Av. Hüseyin Kaya yazdı: AK Parti'nin sınırlarını aşan mesele! İslam'ın asrın idrakiyle yeniden buluşması

Av. Hüseyin Kaya SuperHaber için kaleme aldığı yazısında önemli değerlendirmelerde bulundu. İşte Av. Hüseyin Kaya'nın yazsısı...

AK Parti’nin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunların bir kısmı, kuşkusuz kendi siyasal tercihleri, iktidar pratiği ve yönetim anlayışıyla ilgilidir. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Daha derinde, Türkiye’deki İslamcı düşüncenin ve genel olarak Müslüman toplumların modern dünya karşısında kendilerine özgü, tutarlı, özgürleştirici ve evrensel bir medeniyet dili geliştirmekte yaşadıkları tarihsel güçlük bulunmaktadır.

Bir siyasi hareket, kendisinden önceki düşünce dünyasının sınırlarını da devralır. Dolayısıyla iktidarın sorunlarını yalnızca iktidar değişikliğiyle, insanlığın sorunlarını da yalnızca eski kavramları tekrarlayarak çözemeyiz. Asıl soru şudur: Müslümanlar, çağın insanına yalnızca neye karşı olduklarını mı söyleyecekler; yoksa nasıl bir hayatı, nasıl bir adaleti ve nasıl bir ortak geleceği önerdiklerini de gösterebilecekler mi?

OSMANLI’DAN BUGÜNE: ARAYIŞIN YARIM KALAN TARAFI

Osmanlı’nın son döneminde Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık olarak anılan büyük düşünce yönelimleri, bir çözülüş çağının farklı cevaplarıydı. İslamcılık çizgisi içinde Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Said Halim Paşa ve Mehmet Âkif; daha sonra Muhammed İkbal ve Seyyid Kutub gibi isimler, birbirinden farklı yöntem ve önceliklerle din, toplum, siyaset ve yenilenme üzerine düşündüler. Türkiye’de Necip Fazıl ve Sezai Karakoç da farklı ufuklar açtı. Bu isimlerin her birini aynı düşüncenin temsilcisi saymak haksızlık olur; katkıları ve ayrılıkları ciddiyetle ele alınmalıdır.

Ne var ki bu geniş mirasın siyasal ve toplumsal alana aktarımında çoğu zaman savunmacı bir refleks ağır bastı: Batı’ya cevap vermek, kaybedilmiş kudreti geri çağırmak, eski kurumları ihya etmek. Oysa tarih, yalnızca kayıpları telafi etme gayretiyle yeni bir medeniyet doğurmaz. İhtiyacımız, modernliğin iyi ve kötü taraflarını ayırabilecek; onun özgürlük, bilim ve hak arayışlarını görebilecek; aynı zamanda tüketim, tahakküm ve yabancılaşma üreten yönlerini aşabilecek bağımsız bir düşüncedir.

Âkif’in “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” çağrısı bugün de değerlidir. Fakat artık yalnızca İslam’ı asrın idrakine anlatmak yetmez: Asrın idrakini de anlamak, eleştirmek, onunla karşılıklı öğrenme ilişkisi kurmak ve gerektiğinde onu aşan yeni bir ufuk teklif etmek gerekir.

UYUM SAĞLAMAK BAŞKA, YENİ BİR HAYAT ÖNERMEK BAŞKA

Modernizm ve postmodernizm karşısında Müslümanların gündelik çözüm repertuvarı çoğu zaman maslahat, ruhsat ve zorunluluk gibi kavramların genişletilmesine yaslandı. Bu kavramların İslam hukukunda meşru ve gerekli yerleri vardır; mesele onların varlığı değil, düşünsel bir ufkun yerine geçecek biçimde kullanılmalarıdır. Takiyye ise farklı tarihsel ve mezhepsel bağlamlara sahip bir kavramdır; bütün bu kavramları aynılaştırmak doğru olmaz. Ancak hayatın bütününe yayılan gizleme, erteleme ve çifte dil alışkanlığının ahlaki sonuçları üzerinde düşünmek zorundayız.

