İnsanlar yağmurda değil, dere yatağına yapılan binalarda boğulur. Selin nedenini gökyüzünde değil, tapuda, ruhsatta ve bodrumda arayın.
Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü
Her selden sonra aynı soruyu soruyoruz: “Metrekareye kaç kilo yağdı? Geçen seferin kaç katı?” Sanki seli yağmur yapıyormuş gibi. Oysa seli yalnızca yağışın miktarına ve şiddetine bağlarsak, her kuvvetli yağmurun sel olması gerekirdi. 14 Ekim’de Beykoz’a 230 kilogram yağış düştü; ormanın içinde kimse boğulmadı. Aynı akşam Fatih’e bunun yarısından az, 93 kilogram yağış düştü; ama Balat’ta bir su birikintisinde 14 yaşında bir çocuğumuzu kaybettik. Ölümü getiren yağmurun miktarı değil, suyun elektrikle ve bir insanla karşılaşmasıydı.
Sel olabilmesi için suyun insanla, binayla, yolla karşılaşması gerekir. Karşılaşmazsa o su yalnızca yağmurdur, derenin taşkını da doğanın olağan bir halidir. Bu yüzden önce şu ezberi bozalım: Yağmur tehlikedir, afet değildir. Tehlikenin afete dönüşmesi için birilerinin ona maruz kalması ve ondan etkilenebilir olması gerekir. Bunu iki basit denklemle anlatmak istiyorum; okulda öğrendiğimiz çarpma ve bölme kadar basit:
“Doğal afet” diye bir şey de yoktur. Deprem, yağış, fırtına doğaldır; afet ise o doğal olayın bizim yanlış yerde, yanlış biçimde kurduğumuz hayatla buluşmasıdır. “Doğal afet” demek, faturayı doğaya kesip imzası olanları aklamaktır. Afet yönetiminde bu ilke artık uluslararası bir kabuldür; bizde ise hâlâ haber başlığıdır.
RİSK = (Tehlike olasılığı × Maruziyet × Etkilenebilirlik) / Kapasite
AFET = (Tehlike büyüklüğü × Maruziyet × Etkilenebilirlik) / Kapasite
Risk, olmadan önce hesaplanır; afet, olduktan sonra ödenen faturadır. İkisinde de tehlike payın yalnızca üç çarpanından biridir. Bir çarpımda çarpanlardan biri sıfırsa sonuç sıfırdır: Yağmur ne kadar büyük olursa olsun, suyun yolunda kimse yoksa afet sıfırdır. Bizim alışkanlığımız ise denklemin yalnızca ilk harfine, yani gökyüzüne bakmak. Bu, ateşe bakıp evin neden yandığını anlamaya çalışmak gibi ilkel bir bakıştır; kök nedenleri görünmez kılar ve sorumluları rahatlatır. Çünkü yağmurun hesabı sorulmaz. Şimdi denklemin harflerini tek tek açalım.
1. Tehlike: Değiştiremediğimiz, ama tahmin edebildiğimiz tek çarpan
Yağmuru durduramayız; ama ne zaman, nereye, ne kadar yağacağını artık oldukça iyi tahmin edebiliyoruz. 2009 selinde Çatalca’ya 24 saatte 205, 14 Ekim’de Beykoz’a 230 kilogram yağış düştü; dünkü yağış 2009’unkinin ancak 1,1 katı. Ama 2009’da 31 canımızı kaybettik. Yağmurun katı neredeyse aynı, sonucun katı otuz bir. Demek ki farkı tehlike değil, denklemin öbür harfleri yarattı.
