Derinden derine işliyordu, gün yüzüne çıktı. Birileri bizim tarlayı sürmüş... Yahu şu ilahileri, camilere ne sokuyorsunuz; defedin hepsini demiş. Hoca taifesi de aldığı bu yol göstermeye uygun altyapıyı kurarak yola çıkmış. Ramazan başlarken daha sessizce, cümle aralarına sıkıştırılmış olarak ifade edilenler, perde yükselterek farklı ağızlarla yoluna devam etti...
"Eskilerin bidatleri bize sevap oldu"
diyor ebu Talip el-mekki. Bunu ifade etmesinin altındaki gerçek de Peygamber sav mescidinin taşlı ve topraklı olması. Yani Peygamberin mescidinde halı, kilim vesair olmadığı gibi hasır da yoktu. Toprağa secde edilirdi. Sünni mezheplerde ve Caferiyye de (yani şia) dahil secde toprağadır. Yani İslam dinine göre gerçek secde toprağadır.
Meşhur zalim Haccac, bütün mescitleri hasırla kaplatınca bu bidati birçok alim reddetti.
"Hasır kaplı yerde namaz kılın ama siz kaplamayın"
diyen de oldu. Kur'an hareke ve noktalanınca da,
"harekeli ve noktalıdan okuyun ama siz noktalamayın"
da dediler. İş, ibn Abbas ra'nın
"hiç bir yıl yoktur ki bir sünnet kaybolmasın; onun yerine bir bidat geçmesin"
sözünde tam anlamını buldu. Bazı alimler, bidat-ı hasene (güzel bidat) tabirini ortaya sürdü. Yani
dini zedelemeyen tam tersine pekiştiren yenilikler güzeldir
dediler.
Aslında fiziki anlamda maddi planda dindeki ilave ve güzelleştirmeler mümkün. Ancak, manevi anlamda yeni bir şey söylemek için Kur'an-ı Kerîm yeniden yorumlayabilecek, Hz. Muhammet'ten sav daha üstün birisinin gelmesi lazım ki bu da mümkün olmadığından O'nun yorumlarına göre amel edilir. Yani camiye kilim sermeniz, namaz sonunda ve daha başka yerlerde tespih çekmeniz, hatta zikirmatik kullanmanız va daha bir çok şey ibadeti kolaylaştırdığından sevaptır.
90 yıldır ülkemizde olan ve gerek bazı hocaların gerek bazı ilahiyatçıların yapmak istediği şu: Sanki Peygamber-i Zişân Efendimizden, Sahabe-yi İkram'dan, Selef-i Salihîn'den, teba-i tabiîn'den, Ulema-yı Müctehiddîn'den, Meşâyıh-ı Kirâm'dan daha büyük imişler gibi dinin manevi dünyasını değiştirmek, maddi dünyasını da yıkmak... Ağızlarından zehirli bal damlayan bir sürü zevât...
Gelelim İlahileri camiye sokmama meselesine:
Peygamber Efendimizin mescidinde ilahi okunmuştur ve okuyucuların başı da bizzat Sermüezzin Bilal-i Habeşî ra'dır. Onun dışında da efendimize şiir ve ilahi okuyan birçok kimse vardır. Okumalarını Efendimizin bizzat talep ettikleri de bulunmaktadır. "erihnâ ya Bilal" (bizi ferahlandır) sözü meşhurdur. Anlamı okunacak medayıh ya da ilahi ile bu dünya işlerinden kopalım'dır. Bunun anlamı ise ancak kalbinden bîhaber olmayanlaradır. Yani İlahi okumak bidat filan olmadığı gibi Allah için olduğundan sevaptır.
Bu bağlamda makamla ilahi okuması bütün İslam aleminde tekkelerden camilere, mescitlerden zikir meclislerine kadar her tarafta icra edilmektedir.
Makamla icra Kur'an-ı Kerim için de geçerlidir. Ancak bazı zevat adlarını bilmediği için Kur'an tilavetinin de makamla yapıldığını bilmemektedir.
İlahî, nefes, manzume, mevlîd-i şerîf vesaire İlham-ı İlahî çerçevesince yazılmış eser demektir. İnsanların kalplerini yumuşatmak, onların nefislerini tezkiye etmek, kalplerini tasfiye etmek gibi amaçlara yöneliktir.
Mûsıki, bir ahenktir. Yalnız insan değil her türlü hayvanatın da anladığı bir dildir. Arap dili için ise daha fazla anlam derinliğine sahiptir.
İlahîler, sanattır, hikmettir, aşktır, irfandır. İslam dünyası bunlardan mahrum ve mahzundur. Anadolu insanı bu irfana düşkündür. Bu kampanya tutmaz. Halk, ilahisini okur, mevlidini dinler, türbesini ziyaret eder. Bu, imanının bir göstergesidir.
Hz. İsa, dinin sadece zahirinde kalmış, kalp alemine dalamamış hoca ve alimler için şöyle demektedir:
"Onlar suyun önünü kesen kayalara benzerler; ne sudan yararlanırlar, ne de başkasının yararlanmasını isterler..."