Adaletsizlikte eşitlik, adalet doğurmaz
Avukat Hüseyin Kaya, SuperHaber'deki yazısında Türkiye'nin içinden geçtiği adli ve siyasal süreçleri ele aldı. Adaletin tarafların birbirine karşı kullandığı bir araca dönüştürülemeyeceğini belirten Kaya, "Adaletsizlikte eşitlik, adalet doğurmaz; zulmün el değiştirmesiyle zulüm ortadan kalkmaz" sözlerini kaydetti.
Devletin Hafızası, Toplumun Vicdanı ve Kendi Yanlışlarına Rehin Düşenler
Av. Hüseyin KAYA
Türkiye, son zamanlarda yalnızca adli soruşturmaların değil, toplumsal ve siyasal bir savrulmanın da içinden geçiyor.
Bir tarafta muhalefet belediyelerine yönelik yolsuzluk soruşturmaları, diğer tarafta şirketlere, sermaye çevrelerine, bireysel hayatlara ve özel ilişkilere uzanan operasyonlar. Şimdi de finans piyasalarını, denetim kurumlarını, bürokrasiyi ve medyayı içine aldığı ileri sürülen büyük bir fon soruşturması.
Her sabah yeni bir gözaltı, yeni bir tutuklama, yeni bir suçlama, yeni bir skandal...
Herkes bir başkasının hesabını soruyor. Fakat kimse kendi hesabıyla yüzleşmek istemiyor.
Daha vahimi, adaletin kendisi tartışılacağı yerde, adaletsizliğin kimlere uygulanacağı tartışılıyor.
İktidar çevreleri muhalefete yönelik soruşturmaları hukuk düzeninin gereği olarak savunurken, muhalefetin kimi çevreleri de aynı yöntemlerin iktidara yakın isimlere uygulanmasını istiyor.
Böylece adalet, herkesin hakkını koruyan evrensel bir ilke olmaktan çıkarılıp tarafların birbirine karşı kullanmak istediği bir araca dönüştürülüyor.
Oysa benim ifademle:
Adaletsizlikte eşitlik, adalet doğurmaz.
Birine yapılan haksızlığın başkasına da yapılmasını istemek, adalet talebi değil, haksızlığın yaygınlaştırılmasıdır.
Adalet, mağdurun yer değiştirmesi değildir.
Zulmün el değiştirmesiyle zulüm ortadan kalkmaz.
Bir toplum, kendi mağduriyetinden evrensel bir adalet ilkesi çıkaramıyorsa, yalnızca mağduriyetinin intikamını arıyordur.
İşte asıl toplumsal kırılma burada başlamaktadır.
DEVLETİN GÜCÜ İLE DEVLETİN AKLI AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Adalet Bakanı'nın son fon soruşturmasına ilişkin açıklamaları son derece ciddidir.
Üst düzey denetim mekanizmalarına sızdığı, finans bürokrasisiyle, piyasa aktörleriyle ve medya çevreleriyle ilişkiler kurduğu ileri sürülen örgütlü bir yapıdan söz edilmektedir.
Eğer bu iddialar hukuken doğrulanırsa mesele yalnızca bir yolsuzluk, rüşvet veya piyasa dolandırıcılığı meselesi değildir.
Bu, devletin denetleme kabiliyetine, ekonomik güvenliğine ve kurumsal varlığına yönelmiş ağır bir saldırı anlamına gelir.
Hatta niteliğine ve ortaya çıkarılacak delillere göre devletin anayasal düzeni ve güvenliği bakımından da değerlendirilmesi gereken boyutları bulunabilir.
Ancak burada son derece önemli bir ayrım vardır:
Bir fiilin devlete yönelik ağır bir saldırı niteliği taşıması, devletin o fiili soruştururken hukuk dışına çıkmasını haklı kılmaz.
Devletin büyüklüğü, öfkesinin şiddetinde değil, gücünü sınırlandırabilme iradesinde ortaya çıkar.
Devlet, kendisine yönelen tehdidin ağırlığı kadar hukukuna gösterdiği sadakatle de sınanır.
Binlerce yıllık devlet tecrübesinden söz ediyorsak, bunun karşılığı yalnızca güçlü kurumlar, büyük ordular veya geniş yetkiler değildir.
Devlet tecrübesi, ne zaman müdahale edileceğini bilmek kadar, ne zaman durulacağını da bilmektir.
