Birkaç ay önce Ahmet Büyükgümüş’e bir dönercide rastladım. Kendisiyle konuşmadım; ancak hâl ve hareketlerini gözlemleme imkânım oldu. Güzel bir otomobile biniyordu ama şatafat yoktu. İyi giyinmişti fakat özenti hissedilmiyordu. Ağırbaşlı, kendinden emin, makamını bulunduğu ortama taşıma ihtiyacı duymayan bir insan izlenimi bıraktı. Uzun zamandır imkân buldukça takip ettiğim bu genç siyasetçiye ilişkin o kısa gözlem, zihnimde beklenmedik bir kapı açtı.
1988’de Ankara’ya geldiğim yıllara döndüm. Merhum Necmettin Erbakan Hoca’yla yakın çalışma ve teşrikimesai imkânı bulduğumuz günler, o günlerden bazı anekdotlar, yüzler ve konuşmalar gözümde canlandı. İnsanlığa hizmet etmek, kendi hâline razı olmak, başkasının hakkına göz dikmemek, siyaseti şahsi ikbalin değil ortak bir idealin aracı saymak… O hatıraların içinden geçen değerler bunlardı.
Elbette geçmiş kusursuz değildi. Ama insan bazen geçmişi özlerken bir dönemi değil, o dönemde inandığı değerleri özler. Bir dönercideki birkaç dakikalık gözlem kimsenin karakteri hakkında kesin hüküm vermeye yetmez. Yine de o gün kendime şu soruyu sordum: Biz siyasetin imkânlarına kavuşurken, siyasete başlarken taşıdığımız ideallerin ne kadarını kaybettik?
AKP’LİLER VE AK PARTİLİLER
Burada kullandığım “AKP’liler” ile “AK Partililer” ayrımı bir üyelik kaydı veya herkesi içine alan bir sınıflandırma değil; iki siyaset anlayışını anlatan eleştirel bir ayrımdır. Bir tarafta iktidara yakınlığı servet, nüfuz ve imtiyaz edinme fırsatı olarak gören zihniyet; diğer tarafta siyaseti hizmet, adalet ve toplumsal sorumluluk olarak anlamlandırmaya çalışan insanlar var. Bu iki tutum yalnızca AK Parti’ye özgü değil; bütün siyasi yapılarda görülebilir.
Bir hareketin asıl sınavı rakipleriyle mücadele ederken değil, iktidarın nimetleriyle karşılaştığında başlar. Üç Y ile, yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele iddiasının zaman içinde nasıl korunduğu da bu yüzden sorgulanmalıdır. Uzun iktidar dönemlerinin ürettiği alışkanlıklar, kadroların yenilenmesinden daha derin bir muhasebeyi gerektirir.
METAL YORGUNLUĞUNDAN AHLAKİ MUHASEBEYE
“Metal yorgunluğu” yalnızca kişilerin ve teşkilatların yorulmasını mı anlatır? Ya siyasetin ahlaki enerjisi de aşınıyorsa? Fon işlemlerine ve siyasi ilişkiler ağına dair kamuoyuna yansıyan iddialar, kayırmacılık tartışmaları, servet ve kamu gücü arasındaki sınırın bulanıklaşması bu soruyu kaçınılmaz kılıyor.
Elbette iddia mahkûmiyet değildir; suçluluk ancak hukuk içinde saptanır. Fakat siyasi sorumluluk ceza sorumluluğundan ibaret de değildir. Bir işlemin suç oluşturmaması, onun mutlaka etik olduğu anlamına gelmez. Şeffaflık, liyakat, çıkar çatışmasının önlenmesi ve kamu kaynaklarının hesabının verilmesi bir siyasi hareketin kendisine uygulaması gereken ölçülerdir. Hukukun suç saymadığı her davranışı vicdan meşru saymak zorunda değildir.
ERBAKAN İDEALİZMİ, ERDOĞAN PRATİĞİ VE AŞILMASI GEREKEN MİRAS
Ahmet Büyükgümüş’ün temsil ettiği kuşağa dair merakım burada başlıyor. Erbakan’ın siyasi idealizmi ile Erdoğan döneminin iktidar ve yönetim pratiği aynı tarihsel çizginin iki farklı tecrübesi olarak okunabilir. Birinde inanç, teşkilatlanma, dayanışma ve büyük bir toplumsal iddia; diğerinde seçimler, devlet yönetimi, altyapı, dış politika ve uzun iktidarın bütün başarılarıyla çelişkileri var.
