Türkiye son 25 yılda tarihsel önemde bir toplumsal dönüşüm yaşadı. Daha önce merkezin imkânlarına sınırlı ölçüde erişebilen geniş kitleler eğitim, sağlık, şehirleşme, istihdam ve artan refah üzerinden merkeze taşındı. Milyonlarca insanın hayatına doğrudan dokunan, fırsat alanlarını genişleten ve toplumsal hareketliliği hızlandıran bu büyük kitleselleşme, hem ölçeği hem de gerçekleşme hızı dikkate alındığında son derece değerli bir kazanımdır. Türkiye bu dönemde yalnızca ekonomik olarak büyümedi; toplumsal yapısı, insan kaynağı, beklentileri ve gelecek tasavvuru bakımından da köklü biçimde değişti. Dolayısıyla son çeyrek yüzyılda yaşananları sadece ekonomik göstergeler veya kamu hizmetlerindeki kapasite artışı üzerinden değerlendirmek, bu büyük dönüşümün toplumsal anlamını yeterince kavrayamamak anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan, böylesine büyük ve hızlı dönüşümlerin öngörülmeyen sonuçlarının ortaya çıkması da şaşırtıcı değildir. Nitekim daha önceki yazılarımda, geniş kitlelerin merkeze taşınmasıyla birlikte aile, mahalle, geniş aile ve geleneksel dayanışma ağları gibi kritik koruyucu mekanizmaların aynı ölçüde yeni toplumsal ekosisteme taşınamadığını vurgulamıştım. Hatta bu mekanizmaların önemli ölçüde örselendiğine, sivil alanın daralmasının da bu kaybı derinleştirdiğine dikkat çekmiştim. Böylece ekonomik ve toplumsal imkânları genişleyen birey, paradoksal biçimde, kendisini koruyan ve zor zamanlarda ayakta tutan, yani dayanıklılığını artıran toplumsal bağların zayıflaması nedeniyle daha yalnız ve kırılgan hâle geldi. Ayrıca, kitleselleşmeyi daha önce tamamlamış çoğu ülkede bugün yaşandığı gibi eğitimin yukarı doğru toplumsal hareketliliğin en güçlü kanalı olacağına ilişkin meritokratik vaadin günümüzde artık zayıflamış olması ve dolayısıyla geleceğe duyulan güvenin zayıflaması, bu kırılganlığı daha da artırmıştır.
Gelinen noktada, bu büyük dönüşümün üzerinde yeterince durulmayan bir başka sonucunu da tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü son zamanlarda farklı alanlarda ortaya çıkan sorunlar, yalnızca toplumsal yapının değil, bu yeni toplumsal yapıyı yönetmekle sorumlu kurumların da önemli bir uyum sınavıyla karşı karşıya olabileceğini düşündürüyor. Okullarda yaşanan şiddet olayları, akran zorbalığı, gençlerin karşı karşıya kaldığı bağımlılık riskleri, finansal piyasalarda gündeme gelen fonlarla ilgili sorunlar ve yatırımcıların korunmasına ilişkin tartışmalar ilk bakışta birbirinden oldukça farklı meseleler olarak görünüyor. Elbette her birinin kendine özgü nedenleri ve çözüm yolları bulunuyor. Ancak bu olayların arkasında daha genel bir yapısal mesele olup olmadığını da sormamız gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizin toplumsal ve ekonomik ölçeği hızla büyürken, bu büyümenin ortaya çıkardığı yeni karmaşıklığı yönetme kapasitemizde bir değişiklik oldu mu?
