Ankara Kadısına Bir Sel Hükmü

İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Ankara'da aynı takvimde yaşanan sel ve kuraklık krizini kaleme aldı. Osmanlı Divan-ı Hümayun'unun afet yönetimi ve uzmanlık anlayışıyla günümüzü kıyaslayan Kadıoğlu'ndan çarpıcı uyarılar...

Osmanlı Divanı bugün toplansaydı, başkentin sellerine nasıl bir emir yazardı?

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü

Ankara geçen kış iki haberin arasında sıkıştı. Ocak 2026'nın ilk günlerinde barajlardaki kullanılabilir su yüzde 1 dolayına inmişti. Aynı kentin derelerinin bir gecede nasıl kabarabileceğini ise herkes hatırlıyordu: 13 Haziran 2022'de Altındağ'da Tatlar Deresi taşmış, dört kişi hayatını kaybetmişti. Daha geçen hafta, 22 Eylül'de, Keçiören'de bir sağanak bir sokağın asfaltını çökertti, araçlar çukurda kaldı. Susuzluk ile sel, aynı kentin aynı takviminde yan yana duruyor.

Neden Ankara? Bu yazıyı başka bir kentin adıyla da yazabilirdim. İstanbul'da Ayamama Deresi 2009'da otuz bir canı aldı; İzmir'de Şubat 2026'da Torbalı ve Menderes'te dört kişi selde öldü. Daraltılmış dere yatakları ve su dolan alt geçitler her büyük kentte aynı. Ankara'yı seçmemin nedeni, orasının başkent olması. Divan'ın oturduğu şehir imparatorluğun geri kalanına bakan göz ise, Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün, AFAD'ın, Devlet Su İşleri'nin genel müdürlüklerinin bulunduğu Ankara da ötekilere örnek olmak zorunda. Üstelik yolu çöken Keçiören, Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün de bulunduğu ilçe.

Dört yüz yıllık bir masa

Bu haberleri okurken aklım, son yıllarda üzerinde çalıştığım mühimme defterlerine gidiyor. Mühimme, Osmanlı Divan-ı Hümayun'unun taşraya gönderdiği emirlerin suretlerinin tutulduğu defterlerdir. Divan havayı ölçmezdi; ama kuraklığı, seli, sert kışı bir yönetim derdi olarak masasına alır, bir hükme bağlardı. O masa bugün toplansa ve Ankara'dan gelen bir sel mektubunu okusa ne yapardı?

Çamur aşağıda, sebebi yukarıda

Önce hemen hüküm vermezdi. Defterlerde en sık karşılaşılan kalıplardan biri "bilen kimesnelerle varup göresin"dir: İşi bilen kişilerle gidip yerinde göresin. İstanbul'da Eyüp iskelelerini kum ve balçık doldurduğunda Divan, kadıyı bir mimar ve kasabanın ileri gelenleriyle araziye gönderdi. Yukarıdaki tarlaların, taş ocaklarının, çöp dökülen su yollarının sınırı tek tek yazıldı. Çamur aşağıda, iskelede görünüyordu; nedeni ise yukarıda, yamaçtaydı.

Bilen kimesne mi, takipçi sayısı mı?

Bugün "bilen kimesne"yi bulmak Divan'ın zamanından çok daha kolay. Başkentte Meteoroloji Genel Müdürlüğü var, üniversitelerde meteoroloji bölümleri, DSİ'de ve AFAD'da yılların uzmanları var. Buna karşın Ankara'daki kimi belediye yöneticilerinin sosyal medyada kimleri izlediğine bakınca şaşırıp kalıyorum: Meteoroloji eğitimi almamış, yağmuru "kesin" diye müjdeleyip her sağanağı "kıyamet" diye pazarlayan hesaplar o listelerin başında. Uydu, radar ve sayısal modeller çağında, bir şehrin su ve sel kararlarını verenlerin gözünü şarlatanlara dikmesi inanılır gibi değil.

Divan bu konuda bizden titizdi. Bir kıtlık fermanının sahte çıkabileceğini bilir, mektubu kimin getirdiğini, mührün kimin olduğunu sorardı. Kaynağı belirsiz bir tahmin ne kadar beğeni toplarsa toplasın, Divan'ın gözünde imzasız bir mektuptan öte değildir. Resmî uyarıyı yayımlamakla görevli kurum bellidir; bir yöneticinin telefonunda açık duran sayfa da o olmalı.

Bedeli kim öder, suyu kim kaybeder?

Parayı da açık konuşurdu. 1568'de Edirne'de taşkına karşı yapılacak setin kırk bin akçelik bedelinin yarısı hazineden, kalanı ırmak kıyısındaki bağ ve bahçe sahiplerinden istenmişti. Korunacak olan, korumanın bedeline de ortak ediliyordu. Yükün kime düştüğünü sorardı. İstanbul'da Tophane'deki bir çeşmenin suyu iki kişinin evine çevrilip yoksul kadınlar çeşmeden eli boş dönünce, Divan vakfiyeye bakılmasını ve suyun çeşmeye geri verilmesini emretti.

