Türkiye’nin son yirmi yılda yaşadığı dönüşüm, çoğu zaman yalnızca ekonomik göstergelerle, dış politika hamleleriyle ya da altyapı yatırımlarıyla açıklanmaya çalışılsa da, aslında çok daha derin bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Bu değişimin merkezinde ise yeni bir dilin, yeni bir düşünme ve kurumsallaşma biçiminin inşası yer almaktadır. İki yüzyıla yayılan merkez-çevre ayrışmasının, Batı-merkezli tek yönlü modernleşme girişimlerinin ve toplumu tepeden dönüştürme çabalarının gölgesinde şekillenen Türkiye, yirmi birinci yüzyılda ilk kez imkânlarını, iddiasını ve öz güvenini yeniden keşfeden bir toplumsal dinamizmle hareket etmeye başlamıştır. Bu yeni dil, yalnızca bir siyasi tercih değil, devlet-toplum ilişkilerinin yeniden yapılanmasını, ekonomik kapasitenin genişlemesini ve uluslararası ilişkilerde özneleşme sürecini mümkün kılan kurucu bir dönüşümün adıdır.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin modernleşmesi, merkezde konumlanan dar bir bürokratik ve entelektüel zümrenin elinde şekillendi. Çevre ise bu merkeze uyumlanmakla görevli, çoğu kez dışlanmış, karar mekanizmalarına katılamayan, kültürel olarak da merkeze entegre olamayangeniş bir kitleyi temsil etti. Batı merkezli epistemik kalıplar içinde yürütülen bu süreç, tek yönlü bir endoktrinasyonla hem toplumun hem kurumların iç mantığını dönüştürmeye çalıştı ve devletin meşruiyet kaynağını toplumun iradesinden çok dış referans sistemlerine bağladı. Böylece Türkiye, kendi tarihsel birikimini, kültürel sürekliliğini ve toplumsal devinimini modernleşmenin önünde bir engel olarak görmeye zorlandı.
İşte yeni dilin inşası tam da bu zemini kıran bir adım oldu. Devleti milletin iradesine açan, uzun süre çeperde tutulan geniş kitlelerin siyasi, ekonomik ve kültürel alanda merkezle kurduğu ilişkiyi akışkanlaştıran ve imkânları tek bir merkezin tekelinden çıkararak toplumsal yaygınlaşmaya imkân tanıyan bir dönüşüm ortaya çıktı. Bu yeni dilin etkisi genel olarak üç temel alanda yoğunlaştı. Birincisi, devletin demokratikleşmesi ve militer-bürokratik vesayetin geriletilmesidir. Türkiye’nin siyasal alanını uzun süre belirleyen vesayetçi yapı, hem karar alma süreçlerini daraltan hem de siyasal rekabeti sınırlandıran bir üst-iktidar mekanizması olarak çalışıyordu. Bu mekanizmanın çözülmesiyle siyaset, ilk kez geniş toplumsal kesimlerin katılımıyla kendi doğal akışkanlığı içinde kurumsallaşma fırsatı buldu. Bu dönüşüm, siyasal meşruiyetin yeniden topluma açılmasını ve toplumun merkeze doğru hareket kapasitesinin artmasını sağladı.
İkincisi, uluslararası ilişkilerde bağımlılık eksenli yapısal konumlanışın karşılıklılık temelli bir ilişki modeline dönüşmesidir. Savunma sanayisinden bölgesel diplomasilere, insani yardımlardan enerji politikalarına kadar uzanan geniş bir alanda Türkiye, uluslararası sistemin edilgen bir parçası olmaktan çıkıp kendi çıkar tanımlarını üretebilen ve uygulayabilen bir aktöre dönüşmeye başladı. Bu dönüşüm, yalnızca dış politika tercihlerini değil, aynı zamanda devletin stratejik kapasitesini ve öznellik alanını yeniden tanımladı.
Üçüncüsü ise ekonominin yapısal dönüşümüdür. Yüksek yatırım oranları, yerli üretim kapasitesinin artışı, altyapı yatırımları ve bölgesel kalkınma adımları sayesinde Türkiye, küresel rekabete açık daha dinamik bir ekonomik model geliştirdi. Bu model, kaynak tahsisinde merkezî bir elitin belirleyici olduğu geleneksel yapıyı kırarak üretim ve girişimcilik alanlarını geniş toplum kesimlerinin erişebilirliğine açtı. Böylece ekonomi yalnızca büyüyen değil, aynı zamanda toplumsal bağları güçlendiren bir dönüştürücü alan hâline geldi.
Tam da bu dönemde FETÖ, Türkiye’nin devlet kapasitesini, kurumsal sürekliliğini ve siyasal öznelliğini hedef alan en organize ve en sistemik tehdidi oluşturdu. FETÖ yalnızca devlet içine sızmış bir yapı değil, alternatif bir karar merkezi oluşturmaya çalışan, kurumsal alanı içeriden dönüştürerek ele geçirmeyi amaçlayan bir paralel örgütlenmeydi. 17/25 Aralık müdahaleleri, yeni dilin kırılma hatlarını hedef alarak Türkiye’nin siyasal akışını yeniden vesayetçi bir düzene doğru itmek istedi. Bu girişim, ekonomi-politik karar mekanizmalarını felç etmeyi, uluslararası ilişkilerde Türkiye’yi yeniden bağımlılaştırmayı ve toplumsal özgüveni kırmayı hedefleyen bir operasyondu. 15 Temmuz darbe girişimi ise bu sürecin en radikal aşamasını oluşturdu. Devleti tüm kurumlarıyla ele geçirme çabası, Türkiye’nin demokratik varlığına, toplumsal iradesine ve tarihsel sürekliliğine yönelmiş bir saldırıydı.
FETÖ’nün devlet içindeki örgütlenmesi ve 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’de yalnızca siyasal bir kırılma değil, aynı zamanda derin bir toplumsal travmaya yol açmıştır. Bu travma, kolektif güven duygusunun sarsılması, kurumların meşruiyet algısının yara alması ve sosyal ilişkilerdeki güven zincirinin zedelenmesi gibi çok boyutlu sonuçlar doğurmuştur. Toplumun geniş kesimleri, yıllarca görünmez ağlar şeklinde örgütlenen bu yapının kamusal alanı nasıl manipüle edebildiğini, yargıdan eğitime, emniyetten iş dünyasına kadar hayatın tüm alanlarında nasıl paralel bir düzen kurduğunu deneyimlemiş ve bu durum sosyal dokuda bir kırılma yaratmıştır. Darbe gecesi yaşananlar ise devlet-toplum sözleşmesinin en temel sütunlarına yönelen bir saldırı olarak hafızaya kazınmış; bu saldırı, siyasi farklılıkları aşan ortak bir tehdit algısına dönüşerek toplumda hem dayanışmayı hem de kontrol ve teyakkuz reflekslerini eş zamanlı olarak güçlendirmiştir. Bu nedenle FETÖ travması, yalnızca bir güvenlik tehdidine maruz kalmanın değil, aynı zamanda devlet-toplum ilişkisinin yeni bir bilinçle yeniden tanımlanmasının da dönüm noktalarından birisi olmuştur.
Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesi bu nedenle yalnızca güvenlik veya terörle mücadele meselesi değil, aynı zamanda yeni dilin ve bu dile dayalı yeni kurumsal düzenin korunması açısından kritik bir mücadeledir. FETÖ’nün bertaraf edilmesi, Türkiye’nin uzun yıllar sonra ilk kez kendi yürüyüşünü, kendi kavramlarını ve kendi toplumsal dinamiklerini merkeze alan dönüşüm sürecini sürdürebilmesini mümkün kılmıştır. FETÖ’nün bertaraf edilmesi, Türkiye açısından yalnızca bir tehditten kurtuluş değil, aynı zamanda yeni siyasal dilin sürdürülebilirliği açısından stratejik bir eşiktir. Bu mücadele sayesinde devletin karar alma süreçleri yeniden merkezî bir meşruiyet içinde toplanmış, kurumsal alanlarda paralel hiyerarşiler tasfiye edilmiş, devlet-toplum ilişkisinin zemini sağlamlaştırılmış ve dış politikada öznelleşme kapasitesinin önü açılmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’nin güvenlikten ekonomiye, dış politikadan toplumsal mobiliteye kadar geniş bir alanda kendi yönelimlerini belirleme kapasitesini güçlendirmiştir.
Bu bağlamda FETÖ tecrübesi, sivil alan ile devlet ve siyaset arasındaki ilişkilerin sağlıklı bir zeminde hangi ilkelere dayanması gerektiğini berrak biçimde ortaya koymuştur. Bu süreç, özellikle iş ve pozisyonların liyakat esaslı düzenlenmesinin yalnızca verimliliği artıran bir yönetim tekniği değil, güvenliğin de temel koşulu olduğunu göstermiştir. Liyakatin zayıfladığı her alanda bürokratik pozisyonlar, FETÖ benzeri kapalı ve hiyerarşik ağlar tarafından hızla doldurulabilmekte ve böylece bir pozisyon kazanımı yeni pozisyonlara erişimi kolaylaştırarak kendi kendini besleyen bir kurumsal ele geçirme döngüsüne dönüşebilmektedir. Diğer taraftanFETÖ süreci, sivil toplumun çoğulcu doğasının desteklenmesi kadar denetlenmesinin de gerekliliğini, kapalı yapıların sivil alanı taklit ederek nüfuz kazanabileceğini ve bu nedenle şeffaflık, kurumsal özerklik ve kamu denetiminin hayati olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak FETÖ tecrübesi, liyakat, denge-denetim, kurumsal özerklik ve demokratik meşruiyet ilkelerinin zayıfladığı her boşluğun, demokrasi dışı örgütlenmelere yaşam alanı açabileceğini ve devletin sürdürülebilir öznelliğini tehdit edebileceğini güçlü biçimde ortaya koymuştur.
Bugün Türkiye, FETÖ tehdidinin bertaraf edilmesinin ardından kendi kurumsal yeniden yapılanmasını daha rasyonel ve bütüncül bir çerçevede sürdürebilecek bir imkân alanına sahiptir. Bu imkân alanı, devletin demokratikleşme sürecini derinleştirmek, ekonomik dönüşümün toplumsal tabanını genişletmek ve dış politikada elde edilen öznelliği kurumsal bir sürdürülebilirliğe kavuşturmak açısından önemlidir. Türkiye’nin son yirmi yılda geliştirdiği yeni dil, FETÖ ile mücadelenin ardından daha güçlü bir kurumsal hafızaya ve toplumsal desteğe sahiptir. Dolayısıyla Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesi, salt bir güvenlik meselesi değil; siyasal öznellik, kurumsal kapasite, toplumsal mobilizasyon ve uluslararası konumlanış açısından stratejik bir dönüm noktasıdır. Bu eşik artık aşılmıştır. Şimdi mesele, kurulan yeni dilin sürdürülebilirliğini güvence altına alacak kurumsal derinleşmeyi gerçekleştirebilmektir.