Bu soru önemlidir. Çünkü ülkemizin son 25 yıldaki dönüşümü yalnızca daha fazla insanın eğitim, sağlık, istihdam ve finansal hizmetlere erişmesi anlamına gelmiyor. Ayrıca toplumsal ilişkilerin ölçeği, yoğunluğu, çeşitliliği ve karşılıklı bağımlılığı da değişti. Eğitim sistemi büyürken yalnızca öğrenci sayısı artmadı, okulların karşı karşıya kaldığı sosyal ve psikolojik sorunlar da çeşitlendi. Finansal piyasalar genişlerken yalnızca yatırımcı sayısı artmadı; finansal araçların karmaşıklığı, risklerin yayılma hızı ve denetim ihtiyacı da büyüdü. Şehirler genişlerken yalnızca şehirlerdeki nüfus artmadı; insanların birbirleriyle, kamu kurumlarıyla ve toplumsal çevreleriyle kurdukları ilişkilerin niteliği de değişti. Böylesi bir köklü dönüşümle eş zamanlı derinleşen dijital teknolojilerin hayatın hemen her alanına nüfuz etmesi bu bağlamdaki toplumsal değişimlerin hızını ve etkisini daha da artırdı. Kısacası, ülkemiz yalnızca niceliksel olarak büyümedi; niteliksel olarak da farklı bir toplumsal evreye geçti.
Ancak, bir sistemin daha fazla insana hizmet verebilmesi ile daha karmaşık toplumsal ilişkileri yönetebilmesi aynı şey değildir. Türkiye ilk konuda son 25 yılda tarihi bir başarı elde etti. Ancak ikinci konuda da ne durumda olduğumuzu değerlendirmek, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunları anlamak bakımından giderek daha önemli hâle geliyor. Örneğin eğitim sistemini düşünelim. Son 25 yılda eğitime erişimin yaygınlaştırılması, okullaşma oranlarının yükseltilmesi, derslik ve öğretmen sayısının artırılması, özellikle daha önce eğitim imkânlarından yeterince yararlanamayan kesimlerin sisteme dâhil edilmesi büyük bir kurumsal kapasite gerektiriyordu. Türkiye bu alanda çok önemli başarılar elde etti. Ancak bugün eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı sorunlar artık farklılaştı. Dolayısıyla, okullarda yaşanan şiddet, akran zorbalığı, dijital bağımlılık, öğrencilerin psikolojik kırılganlıkları, aile-okul ilişkilerindeki değişim ve çocukların sosyal çevrelerinde karşılaştıkları riskler, çok daha karmaşık bir sorun alanına işaret ediyor.
Üstelik bu sorunların önemli bir kısmının kaynağı doğrudan okulun kendisi de değil. Aile ilişkilerindeki dönüşüm, dijital platformların etkisi, mahalle ve sosyal çevredeki değişimler, ekonomik ve psikolojik baskılar okul ortamına taşınıyor. Dolayısıyla okulda görünür hâle gelen bir sorunun çözümünü yalnızca eğitim sisteminin geleneksel araçlarından beklemek haksızlık olacaktır. Millî Eğitim Bakanlığının yanında aile, sağlık, sosyal hizmetler, güvenlik ve yerel yönetimlerin de ortak bir anlayış içerisinde hareket etmesi gerekiyor. Burada artık mesele yalnızca kurumların kendi görevlerini yerine getirmesi değil, farklı kurumların aynı toplumsal sorunu birlikte anlayabilmesi ve yönetebilmesidir.
Benzer bir durum finansal piyasalarda da görülebilir. Ekonomik büyüme ve finansal araçlara erişimin yaygınlaşması, daha fazla insanın tasarruflarını değerlendirebilmesi bakımından önemli bir gelişmedir. Ancak finansal sistemin genişlemesi, yatırımcıların korunması, finansal okuryazarlığın geliştirilmesi, piyasa manipülasyonlarının önlenmesi, risklerin erken tespiti ve denetim kurumları arasında etkili bilgi paylaşımı gibi yeni sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Finansal piyasalarda ortaya çıkan her sorunu aynı nedene bağlamak elbette doğru olmaz. Ancak sistem büyürken bu büyümenin ortaya çıkardığı yeni riskleri öngörecek ve yönetecek mekanizmaların da gözden geçirilmesi gerekiyor.