Soruşturma yapılmalıdır. Suç varsa ortaya çıkarılmalıdır. Kamu kaynaklarına, milletin birikimlerine ve devletin denetim mekanizmalarına el uzatanlar bağımsız yargı önünde hesap vermelidir.
Fakat suç isnadı, mahkûmiyet değildir.
Gözaltı, cezalandırma yöntemi değildir.
Tutuklama, kamuoyunu tatmin etme aracı değildir.
Ve hukuk, siyasal öfkenin tercümanı olamaz.
Devletin kudreti, kanunu herkese karşı ihlal edebilmesinde değil, hiç kimse için ihlal etmemesinde saklıdır.
OKÇULAR TEPESİNDEN İNENLER Mİ, TEPENİN ANLAMINI UNUTANLAR MI?
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş'ün son günlerde gündeme gelen Okçular Tepesi benzetmesi de bu karmaşanın başka bir cephesini ortaya koyuyor.
Uhud Savaşı'nda yerlerini terk eden okçular üzerinden yapılan benzetmeler, bugünün siyasal ve ekonomik ilişkilerine ahlaki bir anlam yükleme çabasını yansıtıyor.
Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken daha esaslı bir mesele bulunmaktadır.
Okçular Tepesi'ni yalnızca terk edenleri konuşmak yeterli midir?
O tepenin neden tutulduğunu, neyin korunması için orada bulunulduğunu, hangi emanete sadakat gösterilmesi gerektiğini de konuşmak gerekmez mi?
Tarihsel ve dinî hadiseleri bugünün siyasal hesaplaşmalarına taşırken, kutsal olanı günlük siyasetin diliyle tüketmemek gerekir.
Çünkü sadakat, şahıslara kayıtsız şartsız bağlılık değildir.
Sadakat, önce hakikate, adalete ve emanete bağlılıktır.
Bir insan bulunduğu makamı terk etmediği hâlde emanetin anlamını terk etmiş olabilir.
Bir başkası ise makamından ayrıldığı hâlde ilkesine sadık kalabilir.
Asıl ihanet, bulunduğun yeri terk etmekten önce, orada bulunma sebebini terk etmektir.
Bu nedenle mesele, kimin tepeden indiği kadar, kimin tepeyi ganimet yerine dönüştürdüğüdür.
İNSAN KENDİ YANLIŞLARININ REHİNİDİR
Türkiye'nin yaşadığı karmaşayı yalnızca hukuk, siyaset veya ekonomi üzerinden okumak eksik kalır.
Burada insanın varoluşuna ilişkin daha derin bir mesele bulunmaktadır.
İnsan, varlığını güvenceye almak ve kendisini değerli hissetmek ister.
Bu iki temel ihtiyaç, ahlaki bir bilinçle sınırlandırılmadığında güç arzusuna, servet tutkusuna, statü bağımlılığına ve nihayet başkaları üzerinde tahakküm kurma isteğine dönüşebilir.
Başlangıçta kendisini korumak için güç isteyen insan, bir süre sonra gücünü korumak için kendisinden vazgeçer.
Önce imkânları elde eder.
Sonra elde ettiklerinin esiri olur.
Önce makamı yönetir.
Sonra makam tarafından yönetilmeye başlar.
Önce servete sahip olur.
Sonra servet ona sahip olur.
Ve sonunda kendi yanlışlarını savunabilmek için yeni yanlışlar üretmek zorunda kalır.
İnsan, yanlışını kabul etmediği ölçüde kendi yanlışının rehinesi olur.
Bugün siyasetimizde, bürokrasimizde, sermaye çevrelerimizde ve toplumsal ilişkilerimizde yaşanan sorunların önemli bir kısmı bu varoluşsal esaretten beslenmektedir.
Yanlışından dönebilmek bir özgürlük iradesidir.
Yanlışını sürekli savunmak ise insanın kendi eliyle inşa ettiği hapishanede yaşamaya razı olmasıdır.
TOPLUMUN VİCDANI DA SINANIYOR
Bir ülkede yalnızca yönetenler değil, yönetilenler de adaletle sınanır.
Kendi siyasi görüşünden olan birinin gözaltına alınmasını zulüm, karşı taraftan birinin gözaltına alınmasını zafer sayan anlayış, hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş değildir.
O, yalnızca hukukun kendi tarafına dokunmamasını istemektedir.
