AK PARTİ’NİN KADERİNİ BELİRLEYEN 5 MADDE

Nuran Yıldız

Nuran Yıldız

AK Parti’nin 25.yıl kuruluş kutlamaları için basın mensuplarına gönderdiği, Genel Başkan Yardımcısı Faruk Acar imzalı davetiyeyi alınca anılar film karesi gibi aklımdan geçti.

AK Parti’nin yaşam çizgisiyle siyasal iletişim ve lider/ yönetici iletişimi odaklı kariyer çizgimin aynı döneme denk gelmesi rastlantıydı ama bu rastlantıyla AK Parti’nin kaderine ne denli etki ettiğim birçok kişi tarafından pek bilinmez.

Yeni Parti’nin AK Parti’ye benzetilen kuruluş hikâyesine Instagram hesabımdan ve Milliyet’teki köşemden itiraz etmiş, not düşmüştüm: Hiçbir benzerliği yoktur. Bu benzerliği kuranlar siyasetin beyaz yakalı analizcileridir. AK Parti, mevcut bir partiden ayrılarak yuvaya ihanet etmemiştir, kapatılarak yok sayılan bir partiden sonra ayrışan iki yoldan biridir.

Elbette Erdoğan’ın liderlik gücü vardı ama etrafında da okumuş yazmış, yeni fikir üretebilen güçlü bir yakın ekip vardı. O ekipten bir kısmı iktidar yolculuğunda ayrı düştü, kimi Erol Olçok gibi hayatını kaybetti, kimi halâ pozisyonunu koruma başarısını sürdürüyor.

RP’nin kapatılıp AK Parti’nin kurulma sürecinde ben, akademideki ilk, Mülkiye’de o günlerde tek olan siyasal imaj odaklı, “liderler ve imajlar” konulu doktora tezimi kitaplaştırmakla uğraşıyordum. Tez yazılırken belediye başkanı olduğu için araştırmaya dahil etmediğim Recep Tayyip Erdoğan, kitap basılırken AK Parti’yi kuruyordu. Merkez medya ona hiç şans tanımıyordu. “Beyaz köşe yazarları” yazılarında, “Tayyip” ön adıyla yer verip, “ondan bir şey olmayacağı” vurgulu üstten bakan analizler yazıyorlardı. Bildiğiniz gibi bizim siyasi geleneğimizde liderlere ön adıyla seslenilmezdi.

Kitabım baskı aşamasındayken, Erdoğan’daki karizma ve halkla iletişim becerisi dikkatimi çekmişti. Doktora tezimi yazarken karizma üzerine okuduğum tüm yabancı akademik bilgilere (Türkçede kitabım ilk olacaktı) uyuyordu. Yayınevine “Kitabın baskısını durdurabilir miyiz, bir bölüm ekleyeceğim” dedim. Böylece sanırım Türkiye’de ilk kez, Erdoğan’ın bir kitaba konu oluşu böyle gerçekleşti.

Kitabım, Erdoğan ilk seçimine bile girmeden, hiç seçim kazanmadan raflardaki yerini aldı: “Liderler, İmajlar, Medya” (Sonra korsan baskısı çok yapıldı.)

Tayyip Erdoğan’ın karizması, toplumla kurduğu iletişimi, ezber bozma yeteneği ve ekibiyle nasıl uzun ömürlü bir liderlik sürecinin geliyor olduğunu kitapta anlatıyordum. Alanında ilk olduğu ve o günlerde popüler siyasetçiler Çiller, Yılmaz, Bahçeli, Erbakan’ın imajlarını değerlendirdiği için kitabım ilgi gördü. Doktor öğretim üyesi olarak ekranlara konuk olmaya başladım.

İlk tv yayınım NTV’de, liderlerin analizi hakkındaydı. Karşımda öğrencim Mirgün Cabas vardı ve yayın heyecanından kalbim küt küt atıyordu. Sonra yine NTV’de bu kez Erdoğan Aktaş’ın konuğu olarak ANAP kongresini analiz ettim. Merkez medyanın en önemli yazarları köşelerinde “Tayyip” diye aşağıladıkları Erdoğan’ın karizmasının altını çizdiğim için benim “siyasal iletişimden anlamadığımı, Erdoğan’ın tutunma ihtimalinin olmadığını” ima ediyorlardı. Şimdi hepsi Erdoğan’a yakın olma yarışındalar.

2002 seçimlerini AK Parti kazandı. Yeni Yüzyıl gazetesi vardı o günlerde, oraya “Erdoğan’ın en önemli fazileti kendini bilmesidir” başlıklı bir analiz yazdım. Ülke siyaseti acemisi olan bir lider, eksiklerini kapatacak sağlam bir ekip kurmuştu.