Kasım gününden sonra özür yok

Takvime bakardı. Edirne'nin kışlık zahiresi "Kâsım güninden mukaddem", yani Kasım gününden önce yola çıkmalıydı; geç kalanın özrü kabul edilmeyecekti, çünkü o günden sonra yollar çamura, deniz fırtınaya kalıyordu.

Bir de kâtibin küçük bir notu vardı: "tecdîd", yani yenileme. Edirne'de ırmak yatağını daraltan setlere karşı Kanuni döneminde verilmiş bir emir, 1568'de aynen yeniden yazılmıştı. Yenilenen emir iki şey söyler: Sorun biliniyordur ve ilk emir yetmemiştir.

Hiçbir defterde olmayan bir hüküm

Bu alışkanlıklarla Ankara kadısına bir hüküm yazmayı denedim. Baştan söyleyeyim: Aşağıdaki metin hiçbir defterde yok; gerçek emirlerin kalıbına bakarak ben yazdım.

Ankara kadısına ve şehir eminine hüküm ki: Mektup gönderip, geçen kış bentlerin suyu tükenmeye yüz tutmuşken bu yaz sonunda yağan sağanakta Keçiören'de yolun çöküp arabaların zarar gördüğünü, dört yıl evvel Altındağ'da Tatlar deresinin taşup dört kimesnenin helâk olduğunu bildirmişsin. Buyurdum ki: Vusûl buldukda, bilen kimesnelerle ve mühendislerle varup şehrin derelerini başından ağzına dek göresin; yatağı daraltılan, üstü örtülüp yol ve bina yapılan yerleri defter eyleyesin. Yağmur suyunun gideceği mecrâları ve alt geçitleri teftiş edüp tıkalı olanları mevsim geçmeden açdırasın. Havanın ahvâlini ehl-i vukûfdan, yani Meteoroloji'den öğrenesin; nerede idüğü bilinmeyen müneccimlerin sözüne itibar etmeyesin. Havanın tehlikeli olacağı haber verildikde halk ol yollardan ve dere kenarlarından men olunsun; alt geçitlerin ağzına bekçi konsun. Dere yatağında oturanlar zikrolunursa, nereye nakl olunacaklarını ve bedelini kimin vereceğini dahi yazasın; hastaya, ihtiyara ve fukaraya gadrolunmasın. Sağanağın suyu şehre zarar vermeden toprağa ve bentlere varsın ki kurak yılda halk susuz kalmaya. Bu hükmü Kâsım gününden mukaddem icra edüp ne işlendiğini arz eyleyesin; sonra özrün makbul olmaya.

Hükümde uydurma tek bir fikir yok. Yerinde görmek, zararı ve nedenini ayrı ayrı yazmak, yerinden edilecek olanın hesabını sormak, hassas grupları gözetmek, işi mevsim geçmeden bitirmek: Hepsini gerçek emirlerde gördük. Divan bu ilkelere her zaman uymadı; setini yaptırdığı ırmak birkaç yıl sonra yine taştı. Ama ilkeleri kâğıda dökmeyi biliyordu.

Uyarı gökte başlar, alt geçitte biter

Bizim elimizde ise Divan'ın hayal bile edemeyeceği araçlar var: Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün 2019'dan beri yayımladığı renkli uyarılar, bir sağanağı günler öncesinden gören sayısal modeller, 2021'de tamamlanan 81 il afet risk azaltma planı. İklim Kanunu'na dayanan Ağustos 2026 tarihli yönetmelikle her ilde bir iklim değişikliği koordinasyon kurulu kurulacak; kâğıt üzerinde bu, taşrada kurulan küçük bir Divan'dır.

Eksik kalan, bilginin son halkaya ulaşması. Turuncu uyarının verildiği bir gece alt geçide giren sürücü uyarıyı duymamış, duyup anlamamış ya da anlayıp başka yolu olmamış olabilir. Erken uyarı gökyüzünü tahmin etmekle bitmez; alt geçidin ağzındaki bariyere, dere kenarındaki eve, bodrum katta oturan yaşlıya ulaştığında tamamlanır. Divan'ın hükmü de ancak kadıdan mahalleye indiğinde bir işe yarıyordu.

Susuz kent, yağmuru neden kanala yollar?

Ankara'nın asıl ikilemi de burada. Kurak yılda susuzluktan yakınan kent, sağanak geldiğinde aynı suyu betonun üzerinden hızla kanala ve dereye gönderiyor. Bir kentin sele karşı etkilenebilirliği en zayıf yerinde, yani en ucuz, en denetimsiz köşesinde ölçülür. Afet yönetimi de afetten sonra sahaya kaç ekip, kaç çadır gönderildiğiyle övünmek değildir; afet gelmeden riski ne kadar azalttığımızla ölçülür: dere yatağını boşaltmakla, suya yer açmakla, kentsel dönüşümle.

Birkaç gün sonra, 1 Ekim'de, yeni su yılı başlıyor. Divan'ın Kasım günü takvimde belliydi. Ankara'nın Kasım günü hangi yaprağa düşüyor, ve o günden önce dereleri başından ağzına dek yürüyecek "bilen kimesneler" kimler olacak? Kenarına bir kez daha "tecdîd" notu düşülmeden bu hükmün yerine getirilmesini dilerim.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yaşam Haberleri