Ama yeni kuşak bu iki tecrübeyi yalnızca tekrar etmek zorunda mı? İslam siyaset tarihinin birikimi de dâhil, geçmişin kazanımlarını eleştirel akılla değerlendirmek ve gerektiğinde aşmak mümkün değil mi? Burada “aşmak”, inkâr etmek değildir. Tarihi bir kutsal kalıp hâline getirmeden, onun içinden bugünün insanına daha fazla adalet ve özgürlük sağlayacak ilkeleri çıkarmaktır.
Post-Millî Görüş, post-Erbakan, hatta düşünsel anlamda post-Erdoğan diyebileceğimiz bir siyaset imkânı tam da budur: Kişilere düşmanlık etmeden kişileri aşabilmek; mirasa saygı gösterirken onun yanlışlarına itiraz edebilmek. Yeni bir teşkilat anlayışı, eski kadroların genç yüzlerle sürdürülmesi değil, hesap verebilirliğin yeniden kurulması olmalıdır.
DİJİTAL ÇAĞDA MÜMİN ADALETİ
Asıl büyük sorum daha ileriye uzanıyor: Erbakan idealizmi, Erdoğan pratiği ve İslam siyaset tarihinin bugüne kadarki kazanımları birlikte değerlendirilerek, dijital çağa uygun yeni bir mümin adaleti ve paylaşım anlayışı kurulabilir mi?
Benim “mümin adaleti”nden anladığım, yalnızca aynı inancı taşıyanların hakkını gözetmek değildir. İnancın insanı yükümlü kıldığı bir adaletin, inancı ne olursa olsun herkes için geçerli olmasıdır. Müminin sınavı, kendi çevresine ayrıcalık sağlamak değil, kendisine uzak olanın da hakkını savunabilmektir.
Dijital çağ bu sorumluluğu hem ağırlaştırıyor hem de yeni imkânlar sunuyor. Kamu harcamalarının izlenebilirliği, açık veriler, algoritmik kararların denetlenmesi, dijital ekonomide emeğin karşılığı, teknolojik servetin paylaşımı, gençlerin fırsat eşitliği ve kişisel verilerin korunması artık adaletin somut alanlarıdır. Yeni bir siyaset, sadakayı konuştuğu kadar vergide adaleti; hayrı konuştuğu kadar kamu ihalesinde şeffaflığı; kardeşliği konuştuğu kadar farklı düşünene eşit hukuku savunmalıdır.
İslam tarihinden devralınacak en değerli şey, eski iktidar biçimlerini bugüne taşımak değil; adalet, emanet, istişare ve kul hakkı ilkelerini çağın kurumlarına tercüme edebilmektir. Paylaşım da yalnızca zenginin cömertliğine bırakılmamalı; hakkaniyetli kurallarla güvence altına alınmalıdır.
YENİ KUŞAĞIN İMTİHANI
Ahmet Büyükgümüş’ün Bilal Erdoğan çevresiyle siyasi ve toplumsal temasları da kamuoyunun ilgisini çekebilir. Ancak birlikte görünmekten kişisel arkadaşlığın derecesi ya da geleceğe ilişkin bir siyasi plan çıkarılamaz. Asıl soru, kimin çevresinde bulunduğu değil, hangi ilkelere bağlı kalacağıdır.
Büyükgümüş ve onun kuşağındaki siyasetçilerin bu dönüşümü gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini bugün bilemeyiz. Gençlik, eğitim ve düzgün bir kişisel izlenim tek başına teminat değildir. Gerçek ölçü, kendi çevresindeki yanlışlara itiraz edebilmek, liyakati yakınlığın önüne koymak, kamusal gücün sınırlandırılmasını kabul etmek ve hesap vermeyi bir zayıflık değil erdem saymaktır.
Bir dönercide gördüğüm o sade tavırdan hareketle büyük hükümler vermek istemiyorum. Fakat o an bende uyanan umudu da saklamak istemiyorum. Belki yeni kuşak, eskilerin elde ettiği makamları değil, yolda kaybettiği idealleri devralmayı seçer.
Siyasetin ihtiyacı yalnızca yeni yüzler değil, yeni bir vicdandır. Ve belki de bugün AK Parti’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, gerektiğinde kendi partisine de itiraz edebilen AK Partililerdir.
İnsanın karakteri, gücü elde edişinde değil; gücü elde ettikten sonraki hâlinde görünür.