Bu iki örnek arasında ilk bakışta doğrudan bir bağlantı bulunmayabilir. Fakat her ikisi de yeni toplumsal evrede sorunların giderek çok boyutlu hâle geldiğine işaret etmektedir. Sorunların ortaya çıktığı alanlarla bu sorunları doğuran nedenlerin bulunduğu alanlar giderek birbirinden ayrışmaktadır. Dolayısıyla, sorunların ortaya çıktığı alanlardan onları besleyen daha derin toplumsal nedenlere doğru ilerlemek gerekiyor. İlerledikçe aslında sadece doğrusal neden-sonuç ilişkileriyle açıklanamayacak kadar karmaşık bağlantıların ortaya çıktığı görülmektedir. Sorunları yalnızca ortaya çıktıkları kurum veya sektör üzerinden değerlendirdiğimizde, onları doğuran daha derin toplumsal nedenleri gözden kaçırabiliyoruz. Okuldaki şiddetin nedenleri yalnızca okulda, gençlerin umutsuzluğunun nedenleri yalnızca istihdam piyasasında, ailedeki çözülmenin nedenleri yalnızca aile içerisinde bulunmamaktadır. Yeni toplumsal evrede sorunlar giderek daha fazla birbirleriyle ilişkili hâle gelmektedir. Bu nedenle yönetim anlayışının da yalnızca sonuçlara/sorunlara müdahale etmekten, sorunları ortaya çıkaran nedenler arasındaki ilişkileri anlamaya doğru genişlemesi gerekmektedir.
Hal böyleyken, kamu yönetiminde sorunları belirli kurumların görev alanları içerisinde tanımlama alışkanlığı hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor. Elbette kamu yönetiminin işleyebilmesi için görev ve yetki ayrımlarının bulunması zorunludur. Ancak günümüzün karmaşık toplumsal sorunlarında bu ayrımların etkili bir yatay koordinasyonla tamamlanması gerekiyor. Çünkü bir kurumun kendi görevini başarıyla yerine getirmesi, birden fazla alanı ilgilendiren toplumsal sorunun bütünüyle çözüldüğü anlamına gelmeyebiliyor. Dolayısıyla, yaşananlar ülkemizin büyük kitleselleşmesini mümkün kılan yönetim kapasitesi ile bu kitleselleşmenin ardından ortaya çıkan yeni toplumsal evreyi yönetmek için gerekli kapasitenin aynı olmadığını düşündürüyor. Birinci evrede temel mesele erişimi genişletmek, altyapıyı güçlendirmek, kamu hizmetlerini yaygınlaştırmak ve geniş kitleleri merkeze taşımaktı. Bu hedefler güçlü bir merkezi karar alma kapasitesi, kaynak seferberliği, etkili uygulama mekanizmaları ve dikey hiyerarşiyle önemli ölçüde gerçekleştirilebilirdi ve son 25 yılda bu gerçekleştirildi de.
İkinci evrede ise temel mesele artık yalnızca hizmet sunmak değil; farklı alanlarda ortaya çıkan riskleri önceden görmek, kurumlar arasında yatay koordinasyon kurmak, toplumsal değişimin işaretlerini doğru okumak ve sorunlar krize dönüşmeden müdahale edebilmektir. Birinci evrede başarı sağlayan yönetsel yöntemler, ikinci evrede de elbette önemini koruyor. Ancak bunların yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun mekanizmalarla tamamlanması gerekiyor. Aksi hâlde geçmişte büyük başarılar üreten kurumsal yapıların, kendi başarılarının ortaya çıkardığı yeni toplumsal gerçekliğe uyum sağlamakta zorlanması gibi ilginç bir durumla karşılaşabiliriz. Toplumsal yapı, teknolojiler, ekonomik ilişkiler ve bireysel beklentiler hızla değişirken kurumların işleyiş biçimleri, alışkanlıkları ve koordinasyon mekanizmaları aynı hızda dönüşmediğinde, toplumun ihtiyaçları ile kurumların bu ihtiyaçlara cevap verme biçimleri arasında bir mesafe, zamansal olarak bir gecikme oluşmaktadır. Bu kurumsal gecikme, aynı zamanda yönetsel karmaşıklık açığını da büyütebilmektedir. Kısacası, toplumsal sorunların karmaşıklığı ile yönetim sisteminin bu sorunları anlama, öngörme ve çözme kapasitesi arasındaki fark giderek artabilmektedir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka kritik mesele de liyakattir. Toplumsal ve ekonomik ölçeğin büyümesi, yalnızca kurumların sorunlara yaklaşım biçimlerinin geliştirilmesini, fiziksel ve teknolojik kapasitelerinin artırılmasını değil, aynı zamanda bu kurumları yöneten insan kaynağının niteliğinin de güçlendirilmesini gerektirmektedir. Özellikle sorunların giderek karmaşıklaştığı, farklı alanların birbirini daha fazla etkilediği yeni toplumsal evrede liyakat, yalnızca görevlere atamalarda gözetilmesi gereken bir adalet ilkesi değil, aynı zamanda yönetim kapasitesinin önceki dönemlere göre çok daha temel unsurlarından biri hâline gelmektedir. Çünkü karmaşık sorunları doğru tanımlamak, riskleri önceden görmek, farklı kurumlar arasında koordinasyon sağlamak ve değişen koşullara uygun politikalar geliştirmek, giderek daha yüksek düzeyde uzmanlık, analitik düşünme ve yönetsel yetkinlik gerektirmektedir.