İnsan, evinde başka, işinde başka, kamusal alanda bambaşka bir kimlikle yaşamak zorunda kaldığında ruhunda çatlaklar oluşur. Bir tarafta yüksek ahlak iddiası, öte tarafta güç ve servet tutkusu; bir tarafta kul hakkı söylemi, öte tarafta hak ihlalini olağanlaştıran ilişkiler... Bu çelişki yalnızca bireyi yormaz; toplumun güven duygusunu da tüketir.

İnancın ölçüsü, kamusal alanda kullanılan dinî kelimelerin çokluğu değildir. Bir insanın başkasının hakkı karşısında ne yaptığıdır. “Kendinden nefret etmek istiyorsan başkasının hakkını ye.” Çünkü haksız kazanç yalnızca mağdurun dünyasını değil, onu elde edenin iç dünyasını da tahrip eder.

MUHAMMED’İN MESAJINI YENİDEN DUYMAK

Hz. Muhammed’in mesajını yalnızca bir kurallar toplamına indirgeyemeyiz. O mesajın merkezinde insan onuru, emanet, adalet, merhamet, doğruluk, istişare, sorumluluk ve güç karşısında hakikati söyleme cesareti vardır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu ilkeleri nostaljik bir özlem olmaktan çıkarıp eğitimden ekonomiye, hukuktan teknolojiye, şehir hayatından devlet yönetimine kadar somutlaştırmaktır.

Allah ile ilişkimizi yalnızca korkuya; insanla ilişkimizi yalnızca yargılamaya; dünyayla ilişkimizi yalnızca yasak ve ruhsat ikilemine hapsetmemeliyiz. İlahi sorumluluk bilinci, sevgiyle derinleşebilir. İnsan, karşısındakini kendi hükmüne mahkûm edeceği bir nesne değil, konuşmaya ve anlamaya layık bir varlık olarak görmelidir. Kuldan utanmak yerine kulun haysiyetine saygı duyan; Tanrı’dan kaçmak yerine O’nun merhametine yaklaşan bir dil gereklidir.

İnsanın iradesi, aklı, basireti ve feraseti, varoluşta taşıdığı sorumluluğun asli unsurlarıdır. İrade üzerinde tahakküm kuran bir din dili, insanı yüceltmek yerine küçültür. İnsanın halifeliğini de bir ayrıcalık belgesi olarak değil, âleme karşı ağır bir emanet ve sorumluluk olarak anlamalıyız.

ANADOLU’NUN BARIŞ TECRÜBESİNDEN YENİ BİR UFKA

Anadolu’nun Selçuklu çağından itibaren oluşan çok katmanlı toplumsal tecrübesi, çatışmalar kadar birlikte yaşama ve kültürel alışveriş örneklerini de barındırır. Bu tarihi kusursuz bir barış masalı olarak anlatmak yerine, içindeki uzlaşma imkânlarını bugüne taşımak gerekir. Yunus’un “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözü, bu imkânın en berrak ifadelerindendir.

Anadolu irfanının geleceği, insanı bunaltan yeni yasaklar üretmekte değil; farklılıklarla barış içinde yaşamayı, adaleti ve merhameti kurumlaştırmakta aranmalıdır. Bir insanın hakkı, inancına, mezhebine, siyasi görüşüne, ailesine veya yakınlığına göre değişiyorsa orada irfan değil, imtiyaz vardır. Devletin görevi bir grubun ahlakını diğerlerine dayatmak değil, herkesin onurunu ve hakkını korumaktır.

“Zalime boyun eğmeyin, gerekirse ölüme teslim olun” sözü, benim için ölümün yüceltilmesi değil, insan onurunun ve adaletin korkudan üstün tutulmasıdır. Hayatı kutsal sayan insan, haksızlığa itirazı da hayatın vazgeçilmez bir parçası bilir.

