bu şirketin arkasında ise Japon mafyası Yakuza bulunmaktaydı.

Yakuza mafyası kimlerdir?

Yakuza denilince tuhaf dövmeli adamlar ve kesik parmaklar ilgili anlatılagelen şehir efsaneleri akıllara gelir.

Oysa Yakuzalar kendilerini uzun süre önce faaliyetlerine son verilen Samurayların devamı olarak görür. Etki alanını Japonya ile sınırlı görmemek gerekir; Japonya hinterlandının ötesinde Pasifik’teki birçok ada ve ABD’de önemli bir güç alanına sahiptirler.

Yakuza’nın palazlanması Japonya’nın 1945 sonrası ABD tarafından işgal edilmesi ile doruğa ulaşır. Ülkede meydana gelen otorite boşluğundan yararlanan çeteler ABD’li işgal güçleri ile yazılı olmayan bir anlaşma yaparak işgalciler lehine halkı sindirir. Merkezi otoritenin dağıtılması ve asayişi sağlayacak kolluk kuvvetlerinin bulunmaması Yakuza çetelerinin gıda pazarını, ticareti ve Japon sanayisine kaba jargonla bir bir çökmesine neden olur.

ABD’li birlikler bu süreçte çetelere el altından ciddi silah sevkiyatı yaparak halkın dikkatini işgal kuvvetlerine yönlendirmesini engellemeyi başarır.

Çoğu kişi Japonya’nın yaşadığı felaketleri atom bombası faciası ile sınırlı düşünür. Oysa General Douglas MacArthur, 1945’te anakaraya adımını attıktan sonra asıl felaket başlar. İşgal sonrası yalnızca Tokyo’da bombalanan bina (ev, sanayi tesisleri ve ordu karargâhları…) 1 milyon civarında olduğunu yazar. Bu dönemde Tokyo’da bulunan yapı sayısı ise 1.6 milyon civarındadır. Denilebilir ki Tokyo’nun üçte ikisi işgal sonrası imha edilmiştir.

General Douglas MacArthur’un bir diğer önemli hedefi Japon milliyetçiliğini ortadan kaldırmaktı. Başkan Roosevelt, Japon İmparatorluğunun biran evvel ortadan kaldırılarak ülkenin baştan dizayn edilmesini istiyordu; ama ülkedeki kurumların direnç göstermesi üzerine izzetli davranan Japon bürokrat ve iş insanlarını tabir-i caiz ise Yakuza ile yola getirilmesine karar verildi.

İşte tam bu noktada Yakuza basit bir yeraltı örgütlenmesi olarak görülemez. Japon siyasetini dizayn etmek için işgal kuvvetleri tarafından desteklenen kökü dışarda bir işgal aygıtı olarak güç kazanmıştır. Bu tür yapılar taşıdıkları etiketi gizlemek adına, dünyanın diğer bölgelerindeki yer altı örgütlenmelerinde olduğu gibi, milli ve manevi unsurları kendilerine perde olarak kullandılar. Tam bu noktada Yakuza, Samuray geleneğini önemli bir kimlik unsuru olarak ele aldılar ve kullandılar.

İşgal güçleri bir yandan Yakuza’yı palazlandırırken öte yandan “New Yen” ismi verilen zenginler türeterek Japon burjuvasını kontrolü altına almayı başarır. İlerleyen zamanlarda Yakuzalar görevlerini daha sistematik yapmaları adına birer birer New Yen Zenginlerinin kontrolü altına girmeye başlar.

Yakuza’nın gücüne güç katan bir başka olay ise angokujinlerin yükselişidir. Angokujinler, Japonya’ya yerleşmiş Çinli ve Korelilere verilen genel isim olarak değerlendirilebilir. Japon bürokrasisi ve ekonomisinde güçlü bir etki alanına sahip angokujinler işgalci ABD güçleri tarafından ciddi bir biçimde desteklendi. Japonya’da tüm yeraltı işlerini ele geçirmeyi başaran angokujinler Japon polisini etkisiz kılmayı başardı.