Burada son 25 yıldaki büyük dönüşümün ortaya çıkardığı önemli bir imkânı da hatırlamak gerekiyor. Türkiye, eğitime erişimi yaygınlaştırarak ve yükseköğretim kapasitesini büyüterek tarihinin en eğitimli insan kaynağına sahip olduğu dönemlerden birine ulaştı. Bu kazanım, yeni toplumsal evrenin karmaşık sorunlarını yönetebilmek bakımından önemli bir avantaj sunmaktadır. Ancak bu avantajın gerçek bir kurumsal kapasiteye dönüşebilmesi, sahip olunan insan kaynağının liyakat esasına göre değerlendirilmesine, uzmanlığın karar alma süreçlerinde karşılık bulmasına ve kurumsal öğrenmenin güçlendirilmesine bağlıdır. Dolayısıyla yeni evrede temel meselelerimizden biri, yetiştirdiğimiz nitelikli insan kaynağının bilgi ve becerilerinden kurumsal karar alma süreçlerinde en etkili biçimde yararlanabilmektir.
Üstelik liyakat meselesi yalnızca doğru kişilerin doğru görevlere getirilmesiyle de sınırlı değildir. Kurumlarda uzman görüşlerinin dikkate alınması, farklı değerlendirmelerin rahatlıkla ifade edilebilmesi, kararların nesnel verilerle sınanabilmesi ve hatalardan öğrenilebilmesi de liyakat temelli bir kurumsal kültürün parçalarıdır. Erken uyarı mekanizmalarının etkili çalışabilmesi bakımından bu husus özellikle önemlidir. Çünkü bir soruna ilişkin risklerin önceden tespit edilmesi kadar, bu riskleri dile getiren uzmanların değerlendirmelerinin karar alma süreçlerine zamanında yansıtılması da son derece kritiktir. Dolayısıyla kurumsal uyum kapasitesini güçlendirmek, yalnızca yeni koordinasyon mekanizmaları oluşturmakla değil, aynı zamanda uzmanlığı, liyakati ve eleştirel değerlendirmeyi kurumsal işleyişin merkezine yerleştirmekle mümkün olacaktır.
Bu bağlamda liyakatin merkeze alınmasının dolaylı bir etkisi de toplumsal güven ve gelecek beklentileriyle ilgili alanda ortaya çıkacaktır. Büyük kitleselleşmenin en güçlü vaatlerinden biri, insanların nereden geldiklerinden bağımsız olarak eğitim, çalışma ve başarı yoluyla daha iyi bir geleceğe ulaşabilmeleriydi. Bu vaadin sürdürülebilmesi, sadece eğitim imkânlarının yaygınlaştırılmasına değil, eğitimle kazanılan bilgi ve becerilerin toplumsal hayatta adil biçimde karşılık bulmasına bağlıdır. Özellikle gençlerin kendi emeklerinin, yeteneklerinin ve başarılarının geleceklerini belirlemede etkili olduğuna inanabilmeleri, hem toplumsal hareketliliğin hem de kurumsal güvenin korunması açısından kritik önemdedir. Bu nedenle liyakat, bir taraftan yönetim sisteminin yeni toplumsal karmaşıklığa uyum kapasitesini güçlendirirken diğer taraftan bireylerin geleceğe duydukları güveni destekleyecektir.