Oysa hukuk, taraftarına göre değişen bir koruma kalkanı olamaz.
Bugün muhalefette bulunanlar, yarın iktidara geldiklerinde aynı uygulamaları sürdürmek istiyorlarsa mevcut düzenin adaletsizliğine değil, o düzenin kendilerine ait olmamasına itiraz ediyorlar demektir.
Aynı şekilde iktidar sahipleri de kendilerine yakın çevrelere yönelik iddialarda başka, muhaliflere yönelik iddialarda başka ölçüler kullanıyorsa hukuk devletinin evrenselliğini zedelemiş olurlar.
Adalet, karşılıklı mağduriyet üretme yarışı değildir.
Adaletin ölçüsü, kendimize istediğimiz hakkı karşımızdakine de tanıyabilmektir.
Haksızlığa yalnızca bize yapıldığında karşı çıkıyorsak, adaleti değil kendimizi savunuyoruz demektir.
Toplumun vicdanı, sevdiğini korurken değil, sevmediğinin hakkını savunurken gerçek sınavını verir.
DEVLET AKLI TELAŞLA DEĞİL, SÜKÛNETLE İŞLER
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey daha fazla gürültü, daha sert suçlamalar, daha büyük operasyon gösterileri değildir.
İhtiyaç duyulan şey, hukuki öngörülebilirlik, kurumsal güven, ölçülülük ve sükûnettir.
Devlet, suçla mücadele ederken toplumun güven duygusunu da korumak zorundadır.
Ekonomik suçların soruşturulması kadar, ekonomik hayatın hukuki güvenliğinin korunması da devletin sorumluluğudur.
Yolsuzlukla mücadele kadar, masumiyet karinesinin korunması da önemlidir.
Kamu düzenini sağlamak kadar, bireyin özgürlüğünü güvence altına almak da devlet olmanın gereğidir.
Çünkü hukuk devleti, yalnızca suçluları cezalandıran devlet değildir.
Hukuk devleti, suçluyu ararken masumu ezmeyen devlettir.
Devlet aklı, toplumsal öfkenin peşinden sürüklenmez. Onu hukuk ve sağduyuyla yönetir.
Devlet ciddiyeti, her iddiayı felaket, her soruşturmayı savaş, her şüpheliyi düşman olarak görmemeyi gerektirir.
En ağır suç isnatları dahi delille araştırılmalı, kişisel sorumluluklar somutlaştırılmalı, cezai sorumluluk şahsiliğini korumalıdır.
Hiç kimse mensup olduğu siyasi çevre, çalıştığı kurum veya yakınlık kurduğu kişiler nedeniyle peşinen suçlu ilan edilemez.
Unutmayalım:
Devletin güvenliği ile bireyin özgürlüğü birbirinin düşmanı değildir.
Aksine, biri diğerinin güvencesi olmak zorundadır.
SON SÖZ: ADALETİN TARAFI OLMAZ
Türkiye'nin bugün yaşadığı sorun yalnızca yolsuzluk, yozlaşma, siyasi kutuplaşma veya kurumsal aşınma değildir.
Bütün bunların arkasında daha derin bir anlam kaybı bulunmaktadır.
İnsanlar makamlarını koruyor, fakat makamlarının anlamını unutuyor.
Kurumlar yetkilerini savunuyor, fakat varlık sebeplerini ihmal ediyor.
Siyasetçiler sadakat istiyor, fakat sadakatin hakikate karşı sorumluluk olduğunu unutuyor.
Toplum adalet istiyor, fakat çoğu zaman yalnızca kendi tarafı için.
Oysa bir devletin geleceği, güçlülerin birbirine üstün gelmesine değil, herkesin üzerinde bir hukuk düzeninin varlığına bağlıdır.
Bir toplumun olgunluğu da kendi mağduriyetini başkasının mağduriyetine dönüştürmekten vazgeçtiği gün başlar.
İktidarın da muhalefetin de devletin de toplumun da yeniden düşünmesi gereken hakikat budur.
Adaletsizlikte eşitlik, adalet doğurmaz.
Herkese aynı haksızlığı yapmak eşitlik değil, haksızlığı devlet düzenine dönüştürmektir.
Ve nihayet:
Adalet, düşmanımıza yapılmasını istediğimiz muamele değil, düşmanımıza dahi yapılmasına razı olmadığımız haksızlıktır.
Av. Hüseyin KAYA
Yorumlar