Japon polisi, angokujinler ile mücadele edemeyeceğini anladığından çareyi Yakuza’nın kapısını çalmakta buldu. Bu gelişmeler sonrası zaten angokujinlerle güç mücadelesi içerisinde olan Yakuza, angokujinlere savaş ilan etti.

Angokujinlerin Tokyo’nun ortasında ve Japon İmparatorunun sarayı önünde geçit töreni yapacak kadar güçlenmesi tüm ülkede rahatsızlık nedeniydi. 1946 yılında Yakuza, çoğunluğu Tayvanlılardan ve Korelilerden oluşan angokujinlere yönelik büyük bir bombalı saldırı gerçekleştirdi.

Bu saldırı sonrası halkın Yakuza’ya olan bakış açısı hızla değişmeye başladı. Savaş kısa sürede tüm Tokyo’ya yayıldı. Okul kenarları, pazar yerleri ve sokaklar Yakuza ile angokujinlerin kanlı savaşına tanık oluyordu. Kullanılan silahlar ise dehşet verici idi. Savaş sonrası Japon ordusundan ele geçirilen uçaksavarlar, patlayıcılar ve hatta atıl durumdaki savaş uçaklarının dahi tamir edilerek çete savaşlarında kullanıldığına şahit olunuyordu.

ABD’lier tam olarak ne başlattıklarından habersiz bir şekilde olayı “Koreli Sorunu” şeklinde basit bir problem olarak dünyaya bildirip geçiştiriyordu. Yakuza liderlerinden Ando-gumi bir yandan bu büyük savaşta hızla büyürken öte yandan bir inşaat devine dönüşerek Japon ekonomisi içerisinde de önemli yer edinmesi diğer Yakuzaların hızla şirketleşmesini sağladı.

Bugün dahi Japonya’nın en büyük şirketleri ya Yakuza tarafından kurulan şirketlerdir yahut hala yönetiminde etkindirler.

Atatürk bu rezalete bir son verdi

Türk politikacıları işin içinde bu uyuşturucu işinden iyi para kazanınca iki fabrika daha kuruldu; ama bütün dünya Türkiye hükümetinin bu tavrı karşısında sert tedbirler aldı.

Türk bayrağı taşıyan gemilerimiz dünyanın dört bir yanında kısıtlanıyor ve Türk pasaportuna kriminal bir muamelede bulunuluyordu. Türkiye’ye yönelik amborgo ve boykot kararları pek çok ülkenin meclisinden süratle geçiyordu.

1932 yılında Milletler Cemiyeti bir rapor yayınlayarak Türkiye’yi dünyanın uyuşturucu başkenti ilan etmişti.

Nihayet ABD sert bir Nota vererek Türkiye’yi tehdit etti. Bu vaziyet karşısında rahatsız olan Atatürk, partililerin tüm itirazına rağmen derhal fabrikaların kapatılmasını emretti. Bunun için mecliste bir yasa hazırlanmasına karar verildi; ama ilgili yasa meclisten bir türlü geçmiyordu çünkü Türkiye’nin en büyük uyuşturucu baronu Hasan Saka aynı zamanda TBMM Başkanıydı.

Atatürk talimatını 1931 yılında vermesine rağmen fabrikalar ancak 1933 yılında tam anlamıyla kapatıldı. CHP iktidarında uyuşturucu pazarı öylesine büyümüştü ki uluslararası kuruluşların iddiasına göre dünyaya sevk edilen uyuşturucuların %60’ı Türkiye’de üretiliyordu.

Velhasıl gömleğin ilk düğmesi bu şekilde atıldığını düşündüğümüzde bugün polisimizin ve yargımızın insanüstü mücadelesine saygı duymak gerekir.

Haberleri