Burada özellikle erken uyarı ve önleyici müdahale mekanizmalarının önem kazandığını düşünüyorum. Çünkü günümüz dünyasında başarılı bir yönetim sisteminin kapasitesi yalnızca ortaya çıkan krizleri çözebilmesiyle ölçülemez. En az bunun kadar önemli olan, krizlere yol açabilecek gelişmeleri zamanında fark edebilmesi ve gerekli tedbirleri önceden alabilmesidir. Elbette her krizi önceden tahmin etmek mümkün değildir. Ancak erken uyarıların sistematik biçimde değerlendirilmesi, birçok sorunun daha büyük toplumsal maliyetler üretmeden önlenmesine katkı sağlayabilir. Burada unutulmaması gereken husus, erken uyarı mekanizmalarının başarısının sadece risklerin tespit edilmesine değil, bu risklerin doğru değerlendirilmesine ve gerekli kararların zamanında alınmasına bağlı olduğudur. Kurumlarda uzmanlık bilgisi karar süreçlerine yeterince yansımıyorsa veya kurumlar arasında etkili bilgi paylaşımı sağlanamıyorsa, riskler önceden görülse bile bunların krize dönüşmesi engellenemeyebilir.
Bütün bu değerlendirmeler, daha önce üzerinde durduğum büyük kitleselleşmenin toplumsal sonuçlarıyla birlikte düşünüldüğünde daha da önemli bir anlam kazanıyor. Çünkü son 25 yıldaki büyük dönüşümün ardından yalnızca bireylerin değil, kurumların da yeni toplumsal gerçekliğe uyum sağlama ihtiyacı artık çok açıktır. Bir tarafta aile, mahalle ve geleneksel dayanışma ağlarının sağladığı koruyucu mekanizmaları zayıflayan birey bulunuyor. Diğer tarafta ise bu kaybı telafi edecek yeni koruma ve dayanışma mekanizmalarını geliştirmesi beklenen kurumlar yer alıyor. Geleneksel koruyucu bağların zayıflaması, bireyin karşılaştığı sorunlarda kamu kurumlarına duyduğu ihtiyacı artırmasına rağmen, kurumların yeni toplumsal sorunların karmaşıklığına uyum sağlamakta zorlanması durumunda bireyin kırılganlığı daha da derinleşecektir.
Sonuç olarak Türkiye, son 25 yılda geniş kitleleri merkeze taşıyarak tarihi bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirdi. Bu büyük başarının ardından şimdi yeni bir aşamadayız. İlk aşamada temel mesele milyonlarca insanı merkezin imkânlarıyla buluşturmaktı. İkinci aşamada ise merkeze taşınan bu büyük toplumu yeniden birbirine bağlamak, zayıflayan koruyucu mekanizmaları yeni koşullara uygun biçimde güçlendirmek, toplumsal dayanıklılığı artırmak, geleceğe güveni tahkim etmek ve bütün bunları gerçekleştirebilecek kurumsal uyum kapasitesini geliştirmek gerekiyor. Bu bakımdan önümüzdeki dönemin temel ihtiyacı, birinci evrede elde edilen büyük kazanımları ikinci evrenin gerektirdiği kurumsal dönüşümle tamamlayabilmeyi mümkün kılmaktır. Burada belki de en önemli zihniyet değişimi, yönetim kapasitesini yalnızca hizmet sunma ve sorunlara müdahale etme kapasitesi olarak görmemekten geçiyor. Yeni evrede yönetim kapasitesi, aynı zamanda toplumdaki değişimi okuyabilme, riskleri önceden fark edebilme, farklı kurumların bilgi ve imkânlarını ortak hedefler etrafında birleştirebilme ve toplumsal güveni güçlendirebilme becerisini de içermek zorundadır. Böyle bir yaklaşım, sorunlar ortaya çıktıktan sonra sürekli kriz yönetmek yerine, sorunların oluşma ihtimalini azaltan ve toplumsal dayanıklılığı artıran bir yönetim anlayışına geçişi gerektirmektedir.