İstanbul’un Bebek koyundaki lüks restoranlardan bakıp, Türkiye analizi yapan iş ve medya kesimleri, ki halâ aynı şeyi yapıyorlar, Türk ordusunun darbe yapacağı beklentisi içindeydiler. Çünkü AK Parti döneminin ilk YAŞ kararlarından sonra (2003), devir teslim törenlerinde komutanlar sert konuşmalar yapıyorlardı. Bu konuşmaları analiz eden “Ordu konuşuyor, karizma gidiyor” başlıklı yazım Radikal İki’de yayınlandı.

O günlerde Radikal İki eki, eleştirel yazılar yayınlardı. Ama orduyu eleştiren yazılar hiçbir medyada yer almazdı. Ordunun iletişim biçimini eleştiren yazımı yayınlamalarını da beklemiyordum. Yayınladılar. Şaşırmıştım, nedenini 13 yıl sonra 15 Temmuz 2016’da anlamış olduk. Bugünün özgürlükçü geçinen akademisyenleri o günlerde fakültedeki kapımı açıp “Yazarken korkmadın mı” diye sormuşlardı. İşte o zaman, akademik kafanın korkulması gereken kafa olduğunu fark etmiştim. Yazarken korkmamıştım. Sorarlarken korkmuştum. Kaç gün o korkuyla askerler beni içeri alır diye beklemiştim.

Yıl 2006’ydı. Erdoğan hükümeti ve danışmanlarının en güçlü olduğu zamanlardı. Aktüel Dergisi benimle bir söyleşi yapmıştı. Söyleşide siyasi danışmanlık mekanizmasını anlatırken çok referans verdiğim Bauman’ın “Danışmanlık mekanizması saray soytarılığına benzer, danışmanları dinlerler ama kendi bildiklerini yaparlar” ifadesine yer vermiştim. Sonraki bir soruda da Erdoğan’ın danışman ekibinin danışmanlıktan daha çok dava odaklı isimler olduklarını anlatmıştım.

Dergi “Nuran Yıldız: ‘Başbakanın danışmanları saray soytarısıdır’ dedi” başlığıyla çıktı. Öyle bir şey dememiştim! Yalandı! Tekzip gönderdim, röportaj dökümünü istedim. İktidar bana bir şey yaparsa savunmamı hazır tutmalıydım. Aktüel beni, kurtların önüne atmıştı. (Sonraları bana bunu yapan o yayın yönetmenin de FETÖ’cü olduğu ortaya çıktı.)

Ama o röportaj nedeniyle Ömer Çelik, Yalçın Akdoğan ve birkaç isimle daha bir yemekte tanışmıştık. Ben “nasıl bize hakaret edersiniz” fırçasını yiyeceğimi sanırken Ömer Çelik, “Röportaja takılmayın, medyanın nasıl işlediğini biz biliyoruz” demişti.

FETÖ’cü medya sonra da peşimi bırakmadı. 2007’de, özenerek, bin bir emekle yazdığım “Tanklar ve Sözcükler”, Türk Ordusunun iletişimini inceleyen ilk akademik kitaptı. Sanıyordum ki, Harp Okullarından, Harp Akademisi’nden davet alacağım, konferanslar vereceğim, öyle olmadı. Şimdi kaçak olanlar ve ne hikmetse halâ ilgi ve itibar gören FETÖ sempatizanı isimler çağrıldı ama ben, ne ders vermeye ne de konferansa çağrıldım. Birkaç idealist subay davet ediyordu ama sonra komutanları onların davetlerini onaylanmıyordu. Halâ da FETÖ’nün sevdiği akademisyenler davet edilir, ben edilmem.

Bugünlerde 25.yıl kutlamalarında sıkça medyaya konu olan Erol Olçok’la tanışıklığımın da AK Parti’nin kaderiyle yakın ilişkisi var.

Anlatmam lazım.

Sabah gazetesinde tam sayfaya yakın köşe yazıyordum. O günlerde AK Parti, 2007 seçimleri için reklam ajansı arayışına girmişti. Nedendir bilinmez, belediye başkanlığından başlayarak çalıştıkları Erol Olçok yerine başka ajans arayışındaydılar. İstanbul’da çok gizli bir toplantı yapıldığını öğrendim. Başbakan Erdoğan, Cüneyt Zapsu, Ali Taran, iletişimden sorumlu genel başkan yardımcısı ve bir kişi daha. Kampanya Ali Taran’a verilecekti. Fatih Altaylı’ya “Bu haberi yazacağım” dedim, “yazın” dedi.