VAROLUŞUN ÖZÜ: AŞK, EMANET VE SORUMLULUK

Varoluşu yalnızca maddi bir yarış veya siyasi iktidar mücadelesi olarak okumak insanı eksiltir. İnanç ufkundan bakıldığında varoluş, Tanrı’nın yaratma iradesinin ve merhametinin bir tecellisi olarak kavranabilir. “Varoluş aşkın bizzat kendisidir” derken kastedilen, dünyadaki acıların yokluğu değil; hayatın özünde ilişki, anlam, şefkat ve birbirine karşı sorumluluk imkânının bulunmasıdır.

Hak, yaşam ve ölüm birbirinden kopuk kavramlar değildir. Yaşam, başkasının hayatını da mümkün kılabildiğimiz ölçüde anlam kazanır. Ölüm, mülkiyetin ve kudretin geçiciliğini hatırlatır. Hak ise insanın hem yaşarken hem ölümü düşünürken korumakla yükümlü olduğu sınırdır. Başkasının hakkını çiğneyerek elde edilen iktidar, kendi içinden çürümeye başlar. En güçlü görünen yapıların bazen kendi kendilerine zarar vermeleri bundandır.

Bu yüzden siyaset, birikmiş servetin veya ele geçirilmiş kurumların muhafazası değil; insanın dünyadaki yolculuğunu daha adil, daha güvenli, daha anlamlı kılma sorumluluğudur.

DİJİTAL ÇAĞIN ANADOLU’SU VE GENÇLERİN BİRİKTİRDİĞİ GELECEK

Yeni bir paradigma yalnızca kitaplarda kalmamalıdır. Üniversiteler, ilahiyatçılar, hukukçular, felsefeciler, mühendisler, sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları birlikte çalışmalıdır. Yapay zekâ, dijital mülkiyet, mahremiyet, iklim krizi, gelir eşitsizliği, göç ve biyoteknoloji gibi alanlarda hak temelli yeni ilkeler üretilmelidir. Bunların her birinde sorulacak soru aynıdır: İnsan iradesini, onurunu ve ortak hayatı nasıl koruyacağız?

Önceki kuşakların kimi zaman ilgisiz veya dağınık gördüğü gençler, belki de bambaşka bir düşünce birikimi oluşturuyor. Birbirine görünmez ağlarla bağlanan nitelikli arayışlar, günün birinde büyük bir dönüşümün zemini olabilir. Gençleri eski sloganları tekrarlamaya zorlamak yerine, onların sorularını dinlemeli; yeni cevapları birlikte üretmeliyiz.

Anadolu yeniden âşıkların yurdu olabilir. Ama bu kez yalnızca sazıyla ve sözüyle değil; yazılımıyla, bilimiyle, hukuku ve sanatıyla, dijital dünyanın insanlık vicdanına katkısıyla. Aradığımız medeniyet, geçmişin taklidi değil, geçmişin hikmetini geleceğin imkânlarıyla buluşturan bir insanlık teklifidir.

SON SÖZ: ŞEFKATLE, CESARETLE, UMUTLA

Bugünün Müslümanlarına düşen görev, modern dünyadan saklanmak veya ona benzeyebilmek için sürekli mazeret üretmek değildir. Kendi inanç mirasını eleştirel bir cesaretle yeniden okumak, çağın bilgisini küçümsemeden öğrenmek ve insanlığa özgün bir adalet ve barış ufku sunmaktır. Bu, bir partinin programına sığmayacak kadar büyük; fakat hiçbir partinin, üniversitenin veya düşünce insanının kayıtsız kalamayacağı kadar acil bir sorumluluktur.

Olup bitenleri yalnızca öfkeyle karşılamıyorum. Yanılanlara, savrulanlara, iktidarın cazibesine kapılanlara ve yolunu arayanlara karşı da şefkatli bir dilin mümkün olduğuna inanıyorum. Şefkat, haksızlığı mazur görmek değildir; insanın değişebilme ihtimalini inkâr etmemektir.

Yarın konusunda umutluyum. Çünkü insan, kendisine sunulan dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda değildir. İradesiyle, aklıyla, vicdanıyla ve aşkıyla daha adil bir dünya kurabilir. Belki de Anadolu’nun dijital çağa söyleyeceği en güçlü söz budur: İnsan, insanın korkusu değil; insanın imkânı olsun.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Gündem Haberleri