2. Maruziyet: Suyun yoluna kim, ne koydu?
Maruziyet, tehlikenin uğrayacağı yerde bulunan insan ve varlıktır. İstanbul’da bunu ölçmenin en ucuz yolu haritaya değil, adres defterine bakmaktır: Dolapdere, Büyükdere, Kurbağalıdere, Dereboyu Caddesi, Göksu, Küçüksu, Vadi İstanbul… Bu adlar süs değil, derenin tapu kaydıdır. Atalarımız oraya “dere” dedi, biz oraya cadde, AVM, rezidans ve otopark yaptık. Yarın bir iş yapın: Belediyenizin adres kayıtlarında adında dere, vadi, çay, su, göl, bent, dolap ya da sel geçen kaç sokak ve cadde olduğunu sayın. Çıkacak sayı, kentinizin sel maruziyetinin kaba ama dürüst bir ölçüsüdür.
Dere kenarındaki koruma mesafesi ise kâğıt üzerinde eritildi. İSKİ’nin içme suyu havzaları yönetmeliğinde 1984’te derenin her iki yanında 100 metre olan yapı yaklaşma mesafesi, 2 Ocak 2013 tarihli kararla 10 metreye indirildi; kuru dereler de dere statüsünden çıkarıldı. Oysa kuru dere yalnızca kurak günde kurudur; 230 kilogramlık bir gecede yeniden dere olur. İstanbul’da açık havza konumundaki 168 dere havzasının 108’i, yani yüzde 64’ü, fiziksel yapısını kısmen ya da tamamen kaybetmiş; yaklaşık 3.344 kilometrelik dere sisteminin 901 kilometresi dönüştürülmüş (Dinç, 2019). Kıyıda da tablo aynı: Kıyı Kanunu 100 metrelik sahil şeridi tanımlar, ama 1990 öncesi planları geçerli sayan geçici madde ve plan istisnalarıyla yapılar suyun dibine indi. Su insan değildir, bir şeyi unutmaz ya da hatırlamaz; ama aşırı yağışta o yatağa ve taşkın alanına yeniden ihtiyaç vardır. Biz ise o yatağı yönetmelikten sildik.
3. Etkilenebilirlik: Su baskınında ne kadar zarar görüyoruz?
Aynı su baskınında iki binanın gördüğü zarar farklıdır. Etkilenebilirliği belirleyen, binanın ve insanın o suya ne kadar hazırlıksız olduğudur. Bizde subasman seviyesi suyun seviyesine değil, ranta bağlıdır. Kat yüksekliği yol kotundan ölçüldüğü için binayı toprağa gömmek, yani bodrum ve yarı bodrum yapmak, kat kazanmanın yoludur. Sonra o bodruma insan oturtur, elektrik panosunu, trafoyu, asansör makinesini oraya koyarız. 100 yılda bir görülebilecek taşkının su seviyesi hiçbir ruhsatta sorulmaz. Deprem için bina yönetmeliğimiz var; sel için yok.
Etkilenebilirliği büyüten ikinci şey betondur. Ormana düşen yağmurun ancak küçük bir kısmı akıp gider; asfalt ve betona düşenin ise neredeyse tamamı dakikalar içinde yüzey akışına geçer ve yerçekimiyle en alçak noktaya akar. Uydu çalışmaları, İstanbul’un Kuzey Ormanları’nda su geçirimsiz yüzeylerin yalnızca 2009–2017 arasında yüzde 63 arttığını gösteriyor. Yağmur aynı kalsa bile, beton arttıkça aynı yağmurdan daha büyük sel üretiriz. Yağmurun kaç kat arttığını değil, betonun kaç kat arttığını sormalıyız.
4. Kapasite: Paydayı büyütmek
Kapasite paydadadır; büyüdükçe risk de afet de küçülür. Ama kapasite, arama kurtarma ekibi ya da çadır sayısı değildir. Kapasite; tahmini bir gün önceden okuyup okulları yağmur başlamadan tatil edebilmek, su basan sokakta elektriği kendiliğinden kesebilmek, alt geçidi 15 santim suda otomatik bariyerle kapatabilmek, vatandaşın akan suya girmemeyi bilmesidir. 14 Ekim’de uyarı sabah verildi, okul kararı akşam açıklandı. Paydayı büyütecek bilgi elimizdeydi; kullanmadık.
Kapatılan dere yok olmaz
Dereyi borunun içine sokup üstünü kapatınca dere yok olmaz; yalnızca gözden kaybolur. Kapatılmış bir dere, kentin altına gömülmüş bir saattir: Borunun taşıyabileceğinden fazla yağmur yağdığı gün yüzey akışı, arazinin eğimi nedeniyle derenin eski yatağında ve taşkın alanında toplanır; o yatağın üstünde ne varsa, cadde, otopark, AVM, metro girişi, su altında kalır. Aşırı yağışlarda derenin yatağına ve taşkın alanına ihtiyaç vardır. Çözüm, dere yatağını ve taşkın alanını açık tutmak ve oradan insanı çekmektir.
Selin bedelini en çok bodrumdaki yoksul öder. Etkilenebilirlik yalnızca betonla ilgili değildir. Bodrum katların kirası ucuzdur; oralarda çoğunlukla yaşlılar, öğrenciler, mevsimlik işçiler, engelli ya da yatağa bağımlı yakınlarına bakan aileler oturur. Yani en hassas gruplarımızı kentin en alçak, suya en yakın katına yerleştiririz. Sel haberlerinde “bodrum katı su bastı” cümlesinin arkasında hep aynı toplumsal harita vardır.
İklim değişikliği gerçek, ama bahane olmamalı. Isınan hava, derece başına yaklaşık yüzde 7 daha fazla su buharı bulundurabilir; bu, yağışları bir miktar şiddetlendirir. Ama aynı İstanbul’un kuzeyinde su geçirimsiz yüzeyler yalnızca sekiz yılda yüzde 63 arttı. Yüzde 7’yi her gün konuşup yüzde 63’ü hiç konuşmamak, denklemin en büyük çarpanını görmezden gelmektir. Üstelik ısınmayı İstanbul tek başına durduramaz; betonu ise İstanbul’un kendi imzaları artırdı, kendi imzaları durdurabilir.
Tablo 1. Beş ezber, beş gerçek
EZBER | GERÇEK |
“Rekor yağış yağdı, ne yapsak boştu.” | 2009’da 205 kg yağışla 31 can, 2026’da 230 kg yağışla bir can kaybettik. Sonucu yağmur değil, suyun nereye düştüğü belirledi. |
“Altyapı yetersiz, boruları büyütelim.” | Hiçbir boru her yağışı taşımaz. Dere yatağını ve taşkın alanını açmadan boru büyütmek, musluğu açıp kovanın deliğini büyütmektir. |
“Doğal afet yaşadık.” | Doğal olan yağmurdur; afet, suyun yoluna yapılan yapının ve verilen ruhsatın sonucudur. |
“Ekipler sahada, kurtarma sürüyor.” | Kurtarma kapasite değil, kapasitenin yetmediğinin kanıtıdır. Asıl kapasite, su gelmeden önce yapılandır. |
“Tehlike geçmedi, dikkatli olun.” | Yer, saat ve yapılacak işi söylemeyen uyarı bilim değil, psikolojidir. Kimseyi korumaz, yalnızca uyaranı korur. |
Ezberini bozan vatandaş ne yapar?
Haberde “metrekareye şu kadar kilo yağdı” cümlesini duyduğunda üç soru daha sorar: Derenin yatağında ve taşkın alanında kim vardı? (maruziyet) Zarar neden bu kadar büyük oldu? (etkilenebilirlik) Kim, neyi zamanında yapmadı? (kapasite). Ev alırken “dereye kaç metre, bodrumda kim oturuyor, pano nerede” diye sorar. Belediyesine yağmurun kaç kat olduğunu değil, mahallesindeki betonun kaç kat arttığını sorar. Sel için deprem yönetmeliği gibi bir yapı yönetmeliği ister. Yağmuru biz yağdırmıyoruz; ama afeti biz yapıyoruz. Afet eşittir tehlike değildir!