“AK Parti reklam ajansını değiştirirse büyük hata yapar. Ali Taran deterjan satmayı iyi bilir ama AK Parti deterjan değil” içerikli bir yazı. Erdoğan çok kızdı yazıya. Yazdıklarım için değil, 5 kişilik bir toplantının nasıl sızdığı, kime güvenmeyeceğini bilmek istediği için. Ortalık karıştı. Fatih Altaylı’yı aradılar haber kaynağı için, Fatih adam gibi adam tavrıyla “Ben yazarıma kaynak sormam, siz de tanışıyorsunuz, kendisine sorun” cevabını verdi. Onlarca önemli kişi aradı, kaynağımı söylemedim. Baskı artınca isyan ettim, “Biraz daha sıkıştırırsanız, çıkar kaynağım Erdoğan’ın kendisi derim” cevabımdan sonra telefonlar kesildi.

Böylece kampanya ajansının değişmesinden vazgeçildi ve Erol Olçok, o seçimde (2007), bugün de halâ kullanılan ve en güçlü seçim kampanya sloganlarından biri olan “Durmak yok, yola devam” kampanyasını yaptı. Kendisiyle hiç tanışmıyordum.

Bugün AK Partili dostlara “Sizler bugün halâ, benim o gün yazdığım ve kaderinizi değiştiren yazının ekmeğini yiyorsunuz” esprisini yapıyorum.

O günlerde Erol Aksoy’un Cine 5’inde Faruk Bildirici, Murat Çelik’le “3+1”i yapıyorduk. Üç biz, bir konuk. Çok önemli konuklarımız vardı, bakanlar, şöhretler…

Bir gün Faruk geldi, “Erol Olçok program konuğu olmak istiyor” dedi. Şaşırdık, o güne kadar hiçbir yerde görünmemiş, konuşmamıştı. Kulaktan kulağa “Erdoğan’ın müthiş iletişimcisi” olarak efsaneleşmişti. Çok merak ediliyordu, yayına çıkması imkansızdı çünkü asla kabul etmiyordu. “Havaalanında karşılaştık” dedi Faruk, “sana selam söyledi, ‘Nuran hocanın programına katılmak istiyorum’ dedi.”

Geldi. İlk katıldığı programdı, işinde çok iyi bir uygulamacı işin hocası olan benim sorularıma “Cevabını bildiğiniz soruları sormayın” diye mütevazı cevaplar verdi. O programın kaydı bende yok ama oğlundan öğrendim ki aile arşivlerinde duruyormuş. Bir karşılaşmamızda, küçük oğlu, “Babamın ilk tv yayınıydı nasıl unuturuz” demişti.

Aradan zaman geçti, dostluğumuz sürdü. Erol’un en önemli özelliği “ben biliyorum” demeyişiydi. Aklına saygı duyduğu insanlarla görüş alışverişi yapardı. Tam bir Çerkez’di ve bununla da gurur duyardı. 2014 seçimleri hazırlıkları sürerken, “Sana bir şey dinleteceğim” dedi heyecanla, “Ama aramızda kalacak, ilk sen dinleyeceksin.” Telefonunu kulağıma tuttu, bir müzik dinletti. “Nasıl buldun hoca hanım” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Türkü gibi ama değil, ilahi gibi ama o da değil” demiştim. Güldü, ellerini birbirine vurdu, “İşte” dedi, “aradığım tam da bu duygu.” Seçim şarkısı “Dombra”yı yapanlardan sonra ilk dinleyen ben olmuştum.

Erol Olçok’un erken aramızdan ayrılışı bir dostu olarak beni ne kadar üzmüş olsa da en çok, bugün 25.yılını kutlayan AK Parti’nin, 16 yılına ait tanıklığına dair anıları, bilgileri de götürmüş olması daha da üzücü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Erol’un mezarı başındaki gözyaşlarında çok şey gizli.

Sözün özü AK Parti, 25 yılın neredeyse hepsini iktidarda geçirmesini şu beş niteliğine borçlu;

Bir, Erdoğan’ın liderlik gücüne ve sonsuz vefa duygusuna,

İki, bilgiyle donanmış, toplumu okuyabilen yakın ekibine,

Üç, ezber bozma cesaretine,

Dört, Erdoğan’ın meydan okuyucu üslubuna,

Beş, en çok da yerleşik “beyaz dilli siyaset”in unutmuş olduğu kesimlerin sözcüsü olmasına.

AK Parti’nin sıkıntıya girdiği zamanlar, bunlardan birinin aksadığı zamanlar oluyor. Bugünden sonra da AK Parti’nin yolunu bu beş madde belirleyecek.

Yorumlar

Yorum